Steinbeck ve biz sıradan insanların hikâyeleri

John Steinbeck kesinlikle kazanamayacağınız zamanlarda yenilmemek için okunacak bir yazar. Hayatın trajik yanı ağır bastığında, Steinbeck gibi trajik olandaki o komiği görebilmek lazım...


@e-posta
Dosya, 20 Aralık 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Eylül ve ekim aylarını yeniden ve yeniden Hemingway okuyarak geçirdikten sonra, editörümün yazdığı bir e-posta ile yolumun Steinbeck’e düşmesi kaderin anlam veremediğim oyunlarından biri olsa gerek. O mektubunda editörüm “Steinbeck’le aran nasıl” diye soruyordu. Hiç düşünmeden cevabımı yazdım: Steinbeck’i severim! Ama sonra düşündüm, en son ne zaman Steinbeck okumuştum ki?

Ben de Türkiyeli ortalama her okur gibi, Gazap Üzümleri ile Fareler ve İnsanlar’ı lisede okumuştum. Sonra hiç âdetim olmadığı hâlde, üniversitede yeni araştırma görevlisi olduğum günlerde bir kız arkadaşımın kütüphanesinden ödünç alıp İnci’yi okumuştum. Üzerinden neredeyse çeyrek asırdan fazla geçtiği hâlde, her üç kitaptan da çarpıcı sahneler hatırlıyordum. Dahası mecburen verdiğim “Kent Sosyolojisi” derslerinde tarım ekonomisinin dönüşümünden bahsederken, mutlaka Gazap Üzümleri’ni anlatırdım. Evet, Steinbeck’i seviyordum; hatta Steinbeck’i sevmemek mümkün değildi.

Ama yine yıllar evvel Jack London hakkında bir yazı yazarken kendime açıklamakta güçlük çektiğim gibi bir durum vardı. Neden London, Steinbeck ve Hemingway gibi yazarları genç yaşlarda okuyup sonra unutuyorduk? Meselâ sevdiğimiz yazarları sayarken, neden onların isimlerini hiç zikretmiyorduk? İki aydır akşam sabah Hemingway okuduğumu söylediğimde insanlar, bir ergenin okuması gereken şeyleri okumayı kazık kadar bir adama yakıştıramadıkları için mi bana bıyık altından gülüyorlardı? Eğer öyleyse, bir kez daha Steinbeck okumaya değer demekti. Ben de geçen ay fırsat buldukça art arda Steinbeck okudum: Kısa Süren Saltanat, Al Midilli, Yukarı Mahalle, Sardalye Sokağı, Tatlı Perşembe ve Bir Savaş Vardı.

Yazımı yazmak için bilgisayarın başına geçtiğimde, artık Steinbeck’i sevdiğimden kesinlikle eminim. Sadece tek bir sorunum var. Onda da Steinbeck’in bir günahı yok. Şimdi düşünüyorum da Steinbeck’in estetik açıdan en büyük talihsizliği, Hemingway’in çağdaşı olmaktı. Bunu benim için bu kadar görünür kılansa iki aylık Hemingway etüdümün üstüne Steinbeck hatmetmemdi. Nereden bakarsan bak, Steinbeck için büyük talihsizlik! O kadar ki, bir ara ciddi ciddi benden beklenen yazı yerine “Hemingway mi Steinbeck mi” diye bir yazı yazmayı bile düşündüm. Ama o başka zamana kalsın, bugünkü dersimiz Steinbeck.

Baba tarafından Alman, anne tarafındansa İrlanda asıllı olan John Ernst Steinbeck, 27 Şubat 1902’de Kaliforniya’nın Salinas şehrinde doğdu. 1920-1926 arasında aralıklı olarak Stanford Üniversitesi’ne devam etti ama mezun olamadı. O yıllarda biyolojiye merak sardı ve denizaltı bitkileri ile hayvanları hakkında çok geniş bilgi edindi; ki bu da Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954) romanlarındaki Western Biyoloji Laboratuvarı’ndaki Doc karakteriyle ilgili bayağı bir ipucu verir.

