Türkiye yayıncılık sektöründe cinsel taciz ve zulüm

Bu yazıda Türkiye yayıncılık sektöründeki cinsiyetçilik, cinsel sömürü ve zulmün çerçevesini çizmeye çalışacağım. Bu, linç, hor görülme, hakarete uğrama ve yaftalanma ile sonuçlanabilecek süreci başlatıyor olmakla gurur duyuyorum...


@e-posta
Dosya, 02 Ağustos 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bölüm 1

Cinsiyetçiliğin, cinsel sömürünün ve zulmün karşısında dururken geliştirilen kişisel yahut kolektif stratejiler feminist hareketin omurgasını oluştururken birbirimizi bulmamızı sağlar. Yaratılan queer alanın içinde anlatılan hikâyeler herkesin hikâyesidir. Bu hikâyeleri alanın dışına çıkarmak ise oldukça zor bir süreçtir: İlkin, ortada birikmiş kolektif hikâyenin alandan çıkıp çıkmayacağına karar verilmesi gerekir zira anlatılacak olan ifşayı zorunlu kılacaktır. İkinci olarak olumlu karar verildiği durumda, alan dışına çıkarılan hikâyenin dillendirildiğinde doğuracağı sonuçlara hangi direnme biçimleriyle katlanılacağının hesabı yapılmalıdır. Bir feminist, bir queer olarak ortak hikâyeler alanından çıkıp konuşmaya başladığınızda sert, acımasız ve hakaret içeren tepkilerle karşılaşılacaksınızdır; burada nasıl bir duruş benimseyeceğinize, mental ve fiziki sağlığınızı nasıl koruyacağınıza karar vermeniz oldukça mühimdir. Çünkü zaten bir feminist, bir queer olarak hikâyeyi alanın dışına çıkardığınızda “aşırı tepkili, aşırı öfkeli, aşırı inatçı, aşırı kadın, aşırı x” olarak betimlenirsiniz, sansasyonun ya da popülaritenin peşinde olduğunuz düşünülür. Bütün bunlara göğüs gerip hikâyeyi anlatmaya devam etmek, stratejinin bir parçasıdır ve cinsiyetçilik, ırkçılık, cinsel sömürü ve zulme karşı verilen mücadelede yılmadan küçük ya da büyük basamaklar çıkmaya devam etmek gerekir.

Ben burada, alanın dışına çıkarak başta kendi hikâyemi ve sonra kolektif hikâyemizi anlatmaya karar verdim. Bu karar bir anda verilmedi, yaklaşık iki sene süren düşünce-öfke-pişmanlık-utanç döngüsünün sonucunda kendisini mefkuremden sapasağlam çıkardı. Kendi cinsiyetçilik, cinsel sömürü ve zulüm hikâyemi anlatmaya başlamak yukarıda bahsettiğim süreçleri getirebilirdi. Bu iki sene boyunca hem sosyal medyada hem de yakın çevremde “Yayıncılık sektöründe #MeToo hareketini başlatsak artık” serzenişime gelen tepkiler kabaca iki yöndeydi: “Hayır, bunun maliyeti yüksek olur” ve “Çok iyi olur ama kim konuşur ki?” İlk tepkiyi şimdilik bir kenara koyarsak, ikincisi için birilerinin kendilerini deyim yerindeyse ateşe atması gerekecekti.

Bu yazıda şunu planladım: Uğradığım tacizler ve tanıklıklarımdan mürekkep kendi yazarlık hikâyemi anlatırken aynı zamanda Türkiye yayıncılık sektöründeki cinsiyetçilik, cinsel sömürü ve zulmün bir çerçevesini çizmeye çalışacağım. Olabildiğince süreçsel bir seyir izleyecek ve yazının doğası gereği “birbirimizi bulma” işlevini üstlenmesi için akademik dilden olabildiğince uzak duracağım. Bu linç, hor görülme, hakarete uğrama ve yaftalanma ile sonuçlanabilecek süreci başlatıyor olmakla gurur duyuyorum. Yazı yayımlandıktan sonra arkamda kim duracak veya beni destekleyecek diye bir endişem yok çünkü ben her zaman yalnız kalmayı göze almış bir yazarım. Çünkü şu an başlatılan hareketin bir şekilde o omurgaya eninde sonunda bağlanacağını biliyorum. Çünkü bunları birinin söylemesi gerek ve ben bir feminist olarak daha fazla “susamıyorum”.

Taciz çözümleme

Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek kitabının II. Kısım, 6. Bölümünde şöyle der: “‘Taciz’ (harass) kelimesi hatırlayın Fransızca harasser, ‘bıktırmak, canını sıkmak’tan türemiştir. Tacizden bahsettiğinizde sonunuz tekrar tekrar taciz edilmek olabilir. Taciz, geçmesini zorlaştırarak bilginin dışarı çıkmasını engelleyen bir ağdır. Bir kişi yıpratılarak bu şekilde durdurulur. Bir politikaya olan bir kişiye de olabilir (s.192)”. Türkiye yayıncılık sektörü bu ağın oldukça kalın örüldüğü bir sektördür. Bu sebeple maruz kalınan bir taciz vakası en fazla yukarıda bahsettiğim yaratılan queer alanın içinde, iç dökme işlevini üstlenerek konuşulur, ki bu yaratılan alana girememiş ya da alandan habersiz sayısız yazar, editör, edebiyat emekçisi, akademisyen… vardır. Ortak vakalar çoğaldıkça konuşmanın seyrinin dedikodusal zemine inme ihtimali oldukça yüksektir (bu sebeple hikâyenin kendime ait olmayan kısmında tanıklıklarımda olabildiğince kaynağından şüphe ettiğim bilgiye yer vermiyorum) ve bu zeminde dolaşmak belki de çoğu kişi için bir rahatlama aracına dönüşür. O ağ delinmedikçe, tacize maruz kalan ve tanıklık eden kişilerin ruh sahihliğine kavuşmaları oldukça güçtür. Bu sebeple şimdi o ağda bir delik açıyorum/z.

