Her türlü tahakküme karşı: Sevgi Soysal

Bora Abdo, Can Gürses, Eren Aysan, Esmahan Aykol, Figen Şakacı, Hakan Bıçakcı, Mahir Ünsal Eriş, Menekşe Toprak, Oylum Yılmaz, Pelin Buzluk ve Suzan Samancı, Sevgi Soysal'ı anlatıyor...


@e-posta
Dosya, 22 Kasım 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Sevgi Soysal’ın 40. ölüm yıl dönümü bugün. Çok erken kaybedilmiş, edebiyat dünyasına Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yürümek, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Şafak, Hoş Geldin Ölüm, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, yazılarının toplandığı Bakmak ve Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri gibi çok değerli eserler kazandırmış Sevgi Soysal ülkemiz edebiyat dünyasında çok kendine has bir yer edindi. Hem hayatı hem edebiyatıyla neşenin, ironinin, zulme karşı direnmenin önemli sembollerinden biri Sevgi Soysal. Sosyal medyanın bahşettikleri sayesinde, bu ölüm yıldönümü vesilesiyle okurlarına “en çok hangi Sevgi Soysal karakterini beğendiklerini” sordum. Sonuç açık ara ile Tante Rosa oldu. Tante Rosa sakarlığı, beceriksizliği, bilmeyişleri, bilemeyişleri, bırakıp gidivermeleri, kendi bedeni ve aklını özgür kılmak istemesi, bunu ona verilen değil hâlihazırda kendisinde olan bir şeymiş gibi göstermesiyle tüm tahakküm şekillerine direnen bir kahraman. Sevgi Soysal’ın edebiyatımıza armağan ettiği en önemli şeylerden biri bu: Her türlü tahakküme karşı koyup herkesin hakkı olan özgürlüğü ve yaşama hakkını savunmak.

Bugün onu yeniden hatırlatmak amacıyla günümüz yazarlarıyla hakkında bir soruşturma yaptık. Soruşturmaya katılan Bora Abdo, Can Gürses, Eren Aysan, Esmahan Aykol, Figen Şakacı, Hakan Bıçakcı, Mahir Ünsal Eriş, Menekşe Toprak, Oylum Yılmaz, Pelin Buzluk ve Suzan Samancı, Sevgi Soysal'a yeniden bir “merhaba” dediler.

"Türkçeyi onunla paylaşmak bana mutluluk veriyor"

Sevgi Soysal edebiyatı, ilham kaynaklarınız arasında yer alır mı?

Yürümek, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıBora Abdo: Sevgi Soysal çağdaş edebiyatın öncü ve yenilikçi bir ismi olduğu için ilham kaynağımdır diyebilirim. Özellikle dildeki cesaretini önemsiyor ve benimsiyorum. Dilde sese verdiği emek, cümle yapısındaki yeni arayışları, kısa tümceleri bana da ilham olmuştur.

Can Gürses: Anadilimde verilmiş tüm edebî eserler benim dilimi etkilemiştir. Sevgi Soysal ise bana en çok dokunan yazarlarımdandır. Derdini anadiline döken kadınların eğilimli olduğu gama, kedere hüzne, Sevgi Soysal’da hep bir muziplik, asilik, ironi eşlik eder. Acıyı destansılaştırmak, aşkı gerçekdışılaştırmak, devrimi ütopikleştirmek yerine acıyı şefkatle okşar, aşkı tutkuyla apaçık eder, devrimi inatla hayatileştirir. İnsanı bir konu olarak görmez. Konu her ne ise onu insan olarak görür. Gözünüzün içine bakarak anlatır. Bir an olsun bakışlarını kaçırmaz. Yeri gelince hıçkıra hıçkıra ağlayarak anlatır, yeri gelince susarak; ama hep gülümseyerek. Sevgi Soysal’ın en acıklı öykülerinde bile –ki her öyküsü acıklıdır- cesur bir gülümseme ışıldar.

Eren Aysan: İznik çinileri arasında, bir daha hiç kullanılamayan, 1550 ile 1605 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ustasının sırrını paylaşmadan ölüme vardığı “mercan kırmızısı”nın nasıl üretildiği araştırılır, durulur. Yüz yıllardır onlarca çini ustası kendi kanlarını bile deneyerek bu sırra erişmeye çabalar. Ama mercan kırmızısı isyankârdır. Nasıl yapıldığına dair veriyi hiçbir zaman vermez.