Üniversiteyi bitiremeyince, pek çok işte talihini denedi. Bu dönemde kısa bir süre New York gazetelerinden birinde muhabirlik yapsa da başarılı olamadı. Çünkü bir muhabirden bekleneceği üzere olayları gördüğü ve duyduğu gibi yazmayı tercih etmiyor da bu olaylarla ilgili his ve fikirlerini de habere katıyordu. Muhabir olarak görevine son verildikten sonra, inşaatlarda harç kovaları taşıdı, eczanelerde kalfalık etti, bahçelerde meyve topladı, bir çiftlikte kâhyalık yaptı. Bu esnada yazmaya başladıysa da hiçbir şey yayınlamadı. 1929’da çıkan, Korsan Henry Morgan’ın hayatını anlatan ilk romanı Altın Kupa da çok ilgi görmedi. Irgat, laborant, duvarcı, boyacı, tezgâhtar olarak Steinbeck’in bu sürede edindiği tecrübeler, daha sonra eserlerinde işçilerin hayatlarını gerçekçi olarak anlatabilmesine yarayacaktı. Nitekim geniş okur kitlesince kabul gören ilk eseri, Kaliforniya şehirlerindeki acımasız, sefil ama bir o kadar da baştan çıkarıcı hayat hikâyelerini ve Meksika asıllı Amerikalıları (paisanoları) çok sevecen bir bakışla anlattığı 1935 tarihli Yukarı Mahalle oldu. Steinbeck şeytanın bacağını bir kez kırmıştı ve bundan sonraki beş senede bugün birer klasik sayılan romanlarını peş peşe yayımlayacaktı: Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Gazap Üzümleri (1939).

Bunca sene sonra bugün anlıyorum ki Steinbeck’in romanlarından öğrenilecek şey aslında çok basit bir gerçek veya kinik bir hakikat: hayatı olduğu gibi kabul etmek. 

Bilhassa Büyük Buhran yıllarında geçen ve göçmen tarım işçilerinin sefaletini anlattığı Gazap Üzümleri ona hem şöhret hem de Pulitzer Ödülü’nü getirdi. 1940’ta filmi de çekilen bu romanında Steinbeck, topraklarından koparılan ve iş bulma umuduyla yollara düşen yüzlerce yoksul aileden biri olan Joad ailesini ve onları sömüren acımasız tarım ekonomisini anlatır. İşçi aranıyor ilanları için yollara düşen binlerce aç ve sefil insanın hikâyesidir bu. Bu fakir insanlar hiç de Yukarı Mahalle’de anlatılan türdeşleri gibi sevimli, masum ve neşeli değillerdir. Gittikleri yerlerde yine kendileri gibi ekmek kavgası içindeki insanlar tarafından nefretle karşılanırlar. O kadar umutsuzdurlar ki romanın ortalarına doğru çöle girmeden önce mola verdikleri nehir kenarında Noah, orada balık tutarak hayatını devam ettirebileceğini söyler ve ailesini terk eder.

Yukarı Mahalle, Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe gibi romanlarındaki komedyanın sevecen mizahı, Gazap Üzümleri ile Fareler ve İnsanlar’da yerini tragedyanın acı ve hüznüne bırakır. Gazap Üzümleri bebeği ölü doğan Rose’un, ailecek yağmurdan kaçmak için sığındıkları ahırda açlıktan ölmek üzere olan ihtiyar bir pamuk toplayıcısını emzirmesiyle son bulur. Caravaggio’nun 1607 tarihli “Merhametin Yedi Biçimi” tablosundaki gibi, hayatın trajedisine yeni ermiş genç bir anne, diri memelerinden çıkan ılık sütle hayatının trajedisinin son sahnesindeki ihtiyar bir adama hayat verir.

Hayatın bu trajik anlardan ibaret olduğuna bizi ikna eden o harikulâde novella Fareler ve İnsanlar’da ise Lennie’nin başına dayanan tabancanın tetiğini George ile birlikte çekeriz ve elimizde kitap, bir yana yığılıp kalırız. O kaçınılmaz sona doğru giderken, Lennie ile George’un kurdukları o tatlı hayalin süt köpüğü tadı, ruhumuzun en derininde hiç dinmeyecek bir sızı bırakır. Toprak alacaklardır; kendi topraklarının geliriyle geçineceklerdir; inekleri, domuzları, tavukları olacaktır; tavşanlar için yonca ekeceklerdir; tavşanlara Lennie bakacaktır... Ama George mecburdur. Oysa Lennie tertemiz ruhuyla masumiyetin tecessüm etmiş hâlidir. Fakat trajik ânın tecellisinden hiçbirimiz için kaçış yoktur, George ve Lennie için de...

Otuz sene sonra bu novellayı hâlâ hatırlıyorsam ve Yeşil Yol’u televizyonda ilk defa izlerken John Coffey karakterini gördüğümde istemsizce “ama bu Lennie!” diye bağırdıysam ve Türkiye’de Steinbeck denildiğinde akla evvelâ Fareler ve İnsanlar geliyorsa, bunun nedeni Steinbeck’in yoğun bir duygusallıkla kayda değer bir gerçekçiliğin dengesini ustalıkla kurabilmesidir.

Daha sonraki romanlarında bu ustalığa erişemese de yine aynı kuvvetli bağlarla sefaleti paylaşan ve beraberce göğüsleyen arkadaşlıkları anlatmıştır. Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe’de Steinbeck yönünü tekrar tragedyadan komedyaya döner. Genelde işsiz ve serseri ruhlu bu arkadaş gruplarında hep George gibi bir lider ve Lennie gibi de çocuksu zekâsı olan bir yetişkin vardır. Lennie Yukarı Mahalle’de beş köpeğiyle yaşayan ve hasta köpeği için Aziz Francisco’ya altın bir şamdan adayan Korsan’dır; Sardalye Sokağı’nda çok sevdiği Doc’a doğum günü hediyesi olsun diye saat çalarken yakalanıp hapse düşen ve oradan hiç çıkamayacak olan Frankie’dir; Tatlı Perşembe’de Suzy’le birleşebilsinler diye ağlayarak Doc’ın kolunu kıran Hazel’dır.

Kapitalizm bütün acımasızlığıyla kendine direnen her şeyi ezip geçerken, Steinbeck’in karakterleri ya Bitmeyen Kavga ve Gazap Üzümleri’ndeki gibi öfkeyle direnmekte ve kırılmakta yahut da Yukarı Mahalle, Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe’de olduğu gibi kaybedecekleri bir oyuna dâhil olmayı reddedip, küçük mahallelerinde saklanmayı yeğleyip aylaklığın son temsilcileri olarak tarihin sayfasından silinecekleri güne dek kafa çekerek ve eğlenerek zamanı geviş getirmektedirler. İlki ne kadar trajikse ikincisi de o denli komiktir—tragedya ile komedyanın ayrılmaz diyalektik birlikteliği ve her halükârda kaybetmeye yazgılı olan geniş halk kitleleri.

Hollywood’un Steinbeck romanlarını bu kadar sevip birbiri peşi sıra sinemaya uyarlamasına şaşmamalı. Çünkü Steinbeck, aşkı da kavgayı da hırsızlığı da kahramanlığı da yeri geldiğinde trajik olanı, yeri geldiğindeyse komik olanı öne çıkararak anlatmakta aynı ölçüde ustadır. Onun romanlarında, hikâyelerinde ve hatta İkinci Dünya Savaşı esnasında yaptığı muhabirliğinin ürünü olan Bir Savaş Vardı’daki gazete yazılarında bile sıradan insan her hâliyle, acılı ve gülünç, dertli ve gamsız, sarhoş ve ayık, trajik ve komik yanlarıyla karşımıza çıkar. Edebiyatın teorik meseleleriyle veya estetik sorunlarıyla çok da meşgul değilmiş gibi görünen Steinbeck’i ölümünden 50 sene sonra dahi bizim için bu kadar vazgeçilmez kılan da bize bizim hikâyemizi anlatıyor olmasıdır. Onun edebiyattaki yüceliği, Kaliforniya’nın basit insanlarının konuşmalarını ve gündelik yaşayışlarını yapmacıksız bir şekilde aktarabilmesindedir.

Steinbeck’in kahramanları hırsızlık yaparken hırsız, dolandırıcılık yaparken dolandırıcı, üçkâğıt yaparken üçkâğıtçı, iyilik yaparken aziz, fedakârlık yaparken kahraman, vazife bilinciyle hareket ederken sorumluluk sahibi değildir. Onlardan her şey beklenebilir. Ama her ne yapıyorlarsa, Doc gibi kendilerini rezil etmeden yaparlar.