Bunun için, başlarken, yayıncılık sektöründe (ben burada yayıncılık diyorum ama sizler bunu sektörüne göre değiştirebilir ve çoğaltabilirsiniz) tacize maruz kalmanın süreçlerini ve süreçlerin sonunda karşılaşılabilecek olası durumları (yine aynı şekilde psikolojik süreçlere sizler katkı yapabilirsiniz, ben burada kendimden yola çıkıyorum) her zaman bir şema olarak görsel hafızamızda tutmamız oldukça işimize yarayacaktır.

Şimdi bu kabaca çizdiğim tabloyu detaylandıracağım.

Tacize maruz kalış ve tacizci

Süreçleri kategorize etmeden önce yayıncılık evreninde taciz davranışını sergileyen kişilerin genel özelliklerini aklımdan geçirdim ve şöyle bir listeye ulaştım:

  • Yayınevi sahibi

  • Dergi sahibi/genel yayın yönetmeni

  • Editör

  • Yazar/şair

  • Yaklaşık %95 erkek, %5 kadın (Cinsiyetleri ayırmayı sevmesem de burada bu şekilde davranmam gerekiyor ve kadınlarla erkeklerin cinsel yönelimlerini bilmemekle beraber çoğunluğun heteroseksüel olduğunu tahmin ediyorum. Ayrıca çoğunlukla bu kişilerin “evli” olduğunu biliyorum.)

  • Yaklaşık %80 orta-alt sınıf ekonomik durumda, %20 orta-üst sınıf ekonomik durumda

Yayıncılık evreninde kadim bir gereklilik varmış gibidir: İyi ilişkiler kurmak. Yazmaya başlayan kişi yaşı kaç olursa olsun, genç ya da yaşlı, henüz acemiyken iyi ilişkiler kurmak için yanıp tutuşabilir. Her bir iyi ilişki beraberinde bir başka ilişki ağını getirecek, yürünmeye başlanan yol böylece daha az engebeli olacakmış gibi gelir. “Ben onu da tanıyorum” demek bir meziyet hâline gelir çünkü erk sahibi olanlar onlarla kurulan ilişkilerin ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya vesile olacağına dair titreşimler yaymışlardır. Kendilerini bir dağın zirvesinde gören bu kişilere erişmek için acemi yazarlar/editörler/emekçiler uzun ve zorlu bir tırmanışa geçtiklerinde, her bir duraklama yerinde bir başka ilişki daha kurarak o erk sahibine daha hızlı ve kolay ulaşmayı hedefler. Erk sahibinin sosyal statüsüne göre yayınevinden kitap çıkarma, serbest zamanlı iş, dergide yer alma sıklığı vb. gibi fırsatlar acemi yazarın önüne serilmeye başlayacaktır. Yani acemi yazar böyle düşünür çünkü bunu böyle gözlemlemiş çünkü ona işleyiş bu şekilde aktarılmıştır. İlişki=iş eşitliğinde büyük bir yayınevinin karar merci olan bir editörüyle ahbaplığı sağlayan yazar/şair kişinin çoğu problemi hallolmuştur (o ilişkiyi sürdürebildiği sürece tabii); iyi bir çıkış ve edebiyat çevresinde sıkça görülme gibi avantajlar birbirini izler. İşte o erk sahibi kişi her kimse ve hangi statüde bulunuyorsa, sergilediği cinsiyetçi davranışlar, uyguladığı cinsel zulüm, pozisyonunu kendi yararına kullanması, ışıksız bir odanın içinde birikir.

“Koskoca yayınevinin editörü, bilmem kaç kitabı var, hem arkadaşım da, onun arkadaşı da, ve onun arkadaşları da onu seviyor. Ben abartıyorum. Ben yanlış anladım. Öyle yapmak istemedi. O iyi biri. Saygı duyulan biri”. 

Süreç 1- Karşılaşılan davranışın taciz olup olmadığını tartma, idrak etme, sınıflandırmaya çekinme: Tam da bu ışıksız odanın sırrıdır. Taciz eden kişinin sosyal statüsü, edebiyat çevresinde geçen sözü, yaptığı işlerin mütemadiyen takdir edilmesi gibi değişkenler o kişi bizi rahatsız eden bir davranış sergilediğinde, o davranışı anında taciz olarak sınıflandırmamıza engel olur. Önce tacizi ona yakıştıramayız: “Koskoca yayınevinin editörü, bilmem kaç kitabı var, hem arkadaşım da, onun arkadaşı da, ve onun arkadaşları da onu seviyor. Ben abartıyorum. Ben yanlış anladım. Öyle yapmak istemedi. O iyi biri. Saygı duyulan biri”. Bir dokunuş, bir söz, bir bakış, bir ima… Küçük ama içte irkilten, bedeni parçalayan bir hamleden söz ediyorum. Bittiğinde berbat bir hisle kaldığın şey. “O biraz çapkındır evet, beni de uyarmışlardı o adam hakkında, o gece masada çok içkiliydi ama boş ver”.

“Bir kültür bu yakınlaşma etrafına inşa edilir ve bu şu demektir:” diyor Sara Ahmed aynı metninde, “tacizciler affedilerek etkinleştiriliyor, sanki onların ahlaksızlığı bizim iffetimizmiş gibi (s.193)”. Yazmaya başladıktan bir süre yazdıklarımı yayımlatma güdüsü beni sarmıştı ve bunun için o zamanın yerel, küçük çaplı dergilerini başlamak için uygun görmüştüm. Bu minvalde bir dergiye bir öykü yollamış aylarca beklemiştim. Daha sonra öykünün akıbetiyle ilgili bir mail daha atmıştım, yayımlamayacaklarsa öykümü geri çekmek istiyordum. Gelen mailde derginin editörü ofislerinde gidip onunla beraber çay içersem öyküyü yayımlayacağını yazmıştı bana. O an bu cevaba ne diyeceğimi bilememiştim, gidip çay içmekte bir sorun yoktu. Ama beni rahatsız eden bir şey vardı? Neydi bu? Cevabın muhtevasında, henüz birbirimizi hiç tanımazken takınılan laubali tutum mu? Yoksa olumsuz cevap verdiğimde gelen “o zaman beraber çekirdek çitleyelim” cevabı mı? Çok sonra karşı karşıya kaldığım uygunsuz tavrı idrak edebildim, bu basbaya karşımdaki kişinin bulunduğu konumu kötüye kullanmasıydı ve bana göre tacizdi.