Sevgi Soysal’ın da yazdıklarını “isyankâr” sözcüğüne yakıştırmak bize onun derdinin ne olduğuna dair yaklaşmaya birazcık da olsa imkân sağlayabilir düşüncesindeyim. Öte yandan Sevgi Soysal’ın isyankârlığı tepeden inmeci, yüksek sesli, bağıran bir tonda hiç olmamıştır. Tıpkı İznik çinilerindeki gibi kendine özgü, kırılgan, naif, bir o kadar da çıkışı arayandır hep…

İlklerimiz arasında olmasının bir başka nedeni de, Tante Rosa’dan Yenişehir'de Bir Öğle Vakti’ne, Hoş Geldin Ölüm’e uzanan yazma serüveninde edindiği derdin, ulvi, aşkın, anlaşılmaz bir çizgide değil, son derece sıradan gibi görünmekle birlikte anlatılması çok da zor olan bir meseleye, zaaflarımıza, kararsızlıklarımıza, kuşkularımıza, bize, her birimize eğilmiş olmasıdır. Yalnız burada Tükçedeki kullanım biçiminden dolayı “dert” sözcüğünün; dert edinme ilişkisinin özü itibariyle rahatsızlığa, acıya, eleme, hüzne yahut kedere dair bir ilişkilendirme biçiminden söz ettiğim sanılmasın. Tam tersine! Hayatı belirli bir biçimde dertleşebilmekten alınan keyfi yaşayabilmenin sunduğu olanakları anlamaktan, yazmasını da derdiyle hemhâl olabileceğimiz düşünceleriyle karşılaşmaktan, onları yorumlamaya çalışmaktan, bir soruyla birlikte sorulaşmaktan, hatta yeni bir soru sormaktan, bundan keyif almaktan oluşan bir “dert” kavramının varlığını sorgulamak istiyorum. Sevgi Soysal’ın vazgeçilmezliği ondaki “dost” sesidir. Sürekli olarak okuruyla, dostuyla dertleşir gibidir. Öte yandan soruları çok olanlar, çoktan bitirilmesi gereken mutsuz bir evliliği zoraki bir şekilde devam ettirme çabası içindekiler gibidir. Acısı biraz da buradandır sanki. Sevgi Soysal okumadan yazmak anlamsızdır bu yüzden…

Tutkulu Perçem, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıEsmahan Aykol: Sevgi Soysal sadece yazınıyla değil, duruşu ve yaşama tutunma güdüsüyle de benim için her dem ilham kaynağı. Türkçeyi onunla paylaşmak, aynı kelimelerle dünyalar kurmak bana mutluluk veriyor.

Figen Şakacı: Hem de en başında. Ondaki cesaret, müdanasızlık, hınzırlık, itaatsizlik, ince zekâ ve mizah aynamdır, kılavuzumdur. Edebiyat tarihimizde de, siyasî tarihimizde de Sevgi Soysal’ın geçtiği yerlerin izleri vardır. Üstünden atlayamazsınız. Ne 12 Mart susturabilmiştir onu, ne de TRT’nin Yürümek romanının önüne koyduğu barikatlar. 1962 yılında yayımlanan Tutkulu Perçem kitabındaki “Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz” öyküsü alınyazım gibidir. Bugüne bakarken, yazarken, herhangi bir şey eylerken Sevgi Soysal hep kulağıma “Ne güzel suçluyuz biz hepimiz” diye fısıldar, heveslendirir, destekler.

Hakan Bıçakcı: Evet. Özellikle Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin kurgusundan çok etkilenmiştim ilk okuduğumda. Yazdıklarımda da tesadüflerin başrolde olduğu bu etkileyici yaklaşımdan izler vardır mutlaka.

Mahir Ünsal Eriş: Kesinlikle! Dünya Bu Kadar’ı tamamen Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti eserine duyduğum sevgiden, o eseri okurken duyduğum heyecana kapılarak yazdım. Romanımın “öğle vakti”nin peşine gelen “ikindi vakti” ile başlaması, kahramanlarımdan ikisinin bir öğle vakti Yenişehir’de buluşması gibi ufak tefek selamlar da göndermeye çalıştım hatta. Elbette bununla sınırlı değil, benim için Sevgi Soysal bambaşka bir dil ve anlatım çabasına ek olarak, incecik bir duygu ve duyguları çok hakiki bir gerçekliğin peşinde koşmasıyla da bir öğretmendir.

