Ölümü görmek için yaşayan kadın: Şukûfe Nihal

Türkiye’de, özellikle içinden geçtiğimiz zamanlarda ve özellikle kadınlar ekseninde, Şukûfe Nihal’in eserlerinin mühim bir çıkış noktası oluşturacağını düşünüyorum...


@e-posta
Her Şey, 07 Aralık 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Okuma serüveni boyunca bir yazara ya da bir esere hayatımızın gidişatına, ruh hâlimize, ilgilendiğimiz işlere ve yaşlanmamıza bağlı olarak tekrar tekrar dönebiliriz. Bireysel klasiklerimiz olan kitapların yazarlarının (burada çoktan ölmüş yazarlardan bahsediyorum) yeni metinleri keşfedildikçe, metin bilmediğimiz bir dildeyse sabırsızlıkla çevrilmesini bekler ya da işini bilen kişilerce derlenip toparlanmasını iple çekeriz. Sürekli dolaşımda olan uzun-satar (longseller) kitapların yazarları böyledir sadık okurları için: Hemingway, Fitzgerald, Balzac, Tolkien vb. Bir de, zamanın basılmış, okunmuş, döneminde takdir görmüş fakat son kırk elli yıldır esamisi okunmayan yahut salt akademik tezlerde ve çalışmalarda kalan yazarların metinleri vardır. Tefrikalarda, eski harfli basımlarıyla çürümeye terk edildikleri sahaflarda ya da diliçi çevirileri ve yeni basımları yapılsa dahi kimi zaman varislerinden kaynaklanan sorunlardan, kimi zamansa sükût suikastı sebebiyle, yalnızca “meraklısının” kütüphanesinde bulunan yazarların kitaplarıdır bunlar. Özel bir araştırma şeklinde akademide derece almak dışında, günlük okuma döngüsünde yer bulamayan metinlerin özellikle son birkaç yıldır tefrika hâllerinden toparlanıp diliçi çevirilerinin yapılmasıyla, arşivlerde kalmış yazıların derlenmesiyle kitap hâline getirildiğini görmek oldukça sevindirici. Suat Derviş külliyatının toparlanması ya da Recaizade Mehmet Celâl’in Hayal-i Celâl’inin yayımlanması akla ilk gelen işlerden. Bense burada, yukarıda bahsettiklerimden sükût suikastına uğramış olanların birinden, Şukûfe Nihal’den ve onun ilk metinlerinden bahsedeceğim.

Dönemin kadınlarının ortaklıkları oldukça fazla: Şukûfe Nihal de Suat Derviş gibi Osmanlı soylusu bir ailede, Yeniköy’de bir yalıda, ileri görüşlü bir babanın kızı olarak doğmuş. Hikâyesinin bundan sonraki kısmı ise yine dönemdaşlarıyla ortaklıklar içerse de birtakım trajik olarak nitelendirilebilecek vukuatla farklılaşıyor. Hatıratını, mektuplarını ya da kişisel evrakını ardında bırakmadığı için yahut bırakmış olsa dahi bunlar muhtemelen varisleri tarafından saklandığı için ona dair bilgilere hep ikincil kaynaklardan ulaşabiliyoruz. İsmet Kür, Adile Ayda, Neriman Malkoç Öztürkmen ve Halide Nusret Zorlutuna’nın tanıklıkları ve anıları olmasa, onun eserlerini anlamlandırmakta oldukça sıkıntı çekebilirdik. Şukûfe Nihal’in hayat öyküsünü olduğu gibi anlatacak değilim, sadece onu ilk metinlerinin inşa sürecine taşıyan ve bugün en azından adını bilmemizi gerektiren birkaç mühim işinden ve duruşundan bahsederek “başlangıç” yapmak istiyorum.

8 numaralı öğrenci

Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçen çocukluk, Fransızca, Arapça, Farsça eğitimi ama en önemlisi babası Ahmet Bey’in II. Meşrutiyet öncesinden süregelen, ekseni fikri tartışmalar olan dost meclisleri… Entelektüel altyapısını özellikle bu meclislerde kuran Şukûfe Nihal, İstanbul’da açılan (12 Eylül 1914) İnas Darülfünunu’nun sınavlarına girer ve kazanır. Burada 16 yaş civarındadır. Fakat bu esnada babasının tayini Şam’a çıktığından ve Ahmet Bey ailesini Şam’a sürüklemeyi istemediğinden İstanbul’da kalması zorunlu hâle gelir, evlendirilir. İnas Darülfünunu ise evli bir öğrenciyi kabul etmeyeceğini kesinlikle belirtir. Hâlbuki bu sınavı kazanmış genç kadın, henüz 13 yaşındayken Mehasin Dergisi’nde kadınların eğitiminin önemini savunan “İnas Mektepleri Hakkında” makalesini yazmış özgürlükçü bir bireydir ve eğitim yahut sanat olmadan yaşamak onun için ölümle eşdeğerdir. İşte, sadece İnas Darülfünunu’na gitmek için yaptıklarından dolayı Şukûfe Nihal parlak ve koskoca bir figür olmalıdır toplumumuzda çünkü o okula gidebilmek için ne yapmış ne etmiş, oğlu doğduktan iki sene sonra kocasını boşamış ve okula kaydını yaptırmıştır. Hülya Argunşah’ın Neriman Malkoç Öztürkmen’den aktardığı Şukûfe Nihal’in mülakatına baktığımızda ise bu genç kadının öğrenme ve sanatla çevrili olma ihtirasının ne kadar şiddetli olduğunu görebiliriz. İntiharı denemiştir Şukûfe Nihal okula gidebilmek için ve bunu şöyle aktarır: “‘En büyük idealim sanat havası içinde yaşamak, kültürümü genişletmek ve bir sanatkâr olmaktı. Ne yapayım ki beni çok erken evlendirdiler. Buna mâni olmak için intihara bile teşebbüs ettim.’ Bu esnada hassas şairemiz Şukûfe Nihal Hanım bileğini uzattı. ‘Bakınız,’ dedi, jiletle kesmiş olduğu damarların bilekteki izini gösterdi. Bir an şaşırdım ve ancak o zaman sanatkârımızın okuma ve sanat aşkının ne kadar kuvvetli olduğunu anladım.” Sonuç: Şukûfe Nihal Hanımefendi, 4 Kasım 1916’da İnsas Darülfünunu’na kaydını yaptırır. Okulun 8 numaralı öğrencisidir.

Kitabiyat, edebiyat, tarih-i umumi, tarih-i Osmani, coğrafya, felsefe, fenn-i terbiye derslerinin sadece coğrafyası 9 olmak üzere, diğer derslerden 10 puan alarak 1. sınıfı, iktisat 8 olmak üzere yine diğer derslerden 10 alarak 2. sınıfı bitirmiştir (3. sınıf notlarına arşivden ulaşılamamıştır). Nihayetinde, 1919 gibi mühim bir yılda, İnas Darülfünunu’ndan mezun olan ilk kadın olmuştur.

Sonrasında bolca yazı, şiir, Nezihe Muhittin ve Ulviye Mevlan’la geçen mücadele dönemi, Kadınlar Halk Fırkası, Sultanahmet Meydanı’nda 30 Mayıs 1919’da yaptığı mücadele konuşması, öğretmenlik yılları, kısıtlı bütçesine rağmen evinde düzenlediği sohbet geceleri var. Aynı zamanda ikinci evliliği, bu evlilikten doğan kızı da var. Fakat biz bir an önce onun ilk metinlerine ilerlemek için zamanı biraz bükeceğiz.

