Tarihyazımı ile kurmacanın ilişkisi üzerine

Nuri Adıyeke, Bülent Bilmez, Ahmet Ersoy, Abdulhamit Kırmızı, Ahmet Kuyaş, Nazan Maksudyan, Oktay Özel ve İrvin Cemil Schick yanıtlıyor...


@e-posta
Dosya, 06 Ekim 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Tarih, tarihçinin yazdığı mıdır? Edebiyatçının yaptığı ile tarihçinin yaptığı hangi noktalarda kesişir, hangi noktalarda birbirinden ayrışır? Türkiye'de tarihyazımı ve tarih felsefesi konularında literatür bilgisi ne düzeyde?

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Yard. Doç Dr. Nuri Adıyeke, Bilgi Üniversitesi'nden Doç. Dr. Bülent Bilmez, Boğaziçi Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ahmet Ersoy, İstanbul Şehir Üniversitesi'nden Doç. Dr. Abdulhamit Kırmızı, Galatasaray Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ahmet Kuyaş, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi'nden Doç. Dr. Nazan Maksudyan, Bilkent Üniversitesi'nden Yard. Doç. Dr. Oktay Özel ve İstanbul Şehir Üniversitesi'nden Yard. Doç. Dr. İrvin Cemil Schick yanıtlıyor...

Nuri Adıyeke: Tarihi bir yap-boz oyununa benzetebiliriz

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı? Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Tarih, tarihçinin yazdığıdır” der bir düşünür. Tarihçinin kim olduğu ise tartışmaya oldukça açık. Tarihçi, geçmişi araştırıp metin halinde sunan ise (ki böyle olduğunu düşünüyorum) tarihçinin yapması gereken iki işi çıkıyor ortaya. Birincisi geçmiş hakkında konuşabileceği belgeleri bularak okuyup anlayabilmesi gerekiyor. İkincisi bunlardan bir metin ortaya koyması gerekiyor ki bu ortaya çıkan metin tarihtir. Burada da şöyle bir tartışma çıkıyor, tarih geçmişte olan biten olay mıdır yoksa tarihçinin geçmişteki olan biten olayı metin haline getirmesi midir?

Jenkins, “tarihin içerikleri neredeyse sınırsız olduğundan, hiçbir tarihçi geçmişteki olayların bütününü kapsayamaz … Geçmişte olanların ancak bir bölümü aktarılabilir ve hiçbir tarihçinin anlatımı geçmişe tam olarak karşılık gelmez” der.1 (s.23) Tarihçinin suskun kaldığı, konuşamadığı geçmiş tarih değildir. Yazılmamışın tarihi olmaz. Artık şunu söyleyebiliriz ki yazılan tarih geçmişin bir kısmıdır. Diğer kalanı ise araştırılmayı ve yazılmayı beklemektedir.

Geçmişin tarih olabilen kısmını seçen iki temel olgu vardır. Birincisi tarihçinin ilgi alanları, merak konuları, ikincisi ise tarihçinin kullanabileceği belgeler. Bu iki belirleyici unsur tarih yazımının temel paradigmasıdır. Bir tarihçi için ilgi alanının dışındaki bir konu zorlu bir çalışma için cezbedici olamaz. Kimi zaman da çok merak edilen bir konu üzerinde uzun süren arşiv çalışmalarının hiçbir sonuç vermediği olur. Bazen tarihçinin seçiciliği, kimi zaman da kaynakların olmayışı insanlardan bazı bilgileri esirger. İlk gerekçenin başka tarihçilerce kapatılması mümkün ise de ikinci gerekçe için yeni belgeler ortaya çıkana kadar bilgisizliği kapatma imkânı hiç olmayacaktır. Belki de o konuda hiçbir zaman yeni belgeler de bulunamayacaktır.

Tarihçi geçmişi olabildiğince olmuş olana, gerçeğe en yakın haliyle sunmak zorundadır. Arada oluşan boşluklar ve bilinmezlikler o haliyle bırakılmalıdır. Bu noktada tarihi bir yap-boz oyununa benzetebiliriz. Çok sayıda parçadan oluşan bu oyundaki eksik parçalar ne kadar az sayıda ise yap-bozun üzerindeki resim o denli anlaşılır hale gelir. Kimi zaman kayıp parçalar var olanlardan çok daha fazladır ve resmin genel görüntüsü anlaşılamayabilir. Örnek olarak; Osmanlı tarihi için kuruluş dönemlerine ait bilinmeyen parçalar bilinenden çoktur ve bu dönem genel çerçevesi ile bilinemeyen bir dönemdir. Eski tarihlerde Fuat Köprülü’nün, günümüzde Halil İnalcık, Cemal Kafadar gibi birçok tarihçinin temel problemi, dönemi daha bilinir kılmaktı. Tam bu dönemi konu alan, Kemal Tahir’in Devlet Ana veya Tarık Buğra’nın Osmancık romanlarını ise bilinmeyenlerin açıklanması olarak düşünmemek gerekir. Her iki romanda dönemin anlaşılır kılınması için edebiyatın kullanılması söz konusudur. Tarihçiden farkları da tarihçilerin yeterince veri olmadığı için doldurmaktan kaçındıkları aradaki boşlukların hayali olarak doldurulmasıdır. Aynı yazarların Türk Kurtuluş Savaşı'nı esas alan Yorgun Savaşçı ve Küçük Ağa romanları da benzer şekilde bir tarih yazma amaçlı değil dönemin anlaşılır kılınması ile ilgilidir. Edebiyatçının yaptığı tarihçiden farklı olarak bir kurmacadır.

Kemal Tahir ve Tarık Buğra’nın iki farklı siyasal bakış açısından edebiyat kurgusu yaparak tarihi daha anlaşılır kılma çabası tarihin edebiyata bir malzeme olarak sunulmasıdır. Her ikisi de tarihi, romanları için bir malzeme olarak kullanmışlar ve mümkün olduğunca yazdıklarını tarihsel gerçeğe oturtmaya çalışmışlardır. Fakat Türkiye’de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi sadece tarihsel gerçek ile örtüştürmek ve tarihin daha anlaşılır kılınması olarak düşünmemek gerekir. Bunun ötesinde tahayyül edilen metni tarih ile kurgulamak da bir başka edebiyat biçimidir. İhsan Oktay Anar’ın romanlarında yaptığı budur. Anar’ın tarihi daha anlaşılır kılmak veya benzeri pratik bir derdi olmadığı gibi kurguladığı geçmişin tarihsel gerçeğe ayaklarını uzatması gibi bir problemi de yok. Onda tarih, romanları için bir araçtır.

İster tarihe hizmet etmek amaçlı olsun, isterse de kendi hayalini aktarmak amaçlı olsun edebiyatçının kurguladığı metin tarih değildir. Zaten edebiyatçıdan tarih yazması/ yapması beklenemez.

Bülent Bilmez: İyi bir kurmaca eserin ön koşullarından biri de tarihi iyi bilmektir

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

İyi bir edebiyat okuru değilim, ama bence elbette var. Her şeyden önce, kurmaca ile kurmaca-olmayan anlatı arasındaki ilişkinin sorgulanması gibi çok değerli bir tartışmaya zemin hazırlıyor. Nesnellik iddiasındaki konvansiyonel tarihçilik, kurmaca yapmıyormuş gibi yaparak bu tartışmadan kurtulamaz! Ancak bu tartışmanın kurmaca olanla olmayan veya edebî olanla tarihbilimsel olan anlatılar arasındaki farkı ortadan kaldıracağını düşünmek veya ümit etmek de post-modern safdillikten ibaret bir tutumdur. Ayrıca tarihin edebiyattan öğreneceği, onun gibi yazmak ve düşünmek değil, farkındalığının bilincinde olarak edebî olmayanın kurma ediminden uzak olmadığını kabul etmektir. Burada söz konusu olan, farklı bir kurmaca olsa da… Edebiyatın vaat edebileceği daha pratik bir şey, sağlam bir tarih bilinci ve anlatısı yaygınlaştırmak (vülgarize/ popülarize etmek) olabilir, ama özellikle tarihsel romanlar söz konusu olduğunda bu girişimler, kaş yaparken göz çıkarmakla sonuçlanabilir… Zaten romanın geçtiği neredeyse her ortam bence ‘tarihî’ olduğu için, iyi bir kurmaca eserin ön koşullarından biri de söz konusu ortamı (tarihi) iyi bilmektir ki iyi edebî eserlerin arkasında yatan şeylerden biri de bu konudaki başarıdır.

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de açıkça ‘araçsallaştırma’ işlevi üzerine kurulu kamusal tarihin pespayeliğine paralel olarak, ana-akım kurmaca tarihî anlatılar da yerlerde sürünmektedir doğrusu… Çoğu zaman, kurmaca olmayan metin üretmenin zorluğundan kaçıştan dolayı veya açıktan tembellik nedeniyle, ‘kurma’ edimi bol keseden atma ile özdeşleştirilerek ortaya üçüncü sınıf propaganda metinleri veya hamaset abideleri sunulmaktadır. Zaten ülkede tarih, bu metinlerin de belirlenmesinde önemli rol oynadığı seviyesizlikte tartışılmaktadır. Ancak kurmaca olmayan popüler tarihçiliğin bu konuda daha büyük bir rol oynadığını düşünecek olursak meselesinin metinlerin kurmaca olup olmaması değil, anlayış meselesi olduğu anlaşılır. Nitekim kurmaca veya kurmaca olmayan (akademik veya popüler) tarihçiliğin seviye düşürmedeki bu başarısının asıl nedeni, genelde (siyasî, kültürel ve sosyal) rejim olarak ülkenin seviyesizliğe mahkûm edilmesidir. Yoksa bu ülkede, (öncesini bir yana bırakacak olursak) Reha Çamuroğlu gibi çok iyi kurmaca eserler verenler, Erdoğan Aydın gibi akademi dışında olup başarılı çalışmalar yapanlar ve önce Popüler Tarih, sonra #Tarih gibi çok iyi süreli yayınlar üretenler de mevcuttur. Diğerleri, bu konudaki egemenliklerini, asıl kendi anlayışlarının (seviyesizliklerinin) rejimsel egemenliğine (veya kurduğu tahakküme) borçludurlar…

Edhem Eldem: Türkiye hâlâ tarihi siyasetin emrinde olan bir alan olarak algılamaktadır