Menekşe Toprak: Sevgi Soysal diyebilirim ki bana en çok ilham vermiş olan yazardır. Özellikle başkaldıran kadına odaklanan ama didaktiğe zerre tevessül etmeyen anlatımına Türkçe edebiyatta hâlâ ulaşamadığımıza inanıyorum. Soysal her şeyden önce kadın meselesinde insanın en kırılgan olduğu noktaya, yani cinselliğe cesurca, gerçekçi bir şekilde eğilmiş ve bunu bir dil ve edebiyat hazzına dönüştürmüş olduğu için hâlâ çok önemli. Şu sorulabilir: Özgürlük diye yola çıkan kadınlara ve onları bekleyen bu özgürlüğe güzellemeler dizmediği halde, metinlerindeki ışıltının ve saklı kahkahanın kaynağı ne? Bunun, yanıtını onun kişiliğinde ve dil becerisinde arasam da, daha iyi bir gelecek tahayyülü peşindeki bir zamanının ruhuyla da ilişkili olduğunu sanıyorum. Sevgi Soysal, Batı’daki kadın ve sanat hareketleriyle de beslenmiş bir 68 kuşağı yazarı çünkü. Oysa benim kuşağımın daha karamsar olduğunu görüyorum. Kendi adıma diyebilirim ki, keşke o ışıltıya ve inanca ben de sahip olabilsem.

Oylum Yılmaz: Bazı yazarlar sadece yazdıklarıyla değil, kişilikleriyle, varlıklarıyla ilham verirler insana. Sevgi Soysal da benim için öyledir. Edebiyatıyla, bir kadın yazar olarak verdiği mücadeleyle, politik kimliğiyle, ışıltısıyla, insanlığıyla büyüler, ilham verir; iyi ki yaşamış, iyi ki yazmış, dedirtir.

Pelin Buzluk: Evet

Suzan Samancı: Olmaz olur mu! İlk gençlik yıllarında okuyup sonra farklı bilinç ve gözle yeniden okuduğum yazardır. Cesareti ve o kısacık yaşamına sığdırdığı güzel eserleri hep okunacak.

"Bir tutam perçemi yüzünüzde kalır"

Sevgi Soysal’ın en çok hangi eserini beğenirsiniz? Neden?

Bora Abdo: Yürümek bence ülkemiz edebiyat tarihini değiştiren özel bir eserdir. Romandaki doğurgan hayvanlara dair pasajlar, doğa- insan- şehir üçgeni için erken bir keşif ve güçlü bir söylemdir yazıldığı yıla bakınca. Bence bir Tutunamayanlar ve Aylak Adam kadar özgün bir yere oturtulması ve daha çok değerlendirilmesi gerekir.

Can Gürses: Tutkulu Perçem. Yazdığı ilk öykü kitabı. Her şeyden evvel, kitaba adını veren “Tutkulu Perçem”, okuduğum tüm öyküler içinde ismini en sevdiğim öyküdür. Baştan ayağa kadındır bu kitaptaki her öykü. Her gerçek kadın gibi yalnızlıktan, tutkudan, anlaşılmazlıktan delirmiş bir güzelliktir. Ne kadar okusam doyamam. Her şeyi anlatır. Hep sizi ağlatır. Sonra gelir hınzırca bir bakış atıp, sizi gülümsetip, sırtınızı sıvazlar, size sımsıkı sarılır. Bir tutam perçemi yüzünüzde kalır.

Şafak, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıEren Aysan: Defalarca dinlediğim anılardan biridir: 12 Mart’tan hemen sonra… Teyzemin eşi genç bir üniversiteli olarak cezaevinde. Onun deyişiyle, “Darbe sonrasında cezaevleri öğrenci yurtlarına dönmüş” vaziyette. Bir gece İsrail Sefareti’nin önünden geçen bir araba aşırı gürültü yaptığı gerekçesiyle polislerin ilgisini çekiyor. Kimlik sorgusunda tespit edilen Sevgi Soysal, hem Mümtaz Soysal’ın eşi hem de TRT çalışanı olduğundan kodese atılıyor. Elâ Güntekin ve Mehmet Keskinoğlu ile birlikte… Elâ, Reşat Nuri’nin kızı. Mehmet Keskinoğlu ise dönemin tanınmış aktörlerinden biri. Böylece “umuma açık yerde rezalet çıkarmak” suçundan kısa bir süre içeri alınan Mehmet Keskinoğlu ile teyzemin eşinin dostluğu başlıyor; “Hapishaneden çıkınca dosdoğru AST’a gel” diyor Mehmet Keskinoğlu ona. Hakikaten bizimki de valizini kaptığı gibi AST’a gidiyor ve böylece onun da tiyatro serüveni başlamış oluyor. Dahası Elâ Güntekin ve Mehmet Keskinoğlu evlilik hazırlığında… Bir teras kiralanıyor önce. Her şey bir roman sayfaları arasında… Yürümek romanının kahramanları yaşamın içine giriyorlar sırayla… Benim kendimi bildiğim zamanlarda Mehmet Keskinoğlu ve Elâ Güntekin çoktan ayrılmıştı. Mehmet Keskinoğlu’yla birkaç kere karşılaştık, o kadar! Elâ Teyze ise annemin arkadaşıydı. Şimdi ikisi de hayatta değiller.

