Tehlikeli üçleme, radikal eleştiri

Eğer Proust ikiliklerin sonucu olan ve üçüncü bir öz fikir olarak sentezi yakalamasaydı, Kayıp Zamanın İzinde gibi bir eseri yaratabilir miydi?


@e-posta
Dosya, 02 Şubat 10:50
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Samuel Beckett, Proust1 kitabının başlangıç metninde bir mitolojik hikâyeden esinlenerek yazarın bakış açısını Telephos’un mızrağına benzetir.

Yunan mitolojisinde Telephos, Herakles ve Auge’nin oğludur. Bebekken terk edildikten sonra dişi bir geyik tarafından beslenirken bir çoban onu bularak Mysia kralı Teuthras’a verir. Telephos sonra Mysia kralı olur ve Troya savaşında Akha’lara karşı savaşırken Akhilleus’un mızrağıyla bacağından yaralanır. Bir kâhin, kendisini ancak yaralayanın iyi edeceğini söyler; mızraktaki pas, Telephos’u iyileştirir.

Beckett’in iddiasına göre Proust’un yaşam mücadelesinde seçtiği araçlar birer mızrak misali her zaman ikili değere sahiptir ve bu değerlerin sentezi yazarı üretmeye iter.
Sahiden de hayatımızda herhangi bir sorunla mücadele ederken seçtiğimiz araçlar ikili bir mantığın birleşmesinden mi oluşur veya Telephos’un mızrağı hikâyesinde olduğu gibi bize zarar verenin araçlarıyla kurtuluş mümkün müdür? Kuşkusuz esas sorun kalbimize saplanan oklarla nasıl ilişki kurabileceğimizdir.

Beckett’in ise tüm bu sorulara bir cevabı vardır. Proust’un yazma kudretini analiz ederken ortaya attığı fikrin (Telephos’un mızrağı) bir çare olduğunu düşünse de fikrin altyapısında eski bir politikanın kıpırdadığını görürüz. Sanatçıyı estetik üretime sürükleyen bir düalizmdir. Eğer Proust bu ikiliklerin sonucu olan ve üçüncü bir öz fikir olarak sentezi yakalamasaydı Kayıp Zamanın İzinde gibi bir eseri yaratabilir miydi?

Öncelikle her bir mızrak kendi içinde tedavi anlamını da içerdiği için geleneksel bir algıya işaret edip özdeşlik ekonomisi diyebileceğimiz mantığa karşılık geliyor. Bu zıtlıklar birleşerek başka bir fikri yani üçüncü bir düşünce olan sentezi ortaya çıkarıyor. Hegel’in evrensel taktik pozisyonu dediği bu durum, uzlaştırılmak üzere çelişki yumağını bir yasanın egemenliğine tabi kılıyor.

Samuel Beckett, Proust, Çev: Orhan Koçak, Metis YayınlarıFilozof Tinin Görüngübilimi 2 eserinde şöyle sesleniyor: “Diğer bir deyişle olumsuzlama evrenselin ana uğrağıdır (moment) ve olumsuzlama ya da evrensel olandaki dolayım bu yüzden farktır. Bu fark değişken görünüşün imgesi olan yasa içerisinde ifade edilir.”

Beckett böylelikle Proust’un yaralarını soyut bir nesneymişçesine kendi olay zincirinden söküp özdeşliğin sınırlarına kapatarak tam da zarar gördüğü mızrakla uzlaşmaya zorluyor. Hristiyanlıktaki teslis inancını (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) andıran bu üçleme sistemi fikirlere dair hiçbir ritim yaratamayıp, düşünceyi özcülüğün çıkmazlarında sıkıştırır. Üçlemenin dogmatikliğine esir olan fikirler veya deneyimler yasayla çerçevelenerek çıkmaz bir sokakta kalır.

Sadece Beckett’in Proust üzerine yazdıklarıyla sınırlı kalmamak adına kendi yaralarımızı üçlü bir yapı olmadan kavrayabilir miyiz? Zira böyle bir dogmatik düşünce sistemiyle onları ele aldığımız an o sorunların farklılaşma biçimlerini gözden kaçırabiliriz. Bizleri ısrarla baş aşağı bırakan ve çatışma üreten bu yapı, farkın üzerini silerek onu sessiz bırakma potansiyeline sahiptir.

Radikal eleştiri

Yaşamda hepimiz belirli karakterlere sahibiz, dolayısıyla kurgu olduğumuzu unutmamalıyız. Hayatın içine akarken jestlerimiz, mimiklerimiz benzersiz olmakla birlikte duygularımız da tekildir ve onların kendisi dışında hiçbir nedeni veya haklı çıkarımı, düzeni, bağıntısı yoktur. Duyumsamalar aynı zamanda gürültü, ses, müzik ya da üslup olarak dışa vurabileceği için kolektiflik taşıyor olsa da özgül bir yeğinliğe bağlanıp bedenin gösterenine dönüşürler.

Yara ise duygu durumuna işaret ettiği için kendinde fark taşır. Onu kavrayabilmek için özdeşlik dolaşımına ya da üçleme sistemi diyebileceğimiz diyalektik düşünceye başvurmak zorunda değiliz. Yara içerisinde oluşan küçük sızılarla ve öngörülemeyen sayısız mikro olayla doludur. Bu yüzden özdeşlik ekonomisi yaratıcılığa açılmayı bekleyen olay örgüsünü anlamakta yetersiz kalıp soyut bir kurgu olarak kalır.

Bedende oluşan yarıkların sesi, ritmi, temas edişlere göre değişirken yaşamı anlamakta bizlere yardımcı olup bakış açımızı değiştirecek potansiyele sahiptir. Peki, bu değişimler nasıl gerçekleşir? Yaraların tekrar üretimi insanı başka girdaplara sürüklemez mi? İşte eleştirinin kudreti böyle bir anda devreye girer.

Aktif güçler ekseninde mucit olan ve kuvveti, kendi sınırlarında dile getirilebilir ifadeye dönüştüren eleştiri, yaraları aşarak bedenin kendini olumlamasını sağlarken problemlerle fikirler arasındaki bağlantıyı kurup pozitif bir stratejiyle kendilik estetiğinin oluşumuna katkıda bulunur. Yaradaki fark diyalektik düşünceye tabi olmadan kendiliğinden akarak yaşamın dönüşümünde rol oynar.

O hâlde yazının başında sorduğum soruya tekrar dönebiliriz: Kalbimize saplanan oklarla nasıl ilişki kurabiliriz?

Artık Telephos’un mızrağıyla bir işimiz olmamalı. İhtiyacımız olan şey karşıtlıkların nasıl çözümlenip uzlaştırılabileceği veya uyumlu kılınabileceğinden çok, içkin farklardan hiyerarşik olmayan düşünce imgelerinin nasıl üretileceğidir.
Proust, kendi yaralarından onlarca eser çıkarabilmişse bunun sebebi bedenine zarar veren her neyse onla uzlaşması değil, aksine yaşamında dolaysız güç üslupları yaratarak çağdaş eserler yaratmış olmasıydı. Yazar zamanla mücadele ederek onun ötesinde kitaplar yazdı.

Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Farklılık zamandaki bir güç değildir; bizatihi onun –zamanın- gücüdür. Değişmeyen tek şey olan fark, yeni biçimler üreten bir kudrettir ve içinde zamanı da taşır.
 

1 Proust, Samuel Beckett, syf. 23 (Çev. Orhan Koçak, Metis Yayınları)
2 Tinin Görüngübilimi, Hegel, syf. 90 (Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi)