“Yayıncılar adeta kapı bekçisi gibi iş görüyor”

Britanya’daki Istros Yayınları’nın kurucusu Susan Curtis-Kojakovic: Yayıncılar, kitapçılar “Britanyalı okur bunlarla ilgilenmez” deyip sizi reddediyorlar, ama gerçekten ilgilenmez mi Britanyalı okur? Emin değilim...

Balkan edebiyatı yayımlayan Britanyalı Istros Yayınları’nın kurucusu ve yöneticisi Susan Curtis-Kojakovic geçen haftalarda İstanbul’daydı. Hem bağımsız yayıncılığın hem de değişik kültürlerin kitaplarını Britanya piyasasında dolaşıma sokmanın zorluklarını iyi bilen Curtis-Kojakovic ile adını Balkanlar’daki bir nehirden alan Istros Yayınları’nın hikâyesini, Balkan edebiyatlarını, yayıncılık stereotiplerini ve Amerikanlaşan Britanya yayıncılık kültürünü konuştuk.

Londralı bir Britanyalısınız. Balkanlar’a olan ilginiz nereden geliyor? Bir dönem Hırvatistan’da yaşadınız sanırım...

Evet. Ama Balkanlar’a olan ilgim Hırvatistan’dan da öncesine gidiyor. Bosna Savaşı’nda Bosna’dan Slovenya’ya, Ljubljana’ya kaçan mültecilerle çalıştım. Bu bölgedeki insanlarla ilişkim böyle başladı. Sonra da Hırvat bir adamla evlendim. Aslen İngiliz Edebiyatı ve Sanat Tarihi okumuştum.

Yayıncılığa ne zaman başladınız?

Istros’un ilk kitaplarını 2011’de yayımlamaya başladık. Ama o zaman sadece iki başlığımız vardı. Daha sonra maddi destek alıp yayınevini büyütebilmek için Avrupa Birliği’nin “Yaratıcı Avrupa” fonlarına başvurdum. 2012’de bu bursla dört kitap yayımladım. Çoksatar basmıyorsanız, bu iş çoğunlukla fonlarla yürüyor Britanya’da.

Siz hangi fonlardan faydalandınız bugüne kadar?

Bugüne kadar dört ayrı fondan yararladım. İngiltere Sanat Konseyi ve English PEN de desteğini aldığım kurumlar arasında, ama çoğu kitabım Avrupa Birliği’nin edebi çeviri fonlarından faydalanılarak yayımlandı. Avrupa’da hemen hemen tüm yayıncılar bu fonları kullanıyor. Sanırım kısmen Türkiye’de de geçerli. Britanya’da ise Avrupa’ya kıyasla çok daha az kullanılıyor. Çünkü Britanyalılar doküman işi yapmayı sevmiyorlar ve zaten çok çeviri de yayınlamıyorlar.

Balkanlar’ın edebi ve düşünsel ürünlerini niçin Britanya piyasasına taşımak istediniz? Bir Britanyalı olarak Balkan anlatılarında sizi heyecanlandıran ne oldu?

Balkanlar’da vakit geçirirken Balkanlar’ın hikâyelerinden çok etkilendim. Orada bambaşka bir karışım var. Çok fazla kültür iç içe. Hikâye anlatıcılığı için müthiş bir yer. Tarihi çok dolu. Bereketli topraklar. Hırvatistan’da edebiyat çevreleriyle yakınlaştım ve fark ettim ki bu yazarların bir kısmı gerçekten çok iyi, hikâyeler çok iyi ama İngilizcede hiç basılamayacaklar. Ama Hırvatistan, Bosna, Sırbistan’dan yazarlar Avusturya ve Almanya’da yayımlanıyorlar. Otomatik bir ilgi var orada. Ben bir Britanyalı olarak Britanya’da da yayımlanmalarını istedim. Sektörde de boşluk olduğunu düşündüm.

Balkanlar’da edebiyat diyoruz ama, Balkanlar’da üretilen edebiyatta ortak seyreden güçlü paydalar var mı? Yoksa bir kefeye konamayacak kadar geniş tema, tür, dil, yaklaşım skalasından mı söz etmeliyiz?

Şu anda Bosna’dan bir kitap basmak üzereyim. Bir savaş kahramanının doğaya dönüşü, savaşın yaralarını sarmasını konu alıyor. Bu kitaptan yola çıkarak diyorum ki, şiddete verilen cevaplar, alternatifler Balkan edebiyatlarında yoğun görülen bir bakış ve bugün dünyada çok insana değebileceğini düşünüyorum bu temaların. Bosna’daki savaştan öğrenebileceğimiz çok şey var. Bosna Savaşı’ndan bize kalan hikâyeler bugün başka şekillerde yeniden doğuyor. Balkanlar’da edebiyat; anlamak için, barış için duyulan tutkunun ürünleri. Arada kalan, vahşice parçalara ayrılan bir neslin edebiyatını basıyorum ben çoğunlukla. Yugoslavya’da okula gittiler. Savaşa girdiler, ülkeleri dağıldı. Değişik yerlere dağıldılar ve hayatları dağıldı. Kayıp nesil diyebiliriz bu nesle. Yeni anlam arayışı çok yoğun. Komünizmde doğdular ve kapitalizme geçtiler. Sadece Yugoslavya değil, aynı zamanda Romanya için, Bulgaristan için de geçerli bu. Bir sistem altında doğdular ve bir geçiş yaşadılar. Kapitalizm bir tedirginlik hali yaşatıyor onlara, annelerinden farklılar. Komünizmde iş, ev, okul gibi bazı şeyler çok güvenli bir şekilde elinize teslim edilir. Ama kapitalizmde öyle değil. Bunlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Ortak temalar var diyebiliriz, işte bu saydıklarım.

Peki, Avrupalılık kimliğiyle ilgili arada kalmışlık da ortak bir endişe mi?

Evet. Bu da parçalanmışlığın, arada kalmışlığın bir parçası.

Bugüne kadar sadece Balkanlar’dan mı kitaplar bastınız?

Sadece Balkanlar değil ama “Balkanlar’la ilişkili topraklar” diyebiliriz. Portfolyomda altı adet AB Edebiyat Ödülü kazananı var. Balkanlar, Türkiye ve Slovenya’dan kitaplar bastım. Ama bunun dışında eski Yugoslavya ülkeleri Hırvatistan, Sırbistan, Bosna, Karadağ, Makendonya, Romanya, Arnavutluk. Türkiye’den iki kitabımız var: Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi ve Çiler İlhan’ın Sürgün’ü. Türkiyeli bir başka yazar da istiyorum. Ama bu kez roman istiyorum. Bu ikisi de öykü. Bir romanı satmak çok daha kolay. Yunus Emre Enstitüsü’nden de yardım alacağım.

“Britanya zaten çok çeviri de yayınlamıyor” dediniz. Britanya’da yayımlanan kitapların yüzde kaçı çeviri?

Amerika için de, Britanya için de ünlü bir yüzde üç bilgisi vardır. Yıllardır söylenir durur. Son dönemde bu anlamda bilgilerimizi tazeleyen önemli bir araştırma yapıldı. Literature Across Frontiers adlı örgütün yaptığı çalışmaydı bu. Britanya’da yabancı dillerden çevrilen kurmaca eserlerde son dönemlerde, 2012-2015 arasında, bir artış olduğunu ortaya koydu. Ama yüzde dörde çıkmış sadece. Çok küçük bir artış. Yine de, bu da bir şeydir.

Artışın nedenleri nedir sizce?

Benim gözlemlediğime göre sadece çeviri eserler basan yeni, küçük, butik yayınevleri açıldı. Büyük yayınevlerinin yapmadığını bunlar yapıyor, boşluk dolduruyorlar. Çoğunlukla bir iki kişilik yayınevleri bunlar. Literature Across Frontiers gibi, edebiyatın sınırları olmaması için uğraşan pek çok kuruluş da farkındalık uyandırmakta etkili oluyor. Ve elbette Avrupa Birliği’nin lobisi. Sonuçta Avrupa Birliği kültürlerin kaynaşmasını hedefleyen bir yapı ve değişik dillerin birbirine çevrilmesi onların büyük arzusu. Ayrıca Amazon çeviri yayınlar için Amazon Crossing diye bir yayınevi açtı. Edebi yayınlar değil, değişik türler basıyorlar, korku romanları, aşk romanları. Ve istek üzerine basıyorlar, “print on demand” yöntemi ile yani. İngilizcede çeviri edebiyatın en büyük yayınevi oldular bile! Şok edici. Bu da şunu gösteriyor: Çeviri kitapların bir pazarı var. Bu kitaplar insanlara dokunabilirler. Amazon bile bunu yapıyorsa burada bir gelecek var.

Susan Curtis-Kojakovic ile Elif Bereketli

Peki o halde Britanyalı yayıncılar, özellikle de büyük yayıncılar niçin hâlâ çeviri kitaplara direniş gösteriyorlar? Çeviri ve tanıtım ücreti gibi ek masraflar genellikle bir neden olarak gösteriliyor. Buna ne dersiniz?

Para asla bir mesele olamaz. Çünkü çok fazla fon var bu konuda alınabilecek.

O halde neden direniş var? Britanyalı okurların çeviri kitaplara ilgi göstermeyeceğini mi düşünüyorlar?

Evet, böyle düşündükleri doğru. Yayıncılar, kitapçılar adeta kapı bekçisi gibi iş görüyorlar. Britanyalı okur bunlarla ilgilenmez deyip sizi reddediyorlar, ama gerçekten ilgilenmez mi Britanyalı okur? Gerçekten ilgilenmeyen kim acaba? Bu bir algı meselesi mi? Yoksa gerçekten ilgilenmezler mi? Emin değilim. Britanya yayıncılığında pazarlama ve reklam ile yürür işler. Eğer daha çok kişi çeviri edebiyat hakkında bilgilendirilerse, başka kültürlerin edebiyatları gözlerine sokulursa, daha çok kişi ilgilenecek bu işle. Bu bir yumurta-tavuk meselesi: Çeviri edebiyat küçük, bağımsız yayıncılara bırakılıyor. E, bizlerde de metroya poster asacak ya da TV’ye yazarımızı çıkaracak para yok. Yani tanıtım gücümüz yok. Böylece de okur satın almıyor ve “Bu kitapların satışı düşük” deniyor. Hangisi hangisine neden oluyor acaba?

Neden böyle davranıyor yayıncılık piyasası peki? Kolaycılık mı?

Güvenli sularda yüzmek istiyorlar. Risk almıyorlar. Garantili bir şey basarlarsa başarılı olacaklarını biliyorlar. Hiç kimsenin bilmediği bir ismi basmak tehlikeli. Onlar işin ticaretine bakıyor, edebiyata odaklanmıyorlar. Risk almıyorlar.

Tabii kapitalist dilde risk aynı zamanda fırsat da demek... Niçin böyle bakmıyorlar?

Tabii ki fırsat demek! Bu nokta önemli. Stieg Larsson mesela. MacLehose risk alabilen bir yayınevi. Risk aldı ve gördüğü açığı doldurdu. Risk, fırsat oldu. Çok büyük, çok parçalı yayınevleri var. Büyük şeytanlar diyorum ben onlara. Eminim orada çalışan bir sürü vizyon sahibi insan var. Ama sistemi aşıp vizyonunuzu kabul ettirebilmek zor olsa gerek...

“Büyük yayıncılar sorunun temeli” diyebilir miyiz bu durumda?

Evet, sanırım öyle. Kabul etmek lazım ki, fonlar çok kolay değil. Başvurular vakit alıyor. İnsanların bu işe vakit ayırması gerekiyor. Bir başvuru bir hafta sürüyor. Eğer büyük bir yayıncıysan onun yerine, “bütün bu işlemlere mi katlansam yoksa hazırdaki şu kitabı mı bassam” diye düşünüyor ve kolaycılığa kaçıyorsun. Ayrıca çok insan İngilizce yazıyor. Güney Afrika’dan, Hindistan’dan, Sri Lanka’dan... Böylece Britanyalı yayıncılarda ve okurlarda “Biz zaten dünyayı okuyoruz” hissiyatı oluyor. “Aaa, bizim uluslararası edebiyatımız var ama!” diyorlar. Skalalarına o renkten bir adet numune katmak yetiyor onlara.

Diaspora yazarları da nesiller önce geldikleri kültürlerin temsilcileri olarak görülüyor, değil mi? Zadie Smith mesela?

Evet, öyleleri var. Tabii ki kimlik perspektifinden yanlış bir temsil. Ama, varsayalım Hindistan’da da İngilizce yazan isimler var. İngilizceleri çok iyi. Türkiye’den de böyle isimler var. İngilizce yazmak onların Britanya yayın piyasasına sirayet etmesinde avantaj sağlıyor. Ama varsayalım bir Bulgar yazarın böyle bir durumu olması çok zor. İngilizceleri o kadar iyi olamıyor çoğunlukla. Onlarınki çevrilmek zorunda. Çeviri olunca da çetrefil bir yolculuk oluyor. Britanyalı yayıncılar diğer toprakların edebi ürünlerini ya da edebi ödüllerini iyi bir edebi gösterge olarak göremiyorlar. İngilizce yazılmadığı sürece pek ilgi göstermiyorlar.

İçten içe kendilerini diğerlerinden daha iyi görme hali gibi bir şey mi bu?

Eminim böyle bir tarafı vardır. Bir yandan da çok küçük şeylerle uğraşmanın önemsiz olduğunu da düşünüyor olabilirler. Ama dediğinizi anlıyorum ve dışarıdan gerçekten kibirli görünen bir tarafı var. Ben “Bükreş’le ilgili şöyle bir kitap var” diyorum, varsayalım... Suratıma garip garip bakıyorlar. Açıkçası ben Bükreş’i anlatan bir kitabın Britanya’da basılmasının Milwaukee’yi anlatan bir kitabın basılmasından neden daha garip olduğunu anlamıyorum. Daha çok bağlantımız var Bükreş’le, ama neden bunu anlayamıyorlar? Bükreş bir Avrupa şehri, oraya gidiyorum, gidebilirim, oradan insanlarla tanışabilirim. Ama Milwaukee için çok daha az mümkün bu durum. Yine de Milwaukee’ye dair bir roman olduğunda onu daha iyi anlayabileceğimize dair otomatik bir inanç oluyor. İyi de, neden?

Bu, Britanya’da yaşanan kimlik meselelerinin, “Avrupalı mıyız, yoksa kendimize mi özgüyüz” sorularının bir yansıması olsa gerek?

Evet, öyle. Ben Avrupalı hissediyorum, zaten o yüzden bu işi yapıyorum. Avrupalılık kültürlerin değişimini destekleyen, ortaklıklara odaklanan bir kimlik. Ama çoğu zengin Britanyalı aynı fikirde değil. Amerikan kültürü çok baskın. TV programları, kitaplar, kültür... Çok Amerikalılaşmış.

Bu söyledikleriniz Britanyalıların neden çeviri edebiyat yayınlamakla ilgilenmediğini açıklıyor olabilir mi? “Amerikalılaşmaya dünden razı olan” kültürel kapital değişik kültürlerin, özellikle de Avrupa kültürlerinin ülkelerinde gerçekten iyi temsil edilmesini o kadar da umursamasa gerek...

Bana sorarsanız biz Avrupalıyız ve tarihimiz, kültürümüz buralı. Ama garip olan şu ki herhangi bir kitabevine bakın, kitapların yüzde ellisinden fazlası Amerikalı. Dediğinizle şu noktada örtüşebilir: Avrupa Birliği global kültürün Amerikalılaşmasına karşı bir savaş veriyor, edebi çevirilere destek veriyor. Bu durumda Avrupalı olmak, evet bir noktada daha çok çeviri edebiyat yayınlamayı gerektirebilir.

O zaman Britanya’daki Avrupa Birliği’nden çıkma tartışmaları, öyle görünmese de, şu an sektörünüzü birebir etkiliyor bir yandan da?