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Bu soruya birkaç seviyede cevap vermek mümkündür. Eğer tarihyazımının iyisinin zaten edebiyata dâhil olması gerektiğini kabul edersek –ki görüşüm esas itibariyle bu yönde– ikisi arasında bir ayrım yapmanın pek de doğru olmadığı ortaya çıkacaktır. Bugünden geriye baktığımızda elle tutulu başlıca tarihçilerin iyi yazar oldukları için de başarılı olduklarını söylemek mümkündür. Buradaki olası sorun ikinci bir kategoriden çıkacaktır, o da tarihe katkısı neredeyse “teknik” derecede olan, dolayısıyla “edebiyat yapma” ihtiyacı veya imkânı sınırlı kalan tarihçiliktir ki, günümüzdeki üretimin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Özellikle bilimin küreselleştiği, İngilizcenin yeni bir lingua franca’ya dönüştüğü ve bu lisana hâkimiyeti çok tartışılır kişilerce kullanıldığı günümüzde tarihyazımının edebî bir boyutunu aramak çok zor, hatta imkânsızdır. Bu ise bir bakıma kaçınılmazdır, zira tarihin ihtiyaç duyduğu yeni girdi ve incelemelerinin büyük bir kısmı bu tür bir açılıma yer veremeyecek kadar teknik, noktasal, ayrıntılı olmak zorundadır. Fakat bir sonraki sorunuzdan da çıkarsamayla bu sorunuzda gizli olan diğer bir boyutun mevcudiyetini seziyorum, o da edebiyat mefhumunun sadece bir “güzel yazı” olarak değil de ağırlıklı olarak kurgu/ kurmaca manasında da kullanılabileceğidir. O zaman da sorunuzun niteliği epeyce değişmektedir. Tarihi bilinenlerle yetinen, edebiyatı ise bilinmeyenleri kurgulayan bir süreç olarak algılayacak olursak ikisi arasında ilginç bir ilişki ortaya çıkacaktır. Zira tarihi en “kuru” ve “müspet” haliyle alacak olursanız, belge ve kaynaklarınızın sınandıktan sonra verdikleri bilgilerin dışında veya arasında kalan boşluklar, anlatınızı kesintiye uğratan, nedensel ilişkileri tehlikeye sokabilen ve ancak tahmin ve spekülasyon ile doldurulabilen eksikler haline gelebilir. Bu eksiği maharetli bir şekilde doldurmanın bir adı da kurgu/ kurmaca veya edebiyat olabilir. Bunların iyi örnekleri de zaten anlatının bütününü gerçekten edebî bir metne dönüştürebilenlerdir. Natalie Zemon Davis’in Martin Guerrein Dönüşü veya Carlo Ginzburg’un Peynir ve Kurtlar’ı hemen akla gelmektedir. Burada pek tabii olarak kurgu, tarihyazımının boşluklarını doldurmayı başaran önemli ve kıymetli bir katkı, hatta bir alternatif halini alabilmektedir. Bunun ise en genel anlamda aslında gerekli ve kaçınılmaz, ama aynı zamanda da zor ve tehlikeli olduğunu söylemek mümkündür. Zira kurgunuzun tarihî gerçeklere uyumlu ve makul ihtimaller dâhilinde olması gerekir. Tabii bu süreci bir adım ileriye de götürmek mümkündür, o da tamamen kurgusal bir zemine oturan tarih anlatısı, yani bir bakıma tarihî roman. Bu tür edebî eserler eğer sağlam bir zemine oturtulabiliyorsa, tarihî bağlamı hakkıyla verebiliyorsa, bunu tarihyazımının veremediği gayet önemli bir katkı olarak nitelemek mümkündür.

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu defa sorunuzu doğrudan kurmacayla bağlantılı olarak sorduğunuza göre hafif şaka yollu şöyle cevap vereyim: tarihçiliğimiz –istisnalarla– berbat, romancılığımız da –gene istisnalarla– berbat olduğuna göre ne diyebilirim ki? Gerçi her şakanın arkasında bir gerçek yatar ve bu anlamda yukarıda bahsettiğim olumlu olguların Türkiye için geçerli olduğunu söylemek hakikaten çok zor. Burada bambaşka bir uç nokta söz konusudur, o da zaten tarihin büyük ölçüde kurgu veya kurmacadan ibaret olduğu. Fakat bu kurgunun herhangi bir edebî boyutu değil, esas itibariyle siyasî ve ideolojik bir boyutu bulunuyor. Türkiye hâlâ tarihi siyasetin emrinde olan ve milleti hizaya getirip geçmişi nasıl bugüne bağlayacağının kurallarını ve sınırlarını dayattığı bir alan olarak algılamakta, yani on dokuz ve yirminci yüzyıldaki bir anlayışı korumaktadır. Bunun şekli, yönelimi, dozajı zaman içinde değişebilmektedir, ama esas olarak bu zihniyet devam etmektedir. Kemalizmin nispeten daha seküler dayatması kâh Orta Asya’ya, kâh Anadolu medeniyetlerine, kâh erken Osmanlı dönemine dayanırken, bugünkü hâkim anlayış 1980’lerde başlayan Türk-İslam sentezi doğrultusunda başta Osmanlı geçmişi olmak üzere İslami ve Türk olan her şeyi kutsallaştırma yoluna girmiştir. Fakat esas aynıdır ve tarihyazımının asıl derdi kurgudan medet ummak değil, tam aksine bu ideolojik etkilerden kurtulmaya çalışmaktır. Daha “masum” kurgulara gelince, yani tarihin sanat, medya veya edebiyat yoluyla kurgulanmasına gelince, buradaki sorun bunun da genellikle ideolojik ve siyasî buyruklara itaatkâr gelişmesidir. Yani tarihî roman veya sinematografik anlatımların çoğu aslında ideolojik kurguların biraz daha sulandırılmışının ötesine geçmemektedir. Bir de zaten kurgu ve yaratıcılık kültürümüzün zaafı da hesaba katılınca, bu edebiyatın zarafetten yoksun, katur kutur, hamaset yüklü, sözüm ona bir tarihi “gerçeklik” ile takıntılı olduğu göze çarpmaktadır. Kısacası, ne kadar tarih, o kadar edebiyat ve kurgu; ne kadar yaratıcılık, o kadar tarih…