Süreç 2- Tacizciyi suçlamaya çekinme: Bu biraz da kendi içindeki duvarı yıkmakla ilgili sanıyorum. Evet o biraz çapkındır ve benim hiçbir kanıtım yok, evet beni de uyarmışlardı ama söylenip geçilmiş bir söz kanıtımız yok, evet o gece masada çok içkiliydi ve bacağıma dokundu ama ben bunun olmasına izin verdim ve kanıtım yok. Kanıta gerek yok. Eğer herhangi bir davranış ya da söz, dokunuş, bakış bedende bir irkilme, hoşa gitmeyen, olumsuz bir “duygu” yarattıysa, bunlara rızanız yoksa ya da olan bitenin farkında bile değilseniz dahi, sonradan o kötücül his geri geliyorsa bu tacizdir. Tacizin adını koymak ve taciz eden kişiyi kendi içinizde suçlayabilmek bile o kötücül hissin bir nebze azalmasını sağlar.

Süreç 3- Tacizciyi suçlayabilme ve davranışı taciz olarak sınıflandırabilme: Işıksız odaya henüz bir huzme düşmüş değil. Burada yazan kişinin acemilik düzeyi ve benliği devreye giriyor. Acemi olup olgunluğa erişmiş ve mücadele gücü yüksek biri suçu taşıyıp maruz kaldığı davranışı taciz olarak sınıflandırabiliyorsa, ilişki yap-bozundaki parçaların bir kısmından vazgeçip yoluna devam edebilir. Tam tersi bir durumda kişi her şeyin üstünü örter ve düşünmez. Işıksız odanın dip duvarında bakışları, sözleri ve dokunuşları biriktirmeye başlamak kişinin ileride daha büyük yıkımlarla karşılaşmasına sebep olabilir.

Ve tabii her iki durumda da “Süreç 4- Şaşkınlık, Utanç, Öfke” ve benzeri olumsuz duygular kişinin içinde onu yiyip bitirmeye başlayacak, gündelik sohbetleri zamanla bir hınç alma ringine dönüşecek ama kişi onu taciz edenle/rle bir araya geldiğinde ilişkilerine normal seyirde devam edecektir. Ne olursa olsun sonuçta maduna dönüşme gerçekleşir. Bu da içsel bir isyanı ateşler. O ateşi yangına dönüştürüp bir ihtilal başlatmak kişiye bağlıdır. Ben burada kendi deneyimimin bir kısmını aktaracağım. Bunu yaparken isimleri vermememin sebebi korku değil, hâlihazırda tacize karşı örgütlü bir yapı olmadığı için henüz #MeToo’ya hazır olunmadığını düşünmem. Böyle bir harekete neden hazır olunmadığından yukarıda kısaca bahsetmiş olsam da, tacizi ifşa edenin karşılaşabileceği zorluklar ve sessizlik kültürü başka bir yazının konusu olabilecek derinlikte.

Şimdi dönüp baktığımda tamamen o anki yayınevi içi huzur (hangi huzurdan bahsediyorsam?) bozulmasın diye büyük bir tepki vermediğimi keşfediyorum. Tacizleri karşısında yapabildiğim onu susturmak, konuyu değiştirmek, o an yanımızda başka biri varsa ondan medet ummak, bazen sadece yazar/ortak’ın yüzüne karşı yaptıklarının rahatsız edici ve uygunsuz olduğunu söylemekti. 

Butik bir yayıneviyle (bu butik sözcüğünün kullanımını da sorunlu buluyorum, yayınevini fazla sevimli gösteriyor; hâlbuki butik diye bilinen birçok yayınevinde müthiş emek sömürüsü yapıldığına şahit oldum) çalışırken -orada olmanın hikâyesini de belki bir gün Marksist teori ile incelemek gerekir-, kurumsal bir şirkette çalışıyor ve aynı zamanda yayınevinin editörlük, redaktörlük, tanıtım gibi işlerine de herhangi bir ücret karşılığı olmadan yardım ediyordum. Bunun sebebi o zaman Türkiye’nin eski ve köklü bir yayınevinde editörlük yapan -ve çok yakın zamanda oradan kovulan- ama aynı zamanda söz konusu butik yayınevinin ortaklarından biri olan kardeşine, editörlük yaptığı yayınevine gelen dosyaları butik yayınevine yönlendirmek başta olmak üzere çeşitli şekillerde “destek” olan bir editör ile öykü sanatı üzerinden gelişen arkadaşlığımdı. Fakat butik yayınevinin üç ortağı daha vardı ve bunlardan biri o dönem çıkarılan bir KHK ile görevinden ihraç edilen yazardı, yani her toplantıda o da yer alıyordu. Bahsettiğim ortak/yazarın yanımızda biri daha olsun olmasın, kullandığı sözcükler ve konuşma tarzıyla oldukça rahatsız edici bir profil çizdiğini düşünüyor ve başta buna gerçekten aldırmıyordum. Ama sonra bana karşı oldukça ihtiyatsız olduğunu fark etmeye, görmeye başladım. Bir sevgilim olup olmadığıyla fazlaca ilgilenmesi, maddi durumum üzerinden sürekli değerlendirmeler yapması (sende para vardır gibi) ve görünüşümle, kıyafetimle fazla haşır neşir olması zamanla rahatsız edici hâle gelmişti. Güzellik ve cinsel çekim açısından yüzüme karşı kurduğu cümlelere karşı yukarıdan beri saydığım bütün süreçleri geçirdim, tek bir farkla, benim için herhangi bir ilişki ağına ait değildi yazar/ortak, ona “yakıştırmadığım” bir özellik yoktu, ilişkimi sürdürmek için bir bahanem, çıkarım da yoktu. Şimdi dönüp baktığımda tamamen o anki yayınevi içi huzur (hangi huzurdan bahsediyorsam?) bozulmasın diye büyük bir tepki vermediğimi keşfediyorum. Tacizleri karşısında yapabildiğim onu susturmak, konuyu değiştirmek, o an yanımızda başka biri varsa ondan medet ummak, bazen sadece yazar/ortak’ın yüzüne karşı yaptıklarının rahatsız edici ve uygunsuz olduğunu söylemekti. Bu yetersizdi. -Tepki büyük, o anda ve gürültülü olmalı!- Bedenimin üzerinde taşıdığım kötücül şeyler onunla zamanla öyle özdeşleşmişti ki yayınevinde maruz kaldığım emek sömürüsüne de tahammülüm azalmıştı. Bir gün toplamda üç baskının telifini talep ettiğimde oldukça olumsuz bir tutum ve kötü muameleyle karşılaşmış fakat isyan ateşini çoktan körüklediğim için ihtilali başlatmış ve deyiş yerindeyse teliflerimi “söke söke” almıştım (sanırım o butik yayınevinden telifini alabilen tek yazardım). Buradan sonra ise kişiselden kolektife yayılan bir tacizin müsebbibi oldum. Benden yüreklenip telifini isteyen yazarlara yazılan maillerde şahsımdan “terörist elebaşı” diye bahsedilmesiyle, yazar/ortak’ın cinsel içerikli şakalarının malzemesi olmakla (ve bunların yayılmasıyla) yüzleştim. Vermem gereken tepkileri veremedim. Bir gün bunlarla yine yazarak yüzleşeceğimi biliyordum ve şimdi kabataslak ve birtakım kelimelerden eksik olsa da, hikâyemi anlattım. Bu hikâyeden kendimi özgür kılıyorum.

