Taciz ve konuşamamak ve diğer karanlık şeyler üzerine: İdam çözüm olur mu?

Tüm bu idam ve hadım çağrıları; tüm bu dişe diş, kana kan isteyen adalet anlayışı; ibretiâlem peşindeki köpük köpük intikamcılık hiçbir işe yaramayacak. Yaramıyor da zaten...


@e-posta
Dosya, 02 Ağustos 11:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Ben de bu memlekette yaşayan her kadın gibi taciz edildim. Elbette birden fazla kere. Bunların bazıları, bunaltıcı tekliflerden ibaretti; birkaçı da istemediğim hâlde bana dokunulmasıydı ya da dokunulmasa dahi dokunulmuş gibi yıkıcı izler bırakan girişimlerdi.

Sonraları üniversitelerde taciz karşıtı belgeler kaleme alan, kurullar oluşturan, tacize uğrayanların yanında duran kadınların oluşturduğu Cinsel Taciz Ağı toplantılarına defalarca katıldım1. Burada taciz olaylarıyla ilgili şikâyetleri dinleyen meslektaşlarımızın sık sık dile getirdiği bir durum, taciz edenlerin, yaptıklarının taciz olduğunun farkında olmadıklarıydı. Bu yüzden şimdi tane tane yazalım: “Biri herhangi bir teklifinize hayır diyorsa, kastettiği ‘hayır’dır.” Bu sebeple, “aslında istiyor, ama naz yapıyor” masalını unutmanız gerek; öyle bir şey yok. Evet, birçok kadın dayanılmaz güzellikte olduğunu hissetmek ister. Ancak bu dayanamayıp onlara dokunabileceğiniz anlamına gel-mez.

Bunları yazıyorum, tam da burada yazıyorum: Çünkü biliyorum ki bir tacizci olma olasılığının okumakla yazmakla, enteresan edebî ve kültürel meselelere ilgi duymakla hiçbir ilgisi yok. Evet, oturup Dostoyevski konuşabileceğiniz sevgili bir dostunuz da, fikirlerine hayran olduğunuz hocanız da, âşık olduğunuz sevgiliniz de, beraber politika yaptığınız yoldaşınız da tacizci olabilir. Hatta taciz, sanıldığının aksine tanımadıklarınızdan değil, daha çok tanıdığınız, ilişkide olduğunuz, hatta sevdiğiniz, saygı duyduğunuz erkeklerden (ve nadiren kadınlardan) gelir. Gene taciz, sanılanın aksine, sadece karanlık arka sokaklarda, fakir mahallelerde, kentin tehlikeli bölgelerinde yaşanmaz2. Lüks plaza ofislerinde de kitaplarla dolu odalarda da -ve evet, evliliğin kutsal yatağında da- yaşanır taciz.

İşte tam da burada erkeğin güç fantezisi devreye giriyor. Biz kadınların, asırlardır başına bela olan çok temel bir fantezi bu: Fethetme, boyun eğdirme hayalleriyle dolu lanet bir gayya kuyusu.

***

Tacizin tanımı çok zor bir mesele gerçekte. Genel kabul görmüş ve ceza kanununa (ve birçok üniversite yönetmeliğine de) girmiş temel bir ayrım var: İlk düzeyde (dokunma kriterine göre oluşan) cinsel saldırı ve taciz ayrımı; ikinci düzeyde (sistematiklik ya da tacizin şikâyet edilmesi üzerine misilleme gelmesiyle ilişkilendirilen) basit ve ağır taciz ayrımı.

Ama biz kadınlar biliyoruz ki mesele bu ayırımlardan ibaret değil aslında. Bir kere erkekler taciz için öyle yaratıcı yöntemler bulur ki sıkça “bilirsin, ama anlatamazsın”3. Ya da sanal ortamdaki taciz, fiziksel temas içermese de cinsel saldırıdan daha ağır ve silinmez izler bırakabilir kişinin yaşamında. Kaldı ki taciz çoğu kez başka yıldırma yöntemleriyle iç içe geçer. Ama tacizi hem hayatta kalanlar hem de tacizciler açısından ayırt etmeyi ve tanımlamayı asıl zorlaştıran, çoğu kez erkek egemen düzen içindeki sıradan, olağan roller içinde erimesi. Öyleyse tacizi asıl tanımlayan, tacize uğrayan üzerinde bıraktığı etki olmalı.