Ahmet Ersoy: Tarihle çeşitli şekillerde halleşmek modern insan için varoluşsal bir gereklilik olmalı

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

20. yüzyılın en iyi tarihî roman yazarlarından Penelope Fitzgerald Mavi Çiçek adlı kitabının girizgâhında romanların “tarihin noksanlıkları üzerinden” ortaya çıktığını söylüyor. Hem tarihyazımını hem de tarihsel romanları cazip kılan ortak bir noksanlık var gerçekten: o da yitip gitmiş olan geçmişin, yani sürekli yaşanıp tarihin havuzuna dökülen anların hiçbir zaman geri getirilemeyeceği ve tam olarak da bilinemeyeceği gerçeği. Bir temsil projesi olarak tarihyazımını düşündüğümüz zaman bu basit ama çarpıcı gerçek tarih alanının kronik ve yapısal bir zaafı olarak algılanabilir. Ama aslında temsildeki dolaylılık (yani ne yaparsa yapsın tarihin geçmişe şeffaf bir pencere açamayacağı, ona ancak mecazi operasyonlar ve dilin kurgusu üzerinden ulaşabileceği gerçeği) bir yaratıcı alan olarak tarihin çoğulluğunu, çeşitliliğini ve renkliliğini sağlayan asli bir unsur olarak da düşünülebilir. Belki bizi tarihe (ve tarihsel kurmacaya) sürekli çeken, merakımızı diri tutan da bu köklü, yapısal arızadır. Burada tabii önce tarihin kurmacadan farkını vurgulamak gerekiyor. Tarihçi gerçekten yaşanmış olaylarla ilgilenmekle, çekilmiş acıların, zulümlerin ve nice can pahasına verilmiş mücadelelerin getirdiği vicdani ve ahlaki yükü sürekli üzerinde hissetmek durumundadır, ve dolayısıyla tarihsel bilgiyi belirli disipliner kanallardan, somut verileri esas alarak, gelişkin inceleme, eleştiri ve teyit protokolleri üzerinden üretmek zorundadır. Yani, edebiyatın aksine “iyi” ve “kötü” (veya “kabul edilemez”) tarihçilik diye sınıflamalar meşru olarak yapılabilir – edebiyatla kıyaslandığında burada bilginin şekli, paylaşımı ve okuyucunun beklentisi farklıdır mutlaka. Ama geçmişin yeniden üretilme sürecinde bahsi geçen temel açmaz yüzünden eninde sonunda ortaya çıkan tarihsel bilgi (eldeki veriler, belgeler aynı kalsa bile) nihai ve mutlak değil çoğul, ârızi ve değişken olacaktır, dolayısıyla tarihçi de ürettiği bilgiyi açık ve çoğulcu bir kamusal tartışmanın parçası olarak sunmak durumundadır ancak.