Bunca sene sonra bugün anlıyorum ki Steinbeck’in romanlarından öğrenilecek şey aslında çok basit bir gerçek veya kinik bir hakikat: hayatı olduğu gibi kabul etmek. Steinbeck’in karakterleri hayatı olduğu gibi kabul etme konusunda birer bilgedirler. Tatlı Perşembe’de Lee Chong’un bakkalı, Western Biyoloji Laboratuvarı ve Ayı Sancağı isimli genelevin arasında kalan boş bir arazi vardır. Bu boş arazide 1932’den bu yana konserve fabrikasının attığı devasa bir buhar kazanı durur. Daha önce içinde Malloyların yaşadığı, şimdiyse boş olan bu buhar kazanına, Doc’a küstükten sonra Ayı Sancağı’nda çalışmayı bırakan Suzy yerleşir. Suzy kısa bir sürede o buhar kazanını bir eve dönüştürür. Doc hem Suzy’yi özlemekte hem de onunla nasıl barışacağını düşünmektedir. Bir akşam daha fazla dayanamaz ve kravatını bağlayıp ceketini giyip eline bir şeker kutusu alarak buhar kazanının olduğu araziye doğru yürür. Boş araziye bakan bütün pencerelerden izlendiğini bilir. Ama umursamaz. İçeriye girip Suzy’ye onu sevdiğini söylemek için kazan kapısından eğilerek geçmeye mecburdur. Kazan kapısının önünde durur ve kendine şöyle der: “Kendini rezil etmeden bu işi başaran bir adamın artık başka hiçbir şeyden korkmasına gerek kalmaz.”

Tam o anda pantolonunun paçasının kapıya takılmasını ve üzerinden geçerek Suzy’nin onu kurtarmasını saymazsak, Doc asla rezil olmaz. Tıpkı Suzy’nin genelevde çalışan bir orospuyken bile asla orospu olmaması veya Mack’in serserilik yaparken dahi hiçbir zaman kötü biri olmaması gibi. Steinbeck’in kahramanları hırsızlık yaparken hırsız, dolandırıcılık yaparken dolandırıcı, üçkâğıt yaparken üçkâğıtçı, iyilik yaparken aziz, fedakârlık yaparken kahraman, vazife bilinciyle hareket ederken sorumluluk sahibi değildir. Onlardan her şey beklenebilir. Ama her ne yapıyorlarsa, Doc gibi kendilerini rezil etmeden yaparlar. İyi niyetleri çoğu zaman en sevdiklerine zarar verse bile, onlar bildik anlamda serseri değillerdir. Modern Diyojenlerdir daha çok. Sisteme uyum sağlamayı, daha fazlasını edinmeyi, çalışmayı, ayakta kalmayı ve metaforik mânâda kavga etmeyi reddederler. Çünkü kazanamayacaklarını bilirler. Daha doğrusu kazanmak için eyleme geçmenin kaybetmek anlamına geldiğini anlamışlardır. Onlar için kazanmak, yenilmemektir. Yenilmemek için de hiçbir şey yapmamak gerekir. Hiçbir şey yapmazken de sürekli içki içerek ve birbirlerine ufak kazıklar atarak çok eğlenirler. Bir bakış açısından hiçbir şeyleri yoktur ama hayatı beraber paylaşacakları dostları vardır. Sardalye Sokağı’nın yegâne toplum sözleşmesi de budur zaten: dostunu hayal kırıklığına uğratma.

Bütün bunları yazarken, belki de zor zamanlarda okuyacağımız yazarları, işlerimiz yolunda giderken okuyacağımız yazarlardan ayırmamız gerektiğini ilk kez fark ettim. Steinbeck kesinlikle kazanamayacağınız zamanlarda yenilmemek için okunacak bir yazar. Hayatın trajik yanı ağır bastığında, Steinbeck gibi trajik olandaki o komiği görebilmek lazım. Bunun formülünü Tatlı Perşembe’de şöyle veriyordu: “Bir insan kapana kısılmışsa ve seçme şansı yoksa, kapanın içini dekore etmeye girişir.” İşte, Steinbeck bu kapan dekorasyonunun ustasıdır ve benim gibi kendi kapanını dekore etmeye girişmiş her okurun daima seveceği hakiki bir yazardır.