Yakut Kayalar ve Renksiz Istıraplar

Bir Cumhuriyet Kadını Şükûfe Nihal, Hülya Argunşah, Akçağ YayınlarıBir yazar kadınsa ve gönül ilişkileri mevzubahisse bunun yıllarca hunharca zevk alınarak konuşulması, o yazarın bu aşklarla tanımlanmaya çalışılması çok yabancı olduğumuz bir şey değil. “Nâzım’ın ilk aşkı” ya da “İkinci Yeni’nin gelini” tanımlamalarından sıkılanları biraz da ben sıkayım: Şukûfe Nihal’i de çokça “Nâzım’ın aşkı” ama daha ötesinde “Faruk Nafiz’in ölümsüz aşkı” olarak tanımlayan birçok ifadeye rastlamamız, küçük bir araştırma çerçevesinde en çabuk gerçekleşecek şey sanırım. Ne bu tanımlamalarla ne de Şukûfe Nihal’in taliplerine verdiği cevaplarla ilgileniyorum. Burada üzerinde durulması gereken isim Osman Fahri.

Yazarların ilk anlatıları genellikle kendi içlerine dönük dinamiklerle örülürken, birebir tanıklıklarla, deneyimlerle, anılarla beslenir. Şukûfe Nihal için de süreç benzer bir biçimde başlasa da o, ilk metinlerindeki izlekleri son eserlerine dek taşıyacak, yani bir şekilde hep kendi içine bakacaktır. Bunun sebebinin Osman Fahri olduğunu düşünmek için birçok sebep olmakla beraber, İnci Enginün de gerek Şukûfe Nihal’in gerekse Osman Fahri’nin eserlerine dair yaptığı saptamalarda bu önermeyi sunar. Şukûfe Nihal’in ilk eşi olan Mithat Sadullah’ın çok yakın arkadaşıdır Osman Fahri. Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuş ve Şukûfe Nihal’e aruz dersleri vermiştir. Bundan sonrasını romantize etmekten ziyade metne yansıyanların nesnel ışığında gitmek daha sahih olacaktır zira Osman Fahri ile bir araya gelemeyecekleri aşikâr olduğundan, gönül yakınlıkları “imkânsız”a evrilecektir; toplum kuralları sebebiyle o esnada kocasından ayrılıp kendisiyle beraber olamayacağı için Şukûfe Nihal’den uzaklara kaçmak üzere Anadolu’ya giden Osman Fahri, hezeyanlar içinde intihar girişiminde bulunacak ve kafasındaki kurşunla hayatta kalıp tedavi için İstanbul’a getirilecektir. Burada cinnet getirerek öldüğünde sadece 30 yaşındadır, sene 1920’dir, Şukûfe Nihal eşinden çoktan boşanmış ve diplomasını eline almıştır.

Bu travma, Şukûfe Nihal’in ilk romanı Renksiz Istırab (1926) ve ikinci romanı Yakut Kayalar’ın (1931) belkemiğidir diyebiliriz (Elbette yazarın şiirleri de var bu zaman aralığında ve onlarda da aynı travmalar mevcut, fakat biz burada sadece romanları incelememize dâhil ediyoruz).

19. yüzyıl sonralarına yazın hayatına dâhil olan kadınlar için çıkış noktası “ev içleri”ydi. Konaklardan henüz çıkamamış, haremlikle selamlığın arasından kalkan duvarları yeni yeni idrak eden kadınların yazdığı ilk metinlere baktığımızda, türlerinin “gotik” yahut “hissi roman” başlıkları altında toplandığını görürüz. Ev içlerini, ikili ilişkileri, “bakın erkekler bizlere bunları yapıyor” diyemeyişlerini ve en önemlisi de o maruz kalınan dehşeti gotik yahut içe dönük bir anlatıdan başka nasıl bir tür daha iyi ifade edebilirdi, bilemiyorum. Şunu hep söyleyeceğim: Devamında toplumcu gerçekçiliğin sol gelenek içinde sahiplenilmesi, büyülü gerçekçi, gotik, korku türlerinde yazmakta ısrar eden kadınların görmezden gelinmesine ve devamında belli başlı edebî türlerin dışlanmasına sebep olacaktır. Toplumcu gerçekçi çizgide yazmayan kadınların görmezden gelinmesi bugünkü kanonun da formunu özetler ve sükût suikastının can damarını oluşturur.