Tarihle çeşitli şekillerde halleşmek (mesela edebiyat, sinema, müzeler veya tarihyazımı üzerinden) geçmişin ve kadim geleneklerin devamlılığından mutlak şekilde koptuğunu hisseden modern insan için varoluşsal bir gereklilik olmalı. Bu anlamda tarihin ve tarihsel romanın modern döneme özgü birer duygusal tüketim mecraı oldukları söylenebilir. İkisinin de besleyici nüvesi modern yitirme ve mesnetsizlik hissidir. İkisinde de geçmişle kurulan rabıta modernliğin devinimiyle savrulan okuyucu için sağıltıcı, kucaklayıcıdır. Daha özelde tarihsel romana baktığımızdaysa buradaki duygusal hazzın odağında A.S. Byatt’ın “muhtemel olanın kurgulanması” diye nitelendirdiği bir stratejinin durduğunu görürüz. Yani tarihsel roman, modern tarih alanının “muhtemel gerçeğe” ulaşma beklentisiyle oluşturduğu inşa, ikna ve doğrulama taktiklerini yazınsal alana devşirir ve kendi kurmacasını bu akademik çeşnili retorik temel üzerinde şekillendirir. Tarihsel anlatının disipliner otoritesini ve “gerçeklik etkisini” oluşturan yazım stratejileri (etraflı betimleme, kesin veri ve detay akışı, alıntılama – yani otantik tarihsel malzeme, doku ve dille doğrudan temas gibi) tarihsel romanın “gerçeksi” özünü oluşturur. Roman okuyucusunu çeken ve sürükleyen de tarihsel verinin muhkemliği algısıyla (yani romanın gerçeklik çıpasıyla) kurmacanın serbestliği arasındaki cazip, muğlak ve ikircikli alandır. Tarihsel anlatının otoritesiyle kurmaca arasındaki bu gerilimi sürekli kılmak yazarın tarihsel bilgi ve tekniklere aşinalığına bakar. Burada, mesela tarih alanında kötü ve kabul edilemez bulunan sahtecilik (gerçek süsü taşıyan tarihsel belge üretmek) iyi bir edebiyatın meşru ve yaratıcı silahı olabilir. Kuşkusuz ikna edici kalp belge üretmek ciddi bir teknik birikim ve tarihsel duyarlılık işidir. İşte romancı da bu tür bir duyarlılık ve maharetle tarihsel atmosferin bileşenlerini, onun kaybolmuş dillerini, farklı ve belki de aykırı hayat dokusunu bulmak, okuyucuyu o yabancı kokuların ve seslerin ortasına bırakmak durumundadır. Bu kâh tarihsel dilin tınısı ve ritminin çağdaş dile aşılanması yoluyla olur (İhsan Oktay Anar mesela), kâh ağır akademik format ve protokollerin hikâyeye kenetlenmesiyle (Lawrence Norfolk’un yüzlerce dipnotla dolu, kaynakçayla biten romanları gibi). Tarihsel veriyle kurmaca arasındaki dengeyi, salınımı, veya haydi büyüyü diyelim, korumak burada esastır. Denge bozulduğu an – örneğin Elif Şafak 13. yüzyıl Konya’sında bir karakterini “kaldırıma” oturttuğunda – büyü bozuluverir, hikâye ne kadar iyi olursa olsun sahne çöker. Buna karşın örneğin ilk büyük tarihî roman yazarı diyebileceğimiz Walter Scott’ın yapıtlarında tarihsel veriler o kadar titiz ve profesyonelce ele alınmıştır ki, romanların ilk basımını izleyen baskılarında okuyucuların romandaki tarihsel bilgi ve çağrışımlar hakkında yazara ilettikleri yorumlar dipnot