Belki de... Ben Londralıyım ve Londra’nın çokkültürlü bir tavrı var genel olarak. Bu sebeple ben Londra’nın çoğunun AB’de kalmak için oy kullanacağını düşünüyorum. Tabii oradaki bankacılardan ve geleneksel, beyaz yakalı tiplerden bahsetmiyorum. Öte yandan kırsal kesimlerde yaşayan, değişik kültürlerle pek kaynaşmayan insanlar AB karşıtı propagandadan çok etkileniyor.

Genellikle göç meselesi ve entegrasyon konuları üzerinden şekilleniyor değil mi bu argümanlar?

Göç, listelerinde üst sırada. Üstelik burada Ortadoğu göçü değil tartışmanın odağı; Britanya’nın Balkanlaşması problemi olarak görüyorlar göç meselesini. AB’nin son genişleme dalgasından sonra İngiltere’ye göçen Orta ve Doğu Avrupalıları tehdit olarak görüyorlar. Bu anlamda ben pek iyi bir konumda değilim. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, onlar böyle hissediyorlar. Bu korkuların mutlaka ciddi şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Britanya AB’den çıkarsa öngörülemez yansımaları, sonuçları olur diye tahmin ediyorum sektörümüze ve benim işime. Şu anda durum yarı yarıya. Umarım İskoçya meselesi gibi olur ve sonunda AB’de kalırız.

Britanya yayın piyasasında değişik coğrafyalardan gelen yazarlara farklı yaklaşımlar oluyordur eminim. Piyasanın Türkiye’den gelen yazarlara, Balkanlar’dan gelen yazarlara kıyasla nasıl yaklaştığını düşünüyorsunuz?

Ben Türkiyelilere özeniyorum hep. İnsanların Türkiye’ye dair bir algısı var en azından. Türkiye haberlerde. Kadim bir kültür olarak görülüyor. Az çok da olsa tarihine dair bir bilgileri var. Ama Sırbistan ya da Hırvatistan bu durumda bile değil. Savaş ve komünist geçmiş dışında hiçbir şey bilinmiyor haklarında. Stereotipleştirme bile tam yapılamıyor. Türkiye için ise, dediğim gibi, bir şeyler bekliyorlar. Belki bu beklentileri stereotip olarak niteleyebiliriz tabii, ama yine de ortada bir şeyler var. Özellikle şimdilerde İslam fikri çok kafalarını kurcalıyor. Türkiye edebiyatı için gerçek şans bu. Ayrıca kurmaca dışı ürünler için de. Türkiye pek çok konunun ortasında. “Türkler Müslüman ama terörist değil” gibi bir algı var. O anlamda Batı’ya anlatabileceği çok hikâye var. Türkiyeliler için doğru zaman bu.

Balkanlar’dan “savaş ve kimlik bunalımları,” Türkiye’den “Müslüman kimlikler ya da Doğu-Batı çekişmesi” gibi konular bekleyen yayıncılık stereotipleri (ister Türkiye için olduğu gibi- oturmuş olsun, ister Balkanlar için olduğu gibi- varla yok arası olsunyazarları nasıl etkiliyor sizce? Sınırlandırıyor mu, yoksa önlerine popülizme oynayabilecekleri bir kapı mı açıyor?

Mesela benim yazarlarımın sürekli birbiriyle kavgalı olacağını düşünüyorlar. Bu aklıma gelen ilk stereotip oldu. Onlar için bu hem kısıtlayıcı hem de sinir bozucu olmalı, bu şekilde kötü bir biçimde etiketlenmek. Ayrıca kitaplarının karanlık olması bekleniyor. Bir yandan da gerçekten öyle. Balkanlar’da kara mizah anlayışı çok yaygın. Bireyin topluma karşı duruşu, bireyin kadere karşı koyuşu gibi hep bireyin kendinden çok büyük bir şeye karşı duruşu var. Gerçekten savaş öyle ya da böyle var... Bu da bir tavuk-yumurta meselesi. Çözmek zor.

Balkanlar’da bir yazar olmak ile yayın piyasasının çok daha gelişmiş olduğu yerlerde, örneğin Britanya piyasasında yazar olmak arasında sektörel olarak nasıl bir fark var sizce?