Çok kişinin bildiği ama Adalet Ağaoğlu’nun vurguladığı gibi, Yürümek romanının kahramanları Elâ ve Mehmet değil, daha çok başka bir ada sığınan Sevgi Soysal’ın kendisiydi. Yine de Sevgi Soysal’ın öldüğü tarihte dünyaya gelsem de bu bilgi, dahası tanıdığım iki yüzün varlığı bende derin bir iz bıraktı.

Üstelik, Yürümek, yazarının kendi anlatımıyla; “her attığı adımı ilerleme sanan, bu nedenle biraz erken ve çabuk yorulan bir kadının, yanlışlara yanlış ad koya koya vardığı labirent içinde, duyduğu kaçınılmaz bunalımları, belirli ve sağlıklı kuralların içinde değişen doğayı, sağlam durumlar ortasındaki bireysel çırpınışların anlamsızlığını, o zamanlar bildiğim ve anlatmak istediğim daha birkaç şeyi sığdırmıştım bu kitaba; sığdırmak istemiştim” düşüncesidir. Biraz da yaşadığımız toplumlar ile özgürlük düşüncesi arasına sıkışan, iki arada bir derede kalan biz kadınların ilerleme, adım atma, bir şeyleri geride bırakma sancısıdır. Bazı meslek grupları vardır… İnatla onlara “neden bu mesleği yaptıkları sormamaları istenir!” Mesleği icra edebilmek adına önkoşuldur bu… İyi bir askerin, “neden öldürüyorum” diye sorması abesle iştigaldir. Dolayısıyla Kant ahlakını da elinin tersiyle itmesi gerekir. Kadınlığın da ülkemizde kimi gerekleri itirazsız yerine getirmesi, bunun için de kendini sorgulamaması, ‘görev’lerini yerine getirmesi kaçınılmaz olarak istenir. Yürümek bu cesaretin edebî estetikle harmanlanmış kocaman bir adımıdır bana göre…

Esmahan Aykol: Ben en çok Yürümek'i severim. İlk okuduğumda 19 yaşında, beş parasız, sırt çantasıyla çıktığım İtalya turundan memlekete dönmek üzere Venedik'ten kalkan gemiyi bekliyordum. Kitaba öyle dalmışım ki az kalsın gemiyi kaçıracaktım. Son anda yetiştim. Üç buçuk gün süren yolculuk boyunca, Yürümek'i tekrar tekrar okudum.

Figen Şakacı: Tante Rosa... Ah Tante Rosa. Çünkü “yabancı”, çünkü yabani, çünkü prenses, çünkü at cambazı, çünkü aforoz edilen, çünkü bırakıp giden, ev içlerine sığmayan, dünyayı kendine dar eden, hayatı alayla, şakayla, bin bir türlü emekle ve coşkuyla yaşayan. Tante Rosa bir avuç kül değil, çok bereketli bir topraktır. Orada biter kadınlığın en has meyvesi ve kendine dolanan en tehlikeli sarmaşık... Çünkü Tante Rosa “bir hayat boyu acılardan, sevinçlerden, buruk ve bayıltıcı tatlardan, çok yorularak ve yaşlanarak, çirkinleşerek edinebildiği bu son toprak örtüsünün çıplak bir betona döndüğünü gördü. Haykırdı, haykırdı, elbet...”

Hakan Bıçakcı: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. Yenilikçi kurgusu, kara mizah tonu ve toplumsal gözlem gücü nedeniyle. Ve ne anlattığı kadar, nasıl anlattığıyla da ilgilendiği için.