Tacizi birine anlatmak

Karşılaşılan davranışın taciz olup olmadığını birlikte tartma, idrak etme, sınıflandırmaya çekinme, tacizciyi suçlayabilme, tacizi ifşa etme ihtimalini konuşma, (genellikle) tacizi daha fazla anlatmamaya karar verme ve madunların bir araya gelip kolektif bir iç dökme alanı yaratması süreçleri televizyon yayının 80’lerin başındaki günlük programına benzer. Kişilerin, arkadaşların ya da henüz birbirini yeni tanıyanların bir araya gelmesiyle başlayan program, karşılıklı tartmalardan sonra, itirafa, tacizin tartışılmasına, tacizi beraber değerlendirmeye gelir; suçlama gerçekleştikten sonra tacizi ifşa etme seçenekleri üzerinde durulabilir. Benim deneyimim dâhilinde ifşa etme seçenekleri kısıtlıdır ve süreç kişiler arası dertleşmeden öteye geçemeyerek kapanır. Bir arada olmak harikadır, yalnız olmadığını bilmek de. Fakat bu kolektif iç dökme alanı zamanla öyle dolar ki zemin titremeye başlar. Her taciz çözümsüz, her kötücül davranış ışıksızdır, kimse ateşi yakmaya cesaret edemez.

Maruz kaldığımız tacizleri niçin ifşa etmediğimizi, bazen kimseyle bile paylaşmadığımızı, niçin şikâyet etmediğimizi de burada liste şeklinde sıralamak, zihnimizi diri tutacaktır (ben zihnimde bu listeyi oluştururken yine Sara Ahmed’e çok teşekkür ettim, s.191):

  • İfşa ve şikâyet durumunda kariyerine zarar verirsin (ilerlemeni sağlayan bağlantıları kaybedersin)

  • Yazara/şaire/editöre (taciz eden kimse) zarar verirsin (itibarı zarar görür)

  • Bir merkezi, bir kolektifi, bir yayınevini mahvedersin

  • Diyelim bir şekilde ifşa ettin, tanıklıkların yazarın/şairin/editörün (taciz eden kişiyi) itibarını zedelediği ve hak kazandığı işleri almasını, olduğu konumda kalmasını (sanki kovulacak da) engellediğin düşünülebilir

  • Taciz bir kurumda olduysa (akademi gibi) kurumu korumak adına taciz kamuoyuna açıklanmayabilir

  • Başına gelen şey hiç olmamış gibi davranılır, görülmezsin, hiç kimse bundan bahsetmez

  • Uyumsuz olanın sen olduğun düşünülür, geçmişte başarısızlığın ya tartışmaların varsa buna bağlanır.

Yukarıda anlattığım deneyimimi, yazar/ortak’ı, kendime yakın gördüğüm kişilere anlattığımda, birinin başına da benimkine benzer bir şey geldiğini öğrendim. Bu hakaret içeren ağır bir tacizdi ve yarattığı zorbalığın acısı arkadaşımdan ve onu tanıyan kimseden geçmedi. Arkadaşımın yaşadıkları içimdeki öfkenin ve bedenime yapışmış kötü hislerin daha da artmasına neden oldu. Ama aynı zamanda bu yazıyı yazma cesaretini toplamamı da sağladı. Peki ya şimdi? Yukarıda listelediklerimden kaçını yaşayacağım göreceğiz. Anlatmalıyız. Belki bir süre yalnız kalabiliriz. Ama anlatmalı ve hikâyeleri çoğaltmalıyız. Eminim bir gün bir yerde biri “o” hikâyeyi de anlatacak.

İlk iki süreci geride bırakırken, devam eden süreçleri ayrı bir ana başlık altında toplamak, tacizin çeşitlerini de incelemek ve olup biteni daha sağlıklı takip etmek açısından kolaylık sağlayacak.