İnsanları yayınlarımı okumaları için ikna ettiğimde, çoğunlukla çok şaşırıyorlar. Genellikle “Bu yepyeni bir şey, çok iyi gelen bir hissi var” diyorlar. Ama benim yazarlarım ancak 500 kopya basılabiliyor, ülkelerinde yayıncılık piyasası çok küçük. Yazarak para kazanamıyorlar. Hepsi gazeteci, reklamcı... Dolayısıyla gerçekten yazmak istedikleri için yazıyorlar. Tutkuyla. Yaptıklarına inanıyorlar. Anglosakson pazarında çoğu insan, yayıncıları şu şu konularda yaz dediği için ya da şu ya da bu konu daha çok satacağı için yazıyor. Balkanlar’da insanlar bu baskı altında değil. Çünkü zaten kazanamayacaklar. O yüzden sadece hissettikleri konularda yazıyorlar. Yazıda da bu ortaya çıkıyor. Okuyunca insanlar “uzun süredir böyle bir şey okumamıştım” diyorlar.

Britanya’nın çeviri kitapları yayınlamakta ne kadar isteksiz olduğunu konuştuk. Türkiye’de ise çeviri kitap oranları yüksek. Ancak bu yükseklik çoğunlukla Batı Avrupa ve ABD edebiyatından çevrilen eserlerden oluşuyor. Bu bağlamda Türkiye’nin de Balkan edebiyatına karşı duyarsız olduğunu düşünüyor musunuz?

Çok iyi bildiğim söylenemez. Ama gözlemim şu ki, daha çok olmalı. Benim Türkiye pazarına verdiğim iki kitabım var, Kalem Ajans aracılığıyla. Tesadüfen Karadağ’ın güneyinde küçük bir kasabada geçiyor ikisi de. Açıkçası ben Britanya dışındaki pazarlarda da Balkan edebiyatının yayılması için rolümü çok önemsiyorum. Sonuçta, bu tartışmalı bir kavram biliyorum ama, Balkan dilleri İngilizceye göre küçük diller. Dünyanın dört bir yanındaki pek çok yayıncı bizim çevirilerimizden ulaşabiliyor bu kitaplara. Biz arada köprü oluyoruz. Mesela bu şekilde birkaç yazarın Mısır ve Etiyopya’da yayımlanmasına vesile oldum.

Dünyada Balkan edebiyatının, düşünce dünyasının en büyük isimleri kimler olarak biliniyor?

Žižek var, tabii ki. Kurmacada Hırvatistan’dan Dubravka Ugrešić var. O epeyce biliniyor. Hatta kısa süre önce Neustadt Edebiyat Ödülü’nü aldı. Romanyalı Mircea Cărtărescu aynı şekilde.

Kaplanın Karısı ile Téa Obreht de epey sansasyon yaratmıştı, değil mi?

Evet ama o yarı Amerikalı, İngilizce yazıyor. O kombinasyon zaman zaman işe yarayabiliyor hakikaten de!

Britanya’da sektörün refleksi, bir yabancı yazar tuttuğunda, ona benzer başka yazarlar yakalamak yerine bu tutan yazarı parlatıp karalamalarını bile basmak gibi bir yaklaşım oluyor değil mi? Mesela, Türkiye’de Orhan Pamuk veya Elif Şafak’ın verdiği edebi tadı verebilecek nice yazar var ama onların kitaplarını basmak yerine Şafak ve Pamuk’un her şeyini basmayı tercih ediyorlar.

Evet, elbette. Žižek’in arkadaşlarının da eminim söyleyecek önemli şeyleri vardır. Ama Žižek karalama olsa yayımlanıyor. Yine de bu noktada Žižek’in arkadaşlarının promosyonunu yapmak konusunda cömert davrandığını söylemek zorundayız. Bunu herkesin yapması lazım. Ben hep bunun hayalini kurmuşumdur. Ünlü bir yazar, ününü bir başka yazarı desteklemek için kullanacak, birlikte etkinliklere çıkacaklar vesaire... Ama elbette uygulamada ne kadar zorluk çıkacağını biliyorum.

 

Fotoğraflar: Sinem Babul