Mahir Ünsal Eriş: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Yürümek arasında karar veremiyorum. Bu ikisinden hangisini yeniden okuyorsam, onu öbüründen daha çok beğendiğimi düşünüyorum ama diğerini okuyunca geçiyor. Edebî açılardan değerlendirilmesini erbabına bırakayım, ama burada bahsettiğim beğenmenin tamamen hissi bir şeye işaret ettiğini de belirtmek isterim.

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıOylum Yılmaz: Hep sorulur, Sevgi Soysal politik tavrını edebiyatına yansıtmasaydı, yeni gerçekçilik- toplumcu gerçekçilik çizgisine kaymasaydı, acaba daha mı iyi olurdu? Tante Rosa ekseninde, bu, kadınlığının ve edebiyatının içinden fışkıran erken başyapıt ekseninde devam etseydi? Ya da tam aksine Tante Rosa’yı, Yürümek’i falan boş versek, Sevgi Soysal’ı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’yle, Şafak’la ansak, gerisini unutsak, olmaz mıydı?! Sevgi Soysal’ı bu şekilde ikiye ayırmayı, onun bir dönemini beğenip alkışlarken, diğer dönemini yok saymayı çok seviyor edebiyat ortamımız ve kanımca ona büyük haksızlık ediyor. Yazarları dönemlere ayırmayı akademiye bıraksak ve onları, tıpkı hayat gibi, bütün bir şey olarak değerlendirsek, olmaz mı? Ben kendi adıma Tante Rosa ve Yürümek’ten fışkıran cinsel isyanı ve vahşi yazar doğasını ne kadar seviyorsam, aynı isyan ve dikkatle yaşadığı döneme, içinde yaşadığı topluma, insana bakan Sevgi Soysal’ı da o kadar değerli buluyorum. Sözün kısası, sanırım Sevgi Soysal’ın hemen her kitabını seviyorum.

Pelin Buzluk: En çok Tante Rosa’yı seviyorum. Küçük bir hacimde bir hayat boyu aykırılığı, o yıllarda bir kadın karakterde hayata geçirdiği için.

Suzan Samancı: Sevgi Soysal'ın ilk kez Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı kitabını yirmi yaşındayken okudum ve en çok da bu eserini severim. Golf pantolonu, papyonu ve uzun şemsiyesiyle Necmi Bey'i, halk partili, Batı hayranı Mevhibe Hanım'ı, Doğan ve Olcay'ın arkadaşı özellikle Ali karakteri ilk gençlik yıllarımda unutamadığım karakterdi. Daha sonra yeniden okuduğumda, bir buçuk saatte kesilen kavak süresince anlatılan roman, kavağın devrilmesiyle bitişinin ötesinde, klasik karakter yapısını içermeyen, bir görünüp kaybolan ve birbirleriyle karşılaşan karakterlerin arka planında, Ankara'nın ruhu iç içe geçmiş bir pazılın parçası gibi verilir. Toplumun her kesiminden insanların ruhsal durumu değişimi ve dönüşümü Ankara atmosferiyle bütünleşir. Yazarlar kentleriyle bütünleşmiyor mu? Kafka Prag, Lawrence Durrell İskenderiye, James Joyce Dublin, Yaşar Kemal Çukurova. Orhan Pamuk İstanbul.

"Biz okurlar eksik kalırdık"

Sizce, Sevgi Soysal olmasaydı edebiyatımızda ne eksik kalırdı?

Bora Abdo: Sevgi Soysal "mesele"ye yaklaşımı, politik edebiyatla ilişkisi açısından çok değerli bir yazardır. Zamanına bakan, kıyasıya eleştiren ve bireyi ön planda tutsa da toplumsal yüzeyde seyreden ender ustalardandır. Eğer Sevgi Soysal olmasaydı ülkemizdeki cinsiyetçilik ve kadın sorunlarının edebiyatta yer alışı çok eksik kalırdı. Ancak o sadece kadın için değil, birey için kalemini doğrultmuş, temelde insana odaklanmış, kâşif bir yazardır.   