Bölüm 2

Türkiye’de tacizi taşımak ve bir taciz biçimi olarak mobbing

Tacizi taşımak, beraberinde bir süreç olarak “alışma”yı getirir. Burada Sara Ahmed’e dönerek sözlerini aynen alıntılıyorum: “(Cinsel)1 Taciz bir şeye karşı savaşmanın bedellerini arttırarak, her ne kadar o kabul tam da kendi azalmanızın alanı olsa da; giderek daha az alan kaplamanla son bulsa da, bir şeye karşı mücadele etmektense bir şeyi kabul etmeyi kolaylaştırarak işe yarar- daha genel olarak zorbalığın işe yaradığındaki gibi. Bu duvarı algıladığımız için sonunda algımızı değiştirmek zorunda kalırız (belki de “alışmak” bu demektir)… Sonunda kendinizden şüphe etmeye, uzaklaşmaya başlayabilirsiniz. Belki o zaman bir sorununuz olmasın diye uğraşırsınız. Ama berbat bir hisle kalakalırsınız (s.193)”. Yani tacize uğrama adımındaki ilk süreçten bahsediyorum: İdrak, sınıflandırma, kabul etme. Evet, ben taciz edildim ve evet, bu tacizdi diyebilmek “alışma” sebebiyle zor olabilir. Çünkü tacizi taşıdıkça yeniden ve yeniden taciz edilme ihtimalimiz artabilir, bu da bir kanıksama yaratır, bu şekilde filtrelemeyi öğreniriz. Tacizi taşımak bu yüzden oldukça zordur zira başlangıçta tek bir sözle taciz edilip bir şey yapmayınca ve yola devam edince devamında gelen sözlü tacizleri de onun yanına koyar, sonra kanıksarız. Bu, şiddetini gittikçe artıran taciz türlerini gündelik hayattan filtrelemekle sonuçlanır. Örneğin sözle yapılan tacizlere kılımız kıpırdamaz artık, bedensel tacizle sınırımızı çizeriz.

Bir gece yarısı telefonla aranıp -flörtöz bir zeminde kurulmayan bir ilişkiden bahsediyorum, bireyin cinsel arzusunu direkt söyleme özgürlüğünü de başka bir yazıda tartışabiliriz- sarhoş bir erkek yazarın sizi “becermek” istediğini söylemesi. Bunlar gibi kaç vukuat sayabilirim? Onlarca, yüzlerce?

Peki ya sonra? Sonrasını söyleyeyim, bir kadın yazar arkadaşımın tecavüze uğraması, yine bir erkek yazar tarafından. Ve bununla ilgili hiçbir şey yapmayışı. Yine bir kadın yazar arkadaşımın çaresizce bir erkek yazar tarafından taciz edildiğini anlatıp “Nazlı, ben çok kötüyüm ve bunun taciz olup olmadığını ayırt edemiyorum, sen bana söyle” deyişi ve ardındaki o kırgın bedeni, kalbi. Bir gece yarısı telefonla aranıp -flörtöz bir zeminde kurulmayan bir ilişkiden bahsediyorum, bireyin cinsel arzusunu direkt söyleme özgürlüğünü de başka bir yazıda tartışabiliriz- sarhoş bir erkek yazarın sizi “becermek” istediğini söylemesi. Bunlar gibi kaç vukuat sayabilirim? Onlarca, yüzlerce? Herhangi bir sosyal medya hesabından atılan “Merhaba tatlım,” mesajları mesela (Birçok kadın arkadaşım bu tip mesajlardan yıldıklarını anlatır, mesajı atan genelde erkek bir yazar olur ve iki taraf henüz tanışmamış olurlar). İlk kitabım çıkmadan, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinden sonra, kitabımı çıkarma teklifiyle bana mesaj atıp onunla beraber olmamı ve böylece beni bir “yıldız” hâline getireceğini söyleyen yayıncıyı hatırlıyorum. Ne kadar gülünç! Sanki Türkiye’de öykü yazarak şan şöhret sahibi olunurmuş, sanki kitaplar yüz binler satıyormuş gibi, bir pozisyonu nasıl acizce kötüye kullanıştır bu! Ne kadar genç, farkındalığı az, saf, kendini tanıyamamış biriymişim, niçin gürültülü bir tepki vermemişim diye kızıyorum kendime. Yine aynı dönemde, bir öğlen yemeğinde, bir öykümde geçen “meme” kelimesinden yola çıkıp sözlü tacize dönüştürdüğü tavırlarıyla içimi alt üst eden tacizci şairi de bu satırları yazarak bedenimden silkip atıyorum.

Bu basamakta tabloda sıraladığım “Süreç 1- Bir kurum içinde taciz edildiysen o kurumdan ayrılmak ve kendine yeni bir iş yayınevi/iş bulmaya çalışmak” ve “Süreç 2- Yeni bir yayınevi/iş bulduğun için çevredekilerin hakkında düşündükleri uyumsuz algısıyla yaşamaya çalışmak” adımlarını cinsel tacizden biraz uzaklaşarak, bir başka taciz biçimi olan mobbing ile açıklamak, örneklemek ve silkelemek istiyorum.

Mobbing’i uzun uzun anlatmaya gerek yok, artık herkes ucundan kıyısından bu harika eylemin bir parçası ve mobbing’e karşı bireylerin farkındalığı gittikçe yükseliyor. Yine de şuraya şu tanımı bırakayım ve ilerleyelim: “Mobbing kavramı, İngilizce “mob” kökünden gelmekte olup, “Mob” sözcüğü, aşırı şiddetle ilişkili ve yasaya uygun olmayan kabalık anlamındadır. Sözcük Latince “mobile vulgus”tan türemiştir (…) Mobbingin (işyerinde psikolojik taciz) kelime anlamı, psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı2 vermektir (…) Mevcut gücün ya da pozisyonun kötüye kullanılarak; sistematik olarak psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, aşağılama, tehdit vb. şekillerde tecelli eden duygusal bir saldırıdır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlayıp; işverenin ima ve alay ile karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeyi de içeren saldırgan bir ortam yaratarak onu işten çıkmaya zorlamasıdır. Yaş, cinsiyet, ırk ayrımı olmaksızın kişiyi iş yaşamından dışlamak amacı ile kasıtlı olarak yapılır. Mobbing uygulayan kişiye “tacizci”, mobbinge maruz kalan kişiye ise “mağdur” denir3”.