Ama bir yandan da çok kolay aslında tacizi tanımak: Taciz bir sınır ihlalidir. Tam da bu yüzden yaralayıcıdır. Çünkü tacize uğrayan kişiye haddini bildirir ve haddi bildirilebilen biri olduğunu gösterir. Bedeninin gerçek ve görünmez sınırlarının olduğunu; o sınırların aşılabileceğini; etin incinebilirliğini ve bu incinebilirliğin birilerinin umurunda olmayabileceğini; bu kadar temel bir meselede dahi hakkını savunamayacağını; bırak hakkını savunmak, yaşadığın incinmeyi dile getiremeyeceğini, küstahça yüzüne vurur. İşte tam da bu his, tacize uğrayanı hiçleştirir. Ve tüm bunlar, dokunulabilir olmak ve konuşamıyor olmak, bedeninin aslında senin olmadığını zalimce hatırlatır.

Taciz, bu yüzden erkeğin, Tanrı’nın, toplumun yasasını tekrar tekrar üretir. Ne der bu yasa? “Güçsüze, hayır diyene ya da hayır diyemeyecek olana (o sırada kendinde olmayana ya da kendini savunamayacak olana) dokunma” demez; “zina yapma” der. “Başkasının malına dokunma” demektir bu4. Bir ahlak yasası değil, erkekler ya da güçlüler arasındaki bir mülkiyet akdidir. Tam da yasanın böyle kurulmasıdır işte, tacize uğrayana bedeninin kendisine ait olmadığını hatırlatan. Bu yüzden esasında taciz değil, başkasının (bir başka erkeğin ya da erkek devletin) malına el uzatılıp uzatılmadığı ilgilendirir iktidarı.

Erkeğin yasası işte bu yüzden taciz edeni, sırf mahkemede kravat taktı diye cezasız bırakır; bunun için tecavüzcüsüne direneni cezalandırır. O adalet dairesinde önemli olan tacize uğrayanın acısının tazmin edilmesi ya da tacizin önlenmesi değil; mülkün korunmasıdır çünkü. Hatta başkasının malına dokunmadığı sürece bir nebze tacizin devam etmesi bile istenir ki sınırlar bilinsin; yaşamın çağrısının ve kahkahanın sesi kesilsin (Ne de olsa şenlik, kaosa yatkın, düzene karşıt bir şeydir.)

Tacize ilişkin her duruşmada, her tartışmada zımnî bir bilgi olarak geride yankılanır bu. Birçok kadın da işte bunun için konuşmaz: Yaşadıkları tacizi onlara hatırlatan, bedenlerinin yaralanabilirliğini tekrar tekrar akla getiren tüm o uygulamaların ardındaki mülkiyet yasasının yüzlerine tekrar tekrar vurulmasından kaçınmak isterler. Çünkü o muhafazakâr sesin baskın olduğu anlarda, bedenler gibi sözlerin de sınırlandığını biliriz hepimiz. Hissettiklerimize sınır koymadan dolaşıma soksak o ceberrut yasanın kalın duvarına çarpacağımızı, haddimizi aşmanın yeniden cezalandırılmamıza sebep olabileceğini biliriz.

***

Bu mülkiyet ekseni, taciz karşısındaki çok temel bir pozisyona götürüyor bizi: Erkeğin buyurgan sesiyle konuşan, muhafazakâr ahlakçılığın perspektifi5. Bu perspektifin kurduğu kaba saba sahnede kadın artık fıtrat denilen bir muammanın kurbanıdır: Erkeğin saldırgan, kendi güçsüz ve korunmaya muhtaç fıtratının kurbanı. Bu bakışa göre, değiştirilemez bir doğa yasasıdır âdeta taciz ve yapılacak en iyi şey mümkün olan tüm önlemlerle bu fıtratları bastırmanın bir yolunu bulmaktır: Kadın için kapanmaksa kapanmak ve evet erkek için idamsa idam, hadımsa hadım!