Can Gürses: Edebî olanın kendiliğinden politik olduğuna açık kanıttır Sevgi Soysal’ın edebiyatı. En sevdiğim romanı olan Yürümek, önce devleti temsil eden TRT tarafından ödüllendirilir, sonra yine devlet eliyle toplatılır. Bu ikilem bile onun başarısını açıklamaya yeter. Sevgi Soysal’ın 12 Mart yazarı olduğu, sınıf bilincini tartıştığı, feminizmin sözcüsü olduğu sıkça söylenir. Bana kalırsa tüm bunların üstünde, Sevgi Soysal insanı bir bütün olarak eksiksiz anlatma arzusu nedeniyle yaşadığı 12 Mart’ı da, devrimciliği de, burjuvalığı da, kadın- erkek ilişkilerinin içyüzünü de yazmak zorunda hissetmiştir. İnsanı bir roman kahramanı olarak kurgulamak değil, bir yaşam bireyi olarak anlamaktır Sevgi Soysal’ın çabası. İnsanı anlamak da ancak onu o yapan her şeyi anlatmakla mümkündür. Sevgi Soysal hiçbir zaman bir ideolojiyle kısıtlamaz kalemini. Kadını da erkeği de burjuvayı da devrimciyi de eşit yerden görmeye çalışır. Daha teknik açıdan baktığımda ise, Sevgi Soysal bana her yazdığıyla, iç seslere kulak vermemi, asıl sözün orada gizli olduğunu söyler. Onun üslubu için bilinçakışı denir. Oysa bilinç, katı mantığı çağrıştırıyor bana. Duygudan, ruhtan arınmış, yetersiz bir sözcük bilinç. Bu yüzden Sevgi Soysal’ın üslubu için ben, oluş-akışı demeyi tercih ederim. İç sesinden tüm öyküyü takip ettiğimiz kahramanlar sadece düşünüp davranmaz; asıl olurlar. Onları farklı kılan özellikler, olmanın saflığı, çıplaklığı, dürüstlüğü, hakikiliği, bütünlüğüdür.

Eren Aysan: Sevgi Soysal eksik kalırdı her şeyden önce… Hizasızlık, tekinsizlik, kıyassızlık anlamını yitirirdi… Soluk soluğa yaşanmış, dolu dolu ama yarısı elden alınmış bir hayatın sızısı kalmazdı. “Umumi ahlakın” bize neler ettiğine dair sözlerimizin yarısı elden giderdi. Satıraralarına gizlenen muziplik okuru esir etmezdi. Hızlı bir yüz metre koşucusu gibi birkaç saati bile olanca heyecanıyla sunduğu– Yenişehir'de Bir Öğle Vakti’ni düşünelim- Ankara ve zaman olgusu bizi sarıp sarmalamazdı. Bugün çokça aradığımız umuda bir perçem eklenmezdi. Sistemin ve ceberrut devletin kıyasıya eleştirisi yapılamaz, yapılsa da onun gibi inceden, ironisi bol bir biçimde sunulamazdı. Kendine özgü bir neşe yok olurdu yazından. Kahkaha ile hüzün iç içe geçmezdi. Ustalıklı aşktan kimse söz açamazdı. Gözü karartmanın ne olduğu üzerinde durulmazdı. Dudağı kanayan bir kadının, sırf duygusuna yenildiği için değil, sevgi arayışından eşini aldattığının anlaşıldığı o büyük toplum baskısı büyük bir itirazla dillendirilmezdi. Kendinden ödün verilmemesi gerektiği aktarılmazdı. Örgüt, propaganda gibi eylemle bütünleşilen zaman diliminde bireyi öne çıkartmazdı. Arayışından eğlence çıkartmazdı. Behçet Necatigil’in bir dizesi gibi düşünürsek, gidişiyle “çok şey yarım hâlâ.”

Barış Adlı Çocuk, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıEsmahan Aykol: Sevgi Soysal'ı kareden çıkarınca, bana hüzün veren bir erkek grubu kalıyor geride. Bence Sevgi Soysal edebiyatımızın en kadın yazarı, unutulmaz kadın kahramanların yazarıdır.

Figen Şakacı: Sevgi Soysal olmasaydı edebiyatımız katır kutur kalabilirdi. Onun diliyle yoğrulan ama asla ağdalanmayan şiirsellik, keskin gözlem gücü, hayata ve yaşadığı ülkeye dair bugüne de ışık tutan, kimsenin gözüne sokulmayan tespitler, her biri kanlı canlı karakterler, ince mizah, ince işçilik... Yok onsuz olmazdı, hiç olmaz.

Hakan Bıçakcı: Çok genç yaşta kaybettiğimiz Sevgi Soysal olmasıydı çok şey eksik kalırdı edebiyatımızda. Özellikle de 70’lerin Ankara’sı…

Mahir Ünsal Eriş: Biz okurlar eksik kalırdık. İyi ki vardı, iyi ki var. Okuduk, bildik, tanıdık.