Bir mobbing hikâyesi: zorbalık ve ben

Kurumsal şirketlerde çalıştığım seneler boyunca iki defa mobbing’e maruz kaldım, ilkinde ne yaşadığımı işten ayrıldıktan sonra anlamıştım, ikincisinde ise artık tecrübeliydim. Gereken ne varsa yaparak hakkımı aradım ve -iyi haber- kazandım. Üç sene önce kurumsal hayatıma son vererek hayatımı sadece yazarak ve sanatla ilgilenerek geçirmeye ve böyle geçinmeye karar vererek radikal bir adım attım. Fakat çalıştığım diğer sektör olan yayıncılıkta uğradığım mobbing’e -buradan sonra zorbalık sözcüğünü kullanacağım- karşı nedense daha savunmasız kaldığımı, kurumsalda benimsediğim katı kuralları ve ifşayı benimseyip somut bir adım atamadığımı itiraf etmek isterim. Neden?

“Bilakis,” diyor Sara Ahmed, “daha fazla oyunbozanlık deneyimi, bunun ne kadar yorucu olabileceği hissini daha sık yaşadıkça, bu atlatamama deneyiminden ders alırsınız (s. 236).” Ben bir oyunbozandım, uyumsuz, hakkını aradığı için “terörist başı” ilan edilmiş biriydim. Bir başka yayıneviyle çalışmaya başladığımda “yeni bir yayınevi/iş bulduğun için çevredekilerin hakkında düşündükleri uyumsuz algısıyla yaşamaya çalışmak” süreciyle baş başa kalmıştım. Çünkü bu açık açık Ekşisözlük gibi yerlere yazılabiliyordu: “Neden yayınevi değiştiriyor bu yazar anlayamıyorum, uyumsuz ve huysuz olduğunu duydum (gönderi yaklaşık iki yıl önce silindi, kim yazmıştı hiç bilmiyorum-.” Dışarıdan hâlihazırda “problemli” göründüğüm için mi karşı karşıya kaldığım zorbalığı somut bir girişimle karşılayamadım? Yine, neden?

Çalışacağınız yayınevi kitabı kabul ettikten sonraki editoryal süreçleri burada sıralamayacağım -zaten Türkiye’de hakkıyla editörlük hizmeti sunabilen yayınevi, yahut hakkıyla editörlük yapabilen kişi pek azdır-. Bana atanan editörle kitabı çalışmaya başlamış ve kısa bir süre sonra inanılmaz bir davranışla karşı karşıya kalmıştım. Çalıştığımız eser bir öykü kitabıydı, öykü öykü çalışmaya karar vermiştik editörle. Aramızda o âna kadar saygılı, iş düzleminde oluşmuş bir editör-yazar ilişkisi vardı, yani ben öyle sanıyordum. Birkaç öyküyü çalışıp ona göndermiş ve şöyle sormuştum: “Bana ne zaman dönersiniz?” Cevap oldukça kırıcıydı, özetle onun tek işi olmadığımı anlatan, kavgacı bir tonda yazılmış bir yanıttı. Bunun üzerine durumdaki saygısızlığı yayınevi patronuna ve genel yayın yönetmenine taşıdım. Editör “uyarıldı” ve çalışmaya devam ettik (Buradan sonra yayıneviyle işleyiş ve etik yayıncılıkla ilgili birçok sorun yaşadım ama bunları anlatmanın yeri olmadığını düşünüyorum).

Kitap çıktı. Üzerinden sekiz aya yakın bir zaman geçti. Bir sonraki kitap için editör ve yayın yönetmenine yazdım. Kitap yine kabul edildi -birlikte ilk taslağı hazırlayıp yayın kuruluna sunulmak üzere-. Tam burada yine oyunbozanlık yaptım: O yayınevinden çıkan ilk kitabımda telif yüzdemin yayınevinin (bestseller olmayan) birçok yazardan ve piyasadaki ortalama yüzdeden daha düşük olduğunu fark etmiştim. Açıkçası şöyle: Ana akımda bir eser yazmadıysanız telif oranı çoğunlukla %10’dur. Bu da fiyatı 13-17 lira olan bir kitap için stopaj vs. düşüldükten sonra 1200-1300 lira gibi bir tutara tekabül eder. Bunları ne kadar anlamsız paralar için savaş verdiğimizi anlatabilmek için söylüyorum (Zira çoğu yazar için tutar değil, telifin yani emeğin “ödeniyor” olması mühimdir). Ben de bunu yazdım: “Acaba ikinci kitabımda ilk telif oranımı revize edip piyasa seviyesine çekme şansımız var mı?” 200 liraya denk gelen bir farktan bahsediyorum. Bu paraya ihtiyacım olsun olmasın, yine tutarın mühim olmadığını üstüne basa basa tekrarlıyorum. Sadece “adalet” istiyordum, hâlâ da istiyorum. Genel yayın yönetmeninden önce davranıp o daha bir şey demeden bana cevap yazan elbette editörümdü. Buradan sonra maruz kaldığım tek şey zorbalıktı. Kâr peşinde koşan ve amacı “business” yapmak olan biri olmakla suçlandım (adalet istediğim için, evet), bana sunulan telif oranını kabul etmediğim takdirde kendime başka bir yayınevi aramakla tehdit edildim (adalet istediğim için, evet). Cevabı gören genel yayın yönetmeni beni telaşla aradı ve editör adına özür diledi. Hararetli konuşmalar gerçekleşti ama ben olan biteni sindiremedim. Kendi içime kapandım. Yayın yönetmenine maruz kaldığım bu muameleden sonra onlarla çalışmayacağımı söyledim ve bir şey yapması umuduyla yayınevinin patronuna oldukça uzun ve onlarla çalışmaya başladığımdan beri başıma gelen her şeyi anlatan ayrıntılı bir mail yazdım. Çünkü ilk zorbalığın sonucunda o araya girmiş, elemanı adına özür dilemişti.