şeklinde ana metne eklemlenir – yani bir anlamda roman geçmişin bilgisi üzerine geniş ve katılımcı bir tartışmanın vesilesi olmuş olur. Sonuçta vurgulamak istediğim şu: romancı mümkün ve muhtemel olanın oluşturduğu “yaratıcı belirsizlik” alanında gezinir, ve tarihsel temsilin disipliner sınırları ötesinde geçmişe dair farklı, duygusal ve sezgisel yükü daha yoğun olan bir bilgiyi paylaşıma açar. Empati, yani tarihin aktörleriyle duygusal bağ kurma, tarihyazımının da amaçladığı bir hedef olabilir. Ama tarihsel malzeme üzerinden şekillenen kurmaca empatiyi, özdeşleşmeyi çok daha geniş anlamda ve esnek şekillerde kullanma yetisine, birikimine sahiptir. Bu sayede tarihsel romanlar bizi insanlığın türlü halleri, bireylerin açmazları ve hevesleri, toplulukların ortak güdüleri, travmaları veya çelişkileri üzerine derin derin düşünmeye davet edebilir. Ortaya çıkan, geçmişe dair, ama disipliner tarih alanının dışında üretilmiş bilgidir. İşte Fuzuli de, muhtemelen buna çok uzak olmayan düşüncelerle edebî alanda üretilen bilginin farklı ama hayati olabileceğini hatırlatır bize: “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan’dan gelen bir misafirimiz ülkesinde savaş sonrası süregiden atmosferi bize kendi başından geçen bir cenaze anısından hareketle anlatmıştı. Düşünün ki bir cenaze evinde vefat eden kişi açık bir tabutta duruyor, etrafında da tam bir sükut halinde oturan kaskatı bir ziyaretçi kalabalığı. Tabutun kapağı kapanıp ölü gözlerden uzak hale geldiği anda suskun kalabalık birdenbire konuşmaya, anılarını paylaşmaya, ağlayıp gülüşmeye başlıyor. Tabutun kapanmasıyla gelen bitim ve kapanış hissi temsilin kapılarını açıyor. Sanırım, benzetmeyi abartmak pahasına, Türkiye’de de Lübnan (veya belki Almanya) gibi gündelik hayatlarımızın içinde açık duran birçok tabut olduğunu, ve bunların da geçmiş hakkında tamir edici, sağlıklı, çoğulcu ve yaratıcı düşünme ihtimallerini her zaman kısıtlamış olduğunu söyleyebiliriz. Bu hal yer yer kırılmaya başlanmış olsa da hâlen temsile gelmeyen, saklanan, konuşulmayan birçok geçmişin yükünü omuzlarımızda taşıdığımız belli. Belki de bu yüzden toplumsal düzlemde tarihle ilişkimizi ideolojik kavga veya çiğ nostalji ötesine taşımak çok zor oluyor. Türkiye’de tarihi konu eden kurmacanın da bu tıkanıklık halinden ciddi şekilde mustarip olduğunu düşünüyorum. Karşımızda bize tarihçilikle hikâyeciliğin anlatısal potansiyellerini bu coğrafyada nasıl harmanlayabileceğimizi gösteren Reşat Ekrem Koçu gibi bir örnek var belki. Ama bugünün Türkiye’sinde tarihsel anlatının doğasıyla, geçmişin dokusu ve belleğin işleyişiyle katmanlı ve yaratıcı ilişkiler kurabilen edebî örnek sayısı fazla değil. Belki bir tarihçi küstahlığıyla bakıyorum, ama beklediğim bir roman okuyup, mesela bir Ortaçağ Anadolu kasabasında yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu hissedebilmek.