Menekşe Toprak: Sevgi Soysal olmasaydı bugün Türkçe edebiyatta aklımıza hemen “Zebercet” karakteri ya da aynı formatlara sahip aylak adam tiplemeleri gelirdi de “Tante Rosa” gibi bir kadın kahramanımız olmazdı herhalde. Yürümek romanındaki geleneksel kültürle yetişmiş Mehmet de Türkçe edebiyatın bir çırpıda sayabileceğimiz erkek karakterlerinden biri. Öte yandan, Sevgi Soysal olmasa onun Yenişehir’de Bir Öğle Vakti eserinde anlattığı yere bugün hiç benzemeyen, Kızılay tarafından yutulmuş olan Ankara’daki o eski Yenişehir imgesi eksik kalırdı. Üstelik hikâye tekniği olarak çağdaşım bazı yazarların metinlerine ilham verdiği için de Türkçe edebiyat daha da eksilirdi. Yani bizler eksilirdik. Mesela, Sevgi Soysal olmasa, bazı öykülerimde ve özellikle Ağıtın Sonu romanımda kadın cinselliğini ve hazzı merkeze aldığım için “cesur” olduğuma dair yorumlarla karşılaştığımda onun Yürümek romanını örnek gösteremediğim için belki de savunmasız ve güçsüz kalırdım.

Oylum Yılmaz: Her şeyden önce bugün lutfedilip edebiyat soruşturmalarına konu olabilen, türlü çeşit listelerde adı görünen bir “kadın yazar” isminden olurduk! Kadın cinselliğini edebiyatın konusu yapabilmek, solculuğun bıktırıcı eril tavrını içeriden eleştirebilmek, çok ama çok yalın bir Türkçeyle çok katmanlı ve aynı zamanda zekice kurgular kaleme alabilmek, dilini kaybetmeden her seferinde yeni anlatım teknikleri denemek, hikâyeyi boşlamadan, meselesini edebiyata kurban vermeden yazabilmek. Sevgi Soysal, bütün bunların öncülerinden biri oldu edebiyatımızda. O olmasaydı, daha da, daha da gecikirdik.

Pelin Buzluk: Kadının, peşin fikirle yazılanın aksine, iç dünyası ve bu dünyanın varıp aşabileceği sınırlar üzerine düşünme, yazma, kurma cesaretini gösterme cesaretini belki bu kadar erken bulamazdık. Öğrenilmiş cinsiyetler üzerinde iz sürmemiz zorlaşırdı.

Suzan Samancı: Sevgi Soysal, Türkçe edebiyata ne katmamıştır ki demek gerekir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda, kadınların henüz edebiyatta sesinin duyulmadığı, feodalitenin ve gelenekselliğin ağır bastığı yıllarda, hem bir kadın, hem bir anne, hem de bir yazar olarak çağının ve toplumunun sorunlarına kayıtsız kalmamış, çok şeyi göze almıştır. O yıllarda Yürümek adlı romanı yazmak cesaret ister, bu satırları yazarken, peki o yıllardan şimdiye değişen ne diye sormadan edemiyorum kendi kendime... Yürümek adlı romanında suç sayılan sayfaları unutmak mümkün mü? Kahramanın eşekle cinsel teması, sonra ciğerle yapılan mastürbasyonun yazıldığı sayfalar, hem de o dönemde...

Sevgi Soysal olmasaydı, çağdaş ve geleneksel bilincin çatıştığı, hep politik bir başkaldırı, yenilenme, değişim ve dönüşümü içeren karakterler, güçlü ironik bir dil ve zekâyla donanmış metinler olmayacaktı. Her yazar aynı zamanda çağının toplum bilimcisi ve mimarıysa, Sevgi Soysal çağına tanıklık ederken ve o günleri yazarken, güncelliğin, eserlerini yutmasına izin vermemiş, insana ve edebiyata dair olanı ironik ve estetik bir dille yapılandırmıştır.

"Özgürlük için mücadele ederdi"

"Sevgi Soysal keşke şöyle bir şey yazsaydı” dediğiniz bir şey var mı?

Bora Abdo: Sevgi Soysal kısa ömrüne rağmen üretken bir yazardı. Tante Rosa'dan sonra keşke şöyle yazsaydı demek bence mümkün değil. Edebiyat tarihine çok özel bir karakter kazandırdığını düşünüyorum Tante Rosa ile. Ama ömrü daha uzun olabilseydi eğer, kanımca cinsiyet ayrımcılığı ve otoriter devlet politikalarına çok sert karşı duran, cesur metinlere imza atar, özgürlük için mücadele ederdi.