Beyaz heteroseksüel erkek kuvvetleri içinde hoyrat, kuvvetli, lanet bir birey olarak kendimi var etmek benim kopuşumdu. Bu benim tarihsel ânımdı. Bana kimse zarar veremezdi. Beni kimse taciz edemezdi. Çünkü ben sesimi bulmuştum. Yazının başından beri örneklediğim olaylar haricinde yaşadığım onlarca tacize karşı çıkartamadığım gürültüyü çıkarmak için kopmuştum. 

Bütün bu zorbalığın ardından, bu mektubuma da cevap almadım. Bu olayı önemli bulup anlatmamın sebebi bizi “Süreç 3- yeniden taciz edilme endişesi” ve “Süreç 4- Yeniden taciz edilme” eksenine taşıması ve sonuçta bir madun olarak kısır döngüye hapsolmak. Bunun sonucunda, iki ayrı net çizgi olarak, içe kapanmış ve incinmiş olarak yola devam etmekle farkına varıp inatçılığı artırma ve oyunbozanlığı devam ettirme yönünde kişi kendisini güncelleyecektir. Süreç 3 ve Süreç 4’den tekrar tekrar geçsem de, artık bir “kopuş” yaşamıştım. “Kopuş”u Ahmed’den ödünç alıyorum: “Kaldıramadığınızda, daha fazla kaldıramadığınızda ne olur? Kaldırmama anı çoğunlukla onu kaybetmek olarak anlaşılır. Kopuş şiddetin kökeni olarak intibak edildiğinde kopan kişi şiddetli sayılır. O kopar. Sesinde kopuşu duyabilirsiniz. Keskin, sert, yüksek; belki hiçbir sebep yokken ses birdenbire açılmış gibidir; konuştuğunda onu saran sessizlik yok olur, sesi atmosferi kesiyor, bir şeyin, daha hoş bir atmosfer, daha nazik bir ruh halinin kaybı izlenimi yaratıyor. Sonra şiddetin onunla başladığı varsayılır. Feminist politika, etkileri tepki olarak yeniden adlandırmakta ısrar edebilir; kadının kopuşunun nasıl başlangıç noktası olmadığını göstermemiz gerekli (s.257).” Tam da kontrolümü kaybettiğim anda yeni bir dümen bulmuştum. Rotam basitti. Kendim için belirlediğim değerlerle devam ettiğim sürece sektör içinde inatçı, aksi, huysuz, oyunbozan bir figür olarak tarif edilecektim. O hâlde daha da iyi bir oyunbozan olmalıydım. Hiçbir kişi ve kuruma ihtiyacım olmadan, ben olarak, feminist queer bir kabiliyet geliştirmeliydim. Beyaz heteroseksüel erkek kuvvetleri içinde hoyrat, kuvvetli, lanet bir birey olarak kendimi var etmek benim kopuşumdu. Bu benim tarihsel ânımdı. Bana kimse zarar veremezdi. Beni kimse taciz edemezdi. Çünkü ben sesimi bulmuştum. Yazının başından beri örneklediğim olaylar haricinde yaşadığım onlarca tacize karşı çıkartamadığım gürültüyü çıkarmak için kopmuştum. Bu kopuşu tek başıma yaşamış, o ışıksız odayı kendim aydınlatmış ve gördüklerimi kolektif queer alanlara taşımıştım. Kopuşumu görmüştüm, içimde bir tel vardı, onun incelip koptuğunu, koparken bir ışık çıkardığını görmüştüm. Herkesin kendi ilişkilerini dost çevresiyle çizdiği, birbirine ödüller verip birbirlerini pohpohladıkları çembere kuşbakışı bakmıştım. O çemberin içinde de dışında da yer almak istemediğimi anlamıştım. Tam orada yıllardır keşfedemediğim dili keşfetmiştim: İnatçı dillerin tarihini (Ahmed, s. 260) yüzlemiştim. Soykütüğümü çıkarmış, büyükannelerimi bir bir bulup feminist mirasımın üzerine konmuştum. Alternatif bir aile yaratmıştım kendime, kopuş kuvvet getirmişti ve ben aksi bir yazar olarak kendimi güncellemiştim.

Türkiye Yayıncılık Sektörü’nün patriyarkal, eril ve tacizin her çeşidini destekleyen yapısının neler getirebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz artık. Bu sistemi besleyen bir başka yapının sisteme dahil olmuş kadınların varlığını da yadsıyamayız. İlişki ağını iyi örmüş ve çıkar noktalarını belirlemiş, yazarlık kariyerinin stratejik haritasını patriyarki üstüne kurmuş, tacizin farkına varmak istemeyen, henüz kopuş yaşamamış, belki de kopuşu yaşamayı istemeyen, buna ihtiyaç duymayan, tanık olduğu tacizleri hiçe sayan, ilgilenmeyen, sesini çıkarmayan; tanık olduklarını ve ona anlatılanları dedikodusal düzleme taşıyarak yaşananları hafifletme eğilimi gösteren, yani “erkeklik” performansını benimsemiş -ben erkeksi bir kadınım, cinsiyetçi küfür edebilirim bakın ben de sizin gibiyim, sizlerle rakı içer ve kadınları kötüleyebilirim- genellikle heteroseksüel, en önemlisi de tacize meyilli yapı.