Damızlık Kızın Öyküsü’nde, Janine’in anlattıkları etrafında tam da bu bakış açısını, kurbanı hem de azmettiriciye dönüştüren bakışı okuruz:

Janine on dört yaşında, bir çete tarafından kendisine nasıl tecavüz edildiğini ve kürtaj yaptırdığını anlatıyor. Aynı öyküyü geçen hafta da anlatmıştı. Anlatırken neredeyse bundan gurur duyar gibi görünüyordu. Doğru bile olmayabilir. İtiraf Saati'nde açıklayacak bir şeyinin olmadığını söylemektense bir şeyler uydurmak daha iyidir. Ancak söz konusu Janine olduğundan, anlattıkları az çok doğrudur.Ama kimin hatasıydı bu? diyor Helena Teyze, tıknaz parmağını kaldırarak.

Onun hatası, onun hatası, onun hatası, diye bir ağızdan söylüyoruz.

Onları kim teşvik etti? diye parlıyor Helena Teyze, bizden hoşnut.

O teşvik etti. O teşvik etti. O teşvik etti.

Neden Tanrı bu kadar korkunç bir şeyin olmasına izin verdi?

Ona bir ders vermek için. Ona bir ders vermek için. Ona bir ders vermek için6.

İşin garibi, tüm bu tantana, Janine’i, diğer damızlık kızları, diğer rahimleri, bir başka erkeğin tacizine hazırlamak için yapılır. Ama iktidar ve mülk sahibi bir erkektir o; onunki tecavüz sayılmaz, di mi?

***

Kaldı ki Gilead’da tecavüz idamla, hem de linçle cezalandırılır.

Ama mesele bir ceza meselesinden ibaret olsaydı, bu muhafazakâr buyruk kadınları koruyabilseydi o zaman şimdi içinde olduğumuz cehennemde yaşıyor olmazdık. Her gün kadınların öldürüldüğünü; daha önce kurulmadık sahnelerde, duyulmadık bir gaddarlığa maruz kaldıklarını okumazdık. Buna bir de her gün çocukların, bazen en yakın ebeveynleri ya da bakım verenler, ama bazen neredeyse organize bir çete tarafından (bir ilköğretim müdür yardımcısı, bir jandarma yüzbaşı da vardı misal N.Ç. davası sanıkları arasında); bazen de basbayağı resmî kurumlarda, tarikat yurtlarında, topluca yaşadıkları taciz ve tecavüzler eklenmezdi.

Evet, eskiden de öldürülürdü kadınlar, hep öldürüldüler. Ama bunun dahi bir yasası, bir raconu ve bir sürü de emniyet supabı vardı. Modernite koşullarında akrabalık ilişkileri çözülürken; neoliberalizm heyulası insanları geçimini sağlamanın ve haysiyetini korumanın araçlarından mahrum bırakırken; göçün, savaşın, delice çalışmanın, kapitalizm karnavalının allayıp pullayıp önümüze yığdıklarını arzulamanın ama elde edememenin, en önemlisi de savruk bir belirsizliğin fırtınasında bilinen kadınlık ve erkeklik rolleri alt üst olmaktayken ve yerine hiçbir sağlam kendilik koyulmazken, oluşan girdabın sonucu bu cehennem. Yoksa töre, kabilenin namusu (evet, gene baskıcıydı ama) bu değildi. Bu başka bir şey, evet. Mesela kadınları küçük çocuklarının gözleri önünde öldürmek yeni bir icat. Çocuklara “terbiye” amaçlı şiddet uygulanması da yeni değil; ancak şimdi uygulanan şiddetin sınırsızlığı ve nedensizliği yeni. 7

Unutmayalım, giderek muhafazârlaşan bir ülkede oluyor bunlar! Ne garip, tam da kadınları korumaya soyunan bir düzen, koruyamıyor kadınları. Ama yine hatırlayalım: Taciz, genellikle yakınlardaki erkeklerden gelir; öyleyse belki de asıl tehlike belki de asıl tacizci evin içindedir… Ve belki de sadece, kapitalizm denilen girdabın, neoliberalizm denilen fırtınanın insanlar üzerinde yarattığı sersemliği örtbas etmek içindir tüm bu muhafazakârlık söylemi8.

Bir de Gilead’da da işler böyle başlamıştı. Önce kadınlara yönelik saldırılar ve çocuk kaçırmalar artmıştı ve Gilead, huzuru yeniden tesis etmek için kurulmuştu9.