İşte tam da bu şekilde çıkmış iki romandır Renksiz Istırab ve Yakut Kayalar. İlkinde baş karakter Handan, içindeki ümitsiz aşka dair bir anlatı sunar. Burada üstkurmaca tekniğini farkına varmadan kullanmış olabilir Şukûfe Nihal zira romanın birinci bölümü Handan’ın “Renksiz Istırab” adını verdiği hikâyesinden, ikinci bölümü ise anlatıcı Selma’nın tanıklığından mürekkeptir. Handan karşılık alamadığı aşkı Sahir’in renksiz gözlerine dair tutkusunu anlatır, mektup tekniğini kullanarak okuru iç dünyasına dâhil eder. Hezeyanlarla yolladığı mektuplarla bir gün çıkagelen Sahir’le aşk yaşamaya koyulan Handan, aniden mektupların iade olmasıyla umutsuzluğa düşer. Aşkına karşılık yoktur aslında. O hâlde onun çaresi ölüm olacaktır. Anlatıcı Selma’dan ise Handan’ın üç yıl süren bu aşk açısına dayanamayan kalbinin en sonunda durduğunu öğreniriz. Yakut Kayalar ise bana göre daha ayakları basan bir anlatı çünkü anlatı burada sırtını tekinsizliğe dayamış durumda. Yakut Kayalar için gotik türünde bir roman diyemesek de yer yer rastladığımız ögeler onun ağır, kara atmosferini güçlendiriyor ve bahsettiğim tekinsizlik hissini arttırıyor.

“Üç sene daha geçti. Gece yarısı, bu ses nereden geliyor? Beni rüyalarımdan uyandıran ağır, içli fakat mağrur bir viyolonsel sesi… Kalbimi yerinden kopardı, yarı belime kadar pencereden sarktım, fakat, ben rüya mı gördüm, ne ses ne bir şey! Rüyaların bu kadar hakikate yakın sesi olur mu?” (s.9)

Ya da,

“Ben onun ölümünü görmek için yaşadım.” (s.17)

Yoğun ölüm metaforlarıyla örülü bir anlatı Yakut Kayalar. Yine zorlayıcı bir aşk, zorla evlendirilen kültürlü genç kadın ve tıpkı Osman Fahri gibi sevgiliden uzağa kendini savuran şair-ressam bir adam… Anlatıcı sesi, yazarın sesiyle öyle fazla karışıyor ki, Enginün’ün tespitine katılmadan edemiyorum çünkü gerçek hayatta olduğu gibi burada da uzaktaki adam kendini vuruyor, İstanbul’a getiriliyor ve hezeyanlar, çığlıklar içinde ölüyor. Anlatıcı ise donuk, sessiz. Hislerini kaybetmiş, bir “ölü” gibi.

Bu iki romandaki “iç”ini son yazdıklarına kadar taşıyan bir kadın Şukûfe Nihal. Romanlar hakkında daha fazla ayrıntı vermek istemeyişimin nedenini ise biraz sonra ifade edeceğim.

Yalnızlık ya da yalın bırakılmışlık

Şukûfe Nihal“Etrafımda sanat ve edebiyat bahisleri edilmezse, fikir münakaşaları yapılmazsa, beynimin uyuştuğunu hissediyorum” diyen bir sanat insanının şu satırları yazmasının arkasında neler olabilir?

“Gitgide bütün kabiliyetimi kaybediyorum, manen, maddeten. Bunun için kusura bakma. Perişan hâldeyim. Yazamadığım için, mektubun karşılığı bu kadar gecikti. Sabahtan akşama kadar arkaüstü, ıstıraplarımın durmasını bekliyorum. Arkaüstü yatarak. Durduğu zaman da acıklı bir sükûna bürünüyorum. Kımıldamaya takatim yok. Kendimi toparlayıp her şeye rağmen toplu bir kitap yazmaya gayret edeceğim. Ondan sonra her şey bitebilir. Zararı yok. Fakat eserlerim derlenip toparlanmalı.” (Halide Nusret’e mektup, Şubat 1967)