Can Gürses: Sevgi Soysal’dan bir sinema senaryosu, bir de radyo tiyatrosu okumak ne güzel olurdu. En çok da, ona göndereceğim romanımı okuyup, bana yazacağı mektubu okumak isterdim. Kimselerin yazmadığı o mektubu bana Sevgi Soysal yazardı, buna eminim.

Eren Aysan: Schopenhauer mı demişti, “Mozart 35 yaşında ölmeseydi, müzik tarihi bambaşka olurdu” diye… Sevgi Soysal'ın doludizgin ama koşar adım yaşadığı yaşamı bu kadar erken sonlanmasaydı acaba ne olurdu? Bunu konuşmak biraz zor. Öte yandan yetmişlerden günümüze neler yaratacağını da düşününce zihin bulanıyor. Çok acı yaşadı o kuşak. Mutlaka o kuşağın izlerini kendi bakışıyla dillendirirdi. Yine de onun sunduğu çok ama çok özgün eserler olarak başucumuzda dururdu.

Esmahan Aykol: Oya, geceyi Fethullahçılarla geçirse ve onlarla birlikte gözaltına alınsa... Bambaşka bir Şafak çıkar ortaya. Sevgi Soysal, çok iyi bir gözlemci, açık kalplilikle yazan, dürüst bir yazar. Ülkenin üstüne çöken rejimin yarattığı insan tiplerini Sevgi Soysal'ın kaleminden okumak ne şahane olurdu.

Figen Şakacı: Sevgi Soysal yaşasaydı da viran olmuş memleketimin bu hâlini görseydi, yazınsal dünyası nasıl etkilenirdi diye geçiyor aklımdan. 12 Mart’ta da 12 Eylül’de de yaşanmayan bunca talanı, bu kadar yalanı ve dümdüz edilmiş şehirleri görse nasıl bir roman yazardı; yoksa kanserden değil kahrından mı ölürdü?

Hakan Bıçakcı: Bu soru şöyle bir hayal kurdurdu bana: Sevgi Soysal Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin günümüz kafelerinde geçen şöyle bir 2010’lu yıllar versiyonunu yazsa ne güzel olurdu.

Mahir Ünsal Eriş: Her ne yazarsa yazsın, keşke yaşasaydı da yazsaydı. Bana böyle semavi bir anlaşma önerilseydi, onun yaşayıp yazmasına mukabil, yazdığım ve yazacağım her şeyden gözümü kırpmadan vazgeçebilirdim.

Menekşe Toprak: Sevgi Soysal keşke şöyle bir şey yazsa diyemiyorum. Çünkü bütün eserlerinin arkasında çok sağlam ve sarsılmaz bir düşün dünyası ve edebiyat kültürüne sahip yazarı görüyorum. 68 kuşağının yenilikçi ve gerçekçi üslubu Soysal’ın metinlerine öyle güçlü yansımış ki, sanki ona dokunamaz ve herhangi bir öneride bulunamazmışım gibi geliyor bana. Ama şunu çok merak ediyorum tabii ki: Sevgi Soysal acaba daha uzun yaşasa ya da çağdaşımız olsa içinde bulunduğumuz bu bilişim çağını nasıl yazardı? Sosyal medyanın da etkisiyle bu kadar çok konuşan ama bir o kadar da yalnızlaşan bireyi Yürümek gibi bir romanında nasıl kurgulardı? Yahut da bugünün Türkiye’sinde yaşasa ve yazsa, metinlerindeki o umudu, ışığı, ışıltıyı koruyabilir miydi?

Oylum Yılmaz: Sağlığı izin verseydi, daha çok yaşayıp daha çok yazsaydı keşke.

Pelin Buzluk: Sanırım yok.

Suzan Samancı: Sevgi Soysal, keşke söyle bir şey yazsaydı değil de, keşke yaşasaydı da ülkenin hâlini görseydi derim. Kim bilir neler yazardı! Halk partili Mevhibe karakterini yazar mıydı? Eşiyle çatışır mıydı? Barış ve demokrasi için ön saflarda olacağına hiç kuşkum yok derken, muhtemelen cezaevinde olabilir, gardiyanların çocuklara nasıl tecavüz ettiğini yazardı. "Barış Adlı Çocuk"lar büyüdü, büyüdü de bu ülkeye hiç barış gelmedi.

 

Fotoğraf: Funda Soysal'ın arşivinden.