***

Tüm bu olup bitenler yüzünden “Kadının Beyanı Esastır” demeliyiz işte. Ama önce şunu netleştirmeli: “Kadının beyanı esastır” dediğimizde, “kadının beyanı doğru kabul edilir” demiş olmuyoruz. Zaten “beyan” da “suçlama” demek değil. Kaldı ki hukukta da “masumiyet karinesi” o kadar dokunulmaz bir kavram değil esasen. Örneğin işe iade, mobbing davalarında “beyanın esas alınması” zaten uygulanıyor çoğu kez10. “Kadının beyanı esastır,” temelde tacizin kendine özgü koşullarından kaynaklanan bir ilke. Tacizin tanımlanması ve kategorileştirilmesi meselesinde de karşımıza çıkan kılçıklı bir mevzudan kaynaklanıyor öncelikle: Neyin taciz sayılabileceğindeki belirsizliği aşmanın tek güvenilir yolu, tacize uğrayanın hissine ve nitelemesine (hiç değilse başlangıçta) güvenmek. Kaldı ki taciz, bilhassa birbirini tanıyan bireyler arasında ise, hemen her zaman mahrem alanlarda gerçekleşiyor ve bu noktada somut tanıklar ve kanıtlar bulmak çoğu kez zor. En önemlisi şu ki bir kadın, erkek egemenliğin kadim ve tüm kadınlarca bilinen yasalarına rağmen; yeniden incinmeyi, defalarca meseleyi anlatarak ve mahremiyetinin gizini açarak tekrar tekrar taciz edilmeyi, “hafif bir kadın” olmadığını ispat etmek zorunda kalmayı, tam da konuştuğu için başına gelebilecekleri (diyelim ki çeşit çeşit mobbing'e uğramak gibi misillemeleri) göze almışsa eğer, bu, yani kadının beyan ediyor oluşu, söylediklerini ciddiye almak için başlı başına güçlü bir veridir.

Kaldı ki taciz, herhangi bir hukukî mesele olarak ele alınamaz ve bu yüzden hayatta kalanları desteklemek, korumak ve güçlendirmek için, onları tekrar tekrar yaralamayacak, istemedikleri sürece mahremlerinin gizini ifşaya zorlamayacak, güçlünün güçsüzü ezmesinin doğa yasası gibi kabul edildiği bir dünyada yalnız bırakmayacak ve adaletin peşine düştüğüne pişman etmeyecek özel yöntem ve kurumlara ihtiyacımız var. Daha da önemlisi, tacize karşı farkındalık yaratacak yepyeni bir iklime.

Evet, çünkü uzayda olmuyor bu işler: Misliyle muhafazakâr bir coğrafyada, kadim erkek egemenliğin mülkiyet yasası giderek saldırganlaşan neoliberalizm koşullarında yeniden düzenlenirken oluyor taciz. Ve evet, herhangi bir mağduriyet de değil, tacizin yarattığı: Az önce tarif ettiğimiz koşullar altında keskinleşen ve daha da sertleşen güç ilişkilerinde, daha aşağıda olanların başına gelen; bir çığ gibi büyüyen; maruz kalanı ruhen ve bedenen yaralayan; üzerinde bazen geri dönülmez izler bırakabilen; mahremin karanlığında gerçekleşen ağır bir suç taciz. Hemen tüm suçlar gibi, bir güç meselesi olması, onu adalet arayışımızın en keskin yarası hâline getiriyor. Tam da bir güç meselesi olması nedeniyle sadece namus anlayışımızı değil, ahlak anlayışımızı da yeniden sorgulamaya çağırıyor bizi. Tam da bu nedenle, muhafazakârlığın vaaz etmekten vazgeçmediği o ahlak söyleminin kocaman boşluğunu (ve öyleyse bu koşullar altında hakiki bir ahlakı nasıl üretebileceğimiz sorusunu) öylece bırakıyor önümüze.

Kaldı ki hukuk zaten ne yapabilir?11 Ceza vermek –ne kadar caydırıcı olursa olsun- ne kadar işe yarayacak? Mesele sadece bir ceza meselesi mi cidden? Cezalar yeterince ağır ve ibret verici olmadığından mı giderek artıyor taciz vakaları? Tacizcileri hadım etsek, idam etsek, linç etsek sahiden işe yarayacak mı dersiniz?