Şukûfe Nihal tarif ettiği biçimde yatıyordur çünkü bundan beş sene evvel Kadıköy’de karşıdan karşıya geçerken kaza geçirmiş, sayısız ameliyattan sonra sol ayağı diğerinden dört cm. kısa ve çarpık kalmıştır. Güzelliğiyle de pek bir itibar gören bu kadın zaten 1940’lardan sonra hemen hemen köşesine çekilmiş durumdayken, bu kusuruyla sokağa çıkmak istememiş, koltuk değneği ile görünmeyi reddetmiş, hatta ev içinde bile topallaması belli olmasın diye yataktan çıkmamaya başlamış. Sonra Bakırköy’de tanıdıkların huzurevine alınmış, Halide Nusret’in aktardığına göre, hasretle “evim, odam, kitaplarım” diye tutturmuş ve ne kadar acıdır ki, Bakırköy uzak diye dostlarının onu ziyaret etmediği avuntusuna tutunmuş. Hâlbuki oğlu Necdet bile onu ziyaret etmiyormuş (Kızı Günay ise o huzurevindeyken ve aklî dengesinin yerinde olmadığı düşünüldüğü zamanlarda vefat ettiğinden, ölüm haberini tam algıladığından emin değil tanıklar).

Aile içi ilişki dinamiklerine dair bugünden ve bu yerden çıkıp ahkâm kesmeyi doğru bulmuyorum. 1983’te vefat etmiş oğlunun ona mezar yaptırmayışına da bu sebeple bir şey söyleyemem. Fakat şunu anlamıyorum: Şukûfe Nihal gibi güçlü, zeki, öncü ve cesur bir kadının huzurevine giderken beraberinde götürdüğü tahta bavulun içindekiler belki hiç yayımlanmayabilir ama mevcut durumda yayımlanmış eserlerinin yeni baskılarının yapılmasına izin vermemek, o yazarın anısına saygısızlık etmek değil midir? Şu anda varisleri torunları mıdır yoksa başka bir uzak akrabası mıdır, bunu da bilmiyorum; bildiğim şey 2002’de tekrar basılan Yalnız Dönüyorum’dan sonra varisin/varislerin yayıneviyle davalık olduğu ve eserlerin yeniden basılmasını istemedikleri. Yaprak Zihnioğlu’nun derlediği toplu eserleri ise sahaflarda bile bulunmuyor.

Türkiye’de, özellikle içinden geçtiğimiz zamanlarda ve özellikle kadınlar ekseninde, Şukûfe Nihal’in eserlerinin (ilk romanlarının, ilk yazılarının ve ilk şiirlerinin) mühim bir çıkış noktası oluşturacağını düşünüyorum. Kendi döneminde “nasıl” durarak ve “nasıl” direnerek kadınları “ev içleri”nden sokaklara çıkaranlardan biri olduğu için değil yalnızca, aynı zamanda bizlerin de dâhil olduğumuz feminizmler içinde “nerede” hangi aşamalardan geçerek durduğumuzu anlamak için.

Eserlerinin toplanmasını, yeniden basılmasını açık açık dostuna aktaran bir yazarın bu sözleri vasiyet niteliği taşımaz mı? Peki, bu yazı Şukûfe Nihal’i tanımaya, anlamaya ve en önemlisi okumaya bir “başlangıç” olamaz mı?

Kaynakça:
Ayda, Adile.  Böyle İdiler Yaşarken. Ankara. 1984
Argunşah, Hülya. Bir Cumhuriyet Kadını Şukûfe Nihal. Ankara: Akçağ Yayınları. 2002.
Engigün, İnci. Türk Kadın Romancıları. Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları. İstanbul: Dergâh Yayınları. 1983.
Kür, İsmet. Yarısı Roman. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 1995.
Şukûfe Nihal. Yakut Kayalar. İstanbul: Cumhuriyet Matbaası. 1931.
Şukûfe Nihal. Renksiz Istırab. İstanbul: Akşam Matbaası. 1926.