Benim bu performansı benimsemiş bir kadın yazar tarafından taciz edilişim kopuşumdan sonra gerçekleştiği için değil gürültü koparmak, uğradığım taciz öyle gülünç gelmişti ki, verebildiğim tek tepki ağız dolusu gülmek olmuştu. Buna benzer birçok kadınla tanıştım, sohbet ettim, çekilmeye çalıştığım çembere girmeyi istemediğim için de ilişkimi sürdüremedim. Kopuşun öncesinde ve sonrasında kadınların birbirine uyguladığı zorbalıkların kaydını tuttum ama bu husus yine başka bir yazının konusu olmakla birlikte diğer yanda erkekliğin iktidarına sırt dayamaktansa tüm sonuçlarına rağmen bu kopuşu yaşamış ve özgürleşmiş insanların varlığını bilmek beni güçlendirmeye devam ediyor.

İfşa, ferahlama getirir mi?

Tacizi İfşa Etmek, tablodaki son ana süreç, çizginin sonu. “Konuşursan sürülürsün. Kutsal mabedimizden aforoz edilirsin, sosyal medyada natrans erkek ve kadınların arasına atılır canlı canlı linç edilirsin. Burada yeniden ve yeniden taciz edilme ilkesi geçerlidir. Dikkat çekmek için tacizciyi ifşa ettiğin düşünülür, etiketlenirsin, kimse seninle oynamak istemez. Yazdıklarını yayımlamaya razı olmaz hiçbir dergi ve yayınevi. Başlamadan biten bir hedef için mi bunca sıkıntıyı çektin? Kimsin şimdi?” Kafaların içinden geçen sesleri duyabiliyorum, ifşadan korkan gözleri, gece uyku tutmayan.

Tek bir kişiyi taciz etmiş, ona zorbalık uygulamış bireyin, başka birine de bunu yapma olasılığının kuvvetli olduğuna inanıyorum. Sanatın içinde var olmak başlı başına bir sancıyken, bir de fosilleşmiş sistemin ışıksız odasında kaybolmayalım diye sesimi çıkarıyorum. Buradayız, tacizi ve zorbalığı kabul etmiyoruz, buna alışın.

İfşa, 2017’den beri #MeToo demek. “Film sektöründen çok sayıda kadın ünlü ABD'li yapımcı Weinstein'a taciz ve tecavüz suçlamasında bulunmuştu. Açıklamaların ardından yapımcı kendi şirketinden kovulmuş ve Oscar Komitesi tarafından akademi üyeliğine son verilmişti. Ancak olay Hollywood'da birçok ismin bu tacizleri bildiği hâlde görmezden geldiğinin ortaya çıkmasıyla başka bir boyut kazandı ve elindeki gücü taciz için araç olarak kullananlar daha fazla tartışılmaya başlandı. Hollywood'un bildiği hâlde susmayı tercih ettiği tacizlerin listesi de giderek uzadı. Birçok erkeği taciz ettiği ortaya çıkan ünlü aktör Kevin Spacey'in başrolünü oynadığı House of Cards dizisine son verilirken, oyuncunun başarılı kariyeri onulmaz bir yara aldı. Bir başka aktör Dustin Hoffman ve ünlü yönetmen Brett Ratner da birden fazla kadın tarafından tacizle suçlandı. Tacize uğrayan kadınların çoğu bu kadar uzun süre susmalarını ise yaşadıkları "korku ve endişe" ile açıklıyordu4 (#metoo hareketinin süreçlerinin tamamı için dipnottaki link incelenebilir). Bu gelişmelerin Türkiye Yayıncılık Sektörü’nde yaşanmasını dört gözle beklerken, ülkemizde bu kopuşun gerçekleşmesinin daha çok zamana ihtiyacı olduğunu da farkındayım. Zira mesele salt ifşa etmekle bitmiyor. İfşa eden kişinin, çoktan “birbirini bulmuş” insanlarla bir arada olması gerekiyor. Yani, örgütlü bir yapıdan bahsediyorum. Tacize uğramış uğramamış, kendini yeniden üreten patriyarkal sistemin karşısında teoriyle, metinle, soğukkanlılıkla, karşılıklı saygıyla durabilen bireylerin birlikteliğini hayal ediyorum.

Bu hayalin gerçekleşmesi hayli zaman alabilir. Bunu başlatmak hem bu yazıyı yazarak hem de ekranın diğer tarafında bu yazıyı okuyarak olur. “Ben de!” diyebilmek, deneyim anlatan kişilerin çoğalması, bir araya gelmesi ve kopuşların direnciyle mümkün olur. Bir erkeğin, başka bir erkekten gördüğü zorbalığı anlatabildiği bir ortam düşlüyorum -çünkü tacize uğrayanlar sadece kadınlar değil, bunu iyi biliyorum-. “Ben de!” diyebilmenin kalbinde ifşanın yattığını ve doğasının isim vermekle var olduğunu biliyorum. İsim vermek ise ancak yukarıda bahsettiğim örgütlü yapıya kavuşabildiğimizde mümkün olacak. Birbirimizi dinlemeye, o queer alanı yaratmaya hasret çektiğimizi hissediyorum. Bugüne dek birine açılabilmiş ya da açılamamış her kim varsa, onun bu yazıyı okuduktan sonra taciz günlüğünü yeniden yazarak ağda delik açmasını umuyorum. Bunun mümkün olabilmesi için deneyimlerimi ve tanıklarımı paylaştım, bu benim de başıma geldi, sizin de gelebilir, gelmiştir, o yüzden bunu bana anlatın diyorum. Tek bir kişiyi taciz etmiş, ona zorbalık uygulamış bireyin, başka birine de bunu yapma olasılığının kuvvetli olduğuna inanıyorum. Sanatın içinde var olmak başlı başına bir sancıyken, bir de fosilleşmiş sistemin ışıksız odasında kaybolmayalım diye sesimi çıkarıyorum.

Buradayız, tacizi ve zorbalığı kabul etmiyoruz, buna alışın.

Kaynakça:
Feminist Bir Yaşam Sürmek, Sara Ahmed, Çev.: Beyza Sumer Aydaş İstanbul: Sel Yayınları. 2017.
1 Parantez kullanımı bana ait.
2 Vurgular bana ait.
Sara Ahmed’le Pınar Büyüktaş’ın K24 için gerçekleştirdiği söyleşisini buradan okuyabilirsiniz.