***

Tüm bu idam ve hadım çağrıları; tüm bu dişe diş, kana kan isteyen adalet anlayışı; ibretiâlem peşindeki köpük köpük intikamcılık hiçbir işe yaramayacak. Yaramıyor da zaten: Tacizcilerin –bulunabilmişlerse eğer- idam edildikleri coğrafyaların hiçbirinde bu vakalar azalmıyor. Çünkü tam da bu intikamcı fanteziler, tacizi günbegün artıran yeni erkek egemenlikle aynı iklimden besleniyor.

Oysa mesele tam da bu iklimle mücadele etmekte. Hayatta kalanları güçlendirmekte ve yeni tacizlere karşı, erkek egemenliğinin bu yeni ve ağır biçimiyle günbegün yüzleşmekte çözüm. Elbette bu, “şu an tacizcilerin cezalandırılması için, adalet için hiçbir şey yapmayalım” demek değil. Daha çok, neler yapabileceğimizi, nasıl yapacağımızı tartışırken benimsenebilecek politik perspektifin ne olması gerektiğine ilişkin bir iddia bu.

Demek istediğim, ahlak vaaz ederken göz alabildiğine ahlaksız, adalet vaaz ederken göz alabildiğine intikamcı, koruma vaaz ederken göz alabildiğine baskıcı mülkiyet yasası yerine yaşamın yasasını nasıl koyabileceğimiz üzerine düşünmemiz gerektiği.

Çünkü yaşamın yasası başka türlüdür; yaşamın güçlü çağrısını devam ettirmeye, onun akışkanlığı önündeki tıkanıklıkları açmaya yöneliktir. Yaşamın yasası bedenleri sınırlamaz; aksine onların serpilmesini, hareket etmesini, neşelenebilmesini, dans edebilmesini, devam edebilmesini ister. O yasa, sınırların ancak rıza ile aşılabileceğini söyler. Ve bugünün aksine irademize hakikaten sahip olabileceğimiz, bu sayede de rızamızı ayırt edebileceğimiz, “hayır” diyebileceğimiz bir dünyanın hayalini kurmak mümkündür bu başka yasa içinde (çünkü “hayır” demek de çok zordur aslında bu güçlüler dünyasında).

İşte, bu başka türlü ve çok güçlü yasa sayesindedir ki çok başka sınıflardan, çok başka iklimlerden gelen birçok güçlü kadın gene de, bugün bile, bu koşullar altındayken dahi konuşmaya, başına gelenlerle ya da tanık olduklarıyla mücadele etmeye devam ediyor.

Demek ki taciz “fıtrat” denilen muammadan kaynaklanan bir doğal afet değil ve karşısında, yaşamın çağrısına açılan başka bir pozisyon da mümkün: Kadınların, çocukların, erkeklerin, ibnelerin, sokaklarda hakikaten karşılaştığımız tüm olası farklı bedenlerin özgürce hareketini öngören; onların mülkiyetin yasasıyla sınırlanmasını değil de kendini gerçekleştirebilmelerini, umut etmelerini, mutlu olmalarını, kahkaha atmalarını destekleyen başka bir olasılık. Nomosun dışında var olan başka bir sızıntı.

Bu sızıntı hep var oldu, her zaman da var olacak. Mülkiyet yasasının, namus yasasının karşısında yaşamın sesini temsil ediyor o.

1 Üniversitelerde uzunca bir süredir devam eden; genellikle Kadın Araştırmaları Merkezleri etrafında gelişen; hocaların ağırlıklı çalıştığı, dolayısıyla üniversitelerdeki feminist öğrenci kulüplerinin çalışmalarından ayrı ilerleyen, ama çoğu durumda da öğrencilerle beraber yürümeyi önemseyen çeşitli taciz karşıtı girişimleri ortaklaştıran bir ağ bu. Bu bağlamda çeşitli üniversitelerde (Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ilk aklıma gelen kamu üniversiteleri) taciz karşıtı yönetmelikler ve/veya politika belgeleri yayımlandı ve birçoğunda da taciz vakalarında, ceza veren değil ama disiplin kurullarına yol gösterici raporlar hazırlayan; bu raporlara temel olan araştırmayı, tacize uğrayan öğrencileri yeniden yaralamayacak özenle yürüten; gene bu öğrencilere hukukî, tıbbî, psikolojik destek veren; son olarak da okullarda taciz karşıtı ya da toplumsal cinsiyet odaklı “eğitim” faaliyetleri yürüten kurullar oluştu. Şubat 2015’te gerçekleşen Özgecan Aslan cinayeti ardından, CTS içindeki birikimin de etkisi ile Mayıs 2015’te YÖK’te de ilk kez “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite Çalıştayı” düzenlendi.
2 Ama gene de bu memlekette yetişen her kadın bu “tehlikeli mıntıkalar”ın nereler olduğunu; kentin bazı sokaklarında belli saatlerden sonra dolaşamayacağını; yine kentin belli bölgelerinde, gündüz dahi olsa, mesela şort giyemeyeceğini bilir. Tam da bu bilgi, tacizin ne denli gündelik olduğunu da nasıl bir hak ihlaline yol açtığını da göstermeye yeter. Tam da bu bilgi, bedenimiz üzerindeki sınırlamanın, kentin bedenine de yansıdığını; bazılarımızın kentlerde istediği gibi dolaşamadığını gösterir. Mekân ve toplumsal cinsiyet ilişkisini güvenlik ekseninde ele alan bir çalışma için; Ceren Lordoğlu, İstanbul’da Bekar Kadın Olmak, İletişim Yayınları.
3 Burçin Tetik, "Bu da mı Taciz?": Teklif Özgürlüğü ve Tahakküm”, Bianet, https://m.bianet.org/biamag/kadin/182904-bu-da-mi-taciz-teklif-ozgurlugu-ve-tahakkum
4 “Evlilik içi tecavüz” bu yüzden hukukun çok zor anladığı, çok geç ve pek az kabul ettiği, adeta bir kör nokta olmuştur. Zirâ evlilik, bir yoldaşlıktan çok, mülkiyet hakkının mühürlenmesidir temelde. Bu sebeple saldırganlık dahi içerse, mülk sahibi bir erkeğin kendi mülküne ilişkin tasarrufunu taciz saymak konusunda bir kısa devre yaşar hukuk.
5 Tam da bu yüzden savaşlarda, soykırımlarda kadınlar tecavüze uğrar. Defalarca tekrar etmiş, temel bir fethetme jestidir bu. Ve ötesi de var elbette; fatihler (başarı kazanmışlarsa), tıpkı Gilead’daki gibi, kadınların sadece bedenini değil, ruhlarını, çocuklarını ve annelik haklarını da gasp ederler. Mesele yeni neslin kimin eseri olacağı meselesidir başından beri; ta Eski Ahitten beri: (Gilead törenlerinden önce okunan) Rahel, Lea ve Yakup meselinden beri.
6 Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü, Doğan Kitap, s. 94
7 Nükhet Sirman, “Önsöz: Namusun Arka Planı”, Harem ve Kuzenler içinde (Yaz. Germaine Tillion), Metis Yay.
8 Burada “tacizcilerin tamamı muhafazakâr kimliklidir” demek istemiyorum elbette. Esasen en başta da, tacize “liberal”, “solcu” vb. ortamlarda da rastlandığını söyleyerek bunu vurgulamış oldum. Dolayısıyla buradaki kasıt, farklı farklı siyasal görüşlerden, farklı toplumsal sınıflardan gelen birçok erkeği, farklı bileşim ve dozlarda da olsa ve farklılaşan terimlerle de ifade edilse, toplumsal cinsiyet bakışı açısından ortaklaştıran bir dip zihniyet olarak muhafazakârlık.
9 Tabii çok eski bir idare tekniği var: Korku sal ki yapacağın baskının meşruiyet temeli otursun (güvenlik devletine de böyle geldik misal).
10 Burada şunu belirtmeliyim aslında: Hukuk hâkim olduğum bir alan değil. Dolayısıyla işin daha teknik boyutlarına ilişkin değil bu söylediklerim. Daha çok adalet duygusu ve talebi ile, bu alanda çalışan feminist hukukçulardan öğrendiklerime ilişkin ifadeler.
11 Taciz meselesini sadece hukukî bir sorun olarak ele alan, böylelikle sıradan insanlar için nüfuz edilmesi güç bürokratik bir bakış açısına hapseden daha liberal bakış da (idam gibi sarhoşluklara sürüklenmese de) sorunun kaynağına inememek ya da inmeye niyet etmemek anlamında, muhafazakârlıkla belli bir ortaklık taşıyor aslında.