 

Abdulhamit Kırmızı: Kalıcı tarih eserleri aynı zamanda iyi edebiyat örnekleridir

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Hiçbir disiplin insanlığa tek başına bir şeyler vaat edemez. Tarih ve edebiyat birbirine mahkûmdur. Bir suç varsa o tarihyazımının değil, onu o hale getiren aktörlerindir, onun ne idüğünü bilmeyen tarihçilerindir. Bilimciliğin din haline geldiği zamanlar geçti, artık tarih pozitif bilimlere öykünme kompleksinden kurtuldu ve edebiyatla yeniden barıştı. Kalıcı tarih eserleri aynı zamanda iyi edebiyat örnekleri olduğu için eleğin üstünde kalırlar.

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hadi asıl sorunu itiraf edelim: Tarihçiler kurmaca okumuyor, romanı ve hikâyeyi küçümsüyor. Hâlâ gerçeği olduğu gibi objektif bir şekilde aktarabileceklerine inanıyorlar. Oysa tarih geçmişin estetik bir takdimidir, geçmişin kendisi değildir. Türkiye'de "tarih"in talihsizliği (aynı zamanda gün, ay ve yıl tespit eden) isminden kaynaklanıyor: Başka bazı dillerde geçmişi anlatmaya verilen jenerik isim (mesela Almanca'da Geschichte) hem tarih hem tahkiye anlamına gelebiliyor. Tarih anlatıları da sözel kurgulardır. Tarih kendisine komşu alanlardan aynı zamanda sanat olmasıyla da ayrılır. Tarihçi geçmişi yorumlarken realist kurmaca ustasıyla aynı anlatı yapılarını kullanır. Çoğu zaman böyle yaptığının farkında değildir, geçmişten kalan verileri hikâyeci gibi tutarlı bir anlatı olarak örgütlediğinin farkında değildir. Ona kurmacadan farklı bir iş yaptığı öğretilmiştir. Türkiye'de çoğu tarihçinin tarihyazımı ve tarih felsefesi hakkındaki literatür bilgisi neredeyse bir asır öncesinde kalmıştır.

 

Ahmet Kuyaş: Ferrante’nin satırlarındaki o ayrıntılı canlılığı veremezsiniz bir tarihçi olarak

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Esirgemek fiilinde bir irade sözkonusu olduğu için, küçük bir itirazla başlamak istiyorum. Tarihyazımının insanlardan sakladığı bir şeyler olduğu kanısında değilim. Suskun kaldığı alanlar olduğuna ilişkin bir algı varsa, bunun bir bilgi eksikliğinden hatta yokluğundan kaynaklandığını kabul etmek gerekir. Bu durumu, “ilgi duysa, bilgiyi de arar ve bulur” diyerek karşılamak da kolaycılık olur. Tarihyazımının birşeyler verebilmek için önce alması gereken şeyler ise kısıtlı. Elena Ferrante’nin Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’da harikulade bir biçimde anlattığı, Napoli’nin o fakir mahallesindeki gündelik yaşamı bir tarihçi nereden bulup da çıkarabilir ki? Onbinlerce sayfalık gündelik haber kupürü, mahkeme tutanağı veya polis kaydı da okusanız, elinize olağanüstü zenginlikte bir fotoğraf koleksiyonu da geçse, hatta yüzlerce dakikalık belgesel filminiz de olsa, Ferrante’nin satırlarındaki o ayrıntılı canlılığı veremezsiniz bir tarihçi olarak. Birkaç sayfalık, hadi diyelim bir formalık, çok iyi bir toplumsal tarih anlatısı çıkarabilirsiniz belki; ama o kadar.

Bu noktada, “ama sözlü tarih diye bir şey var” diyeceklerin itirazı karşımıza çıkabilir. Burada da edebiyattan yana saf tutuyorum, zira Linù’nun “sevgilisi”, oto tamircisi Antonio’nun, bize anlatacak fazla bir şeyi olabileceğini sanmıyorum. Ferrante’yi okuduğunda, “bizi ne kadar iyi anlatmış” diyebilir; ama kendisinin anlatacak becerisi yok. Bir sorun da, insanları konuşturmanın, farklı bir beceri gerektirir olması. Sözlü tarihin, bir olay ya da olaylar dizisi çevresinde bize birçok açılım sağlayabileceğinden hiç kuşkum yok; ama insanlara sefalet ve eğitimsizlik içinde geçen çocukluklarının dünyasını anlattırmak pek kolay olmasa gerek. Dolayısıyla, sözlü tarihin de edebiyatın verebildiği genel havayı ve ince ayrıntıları bize veremeyeceği kanısındayım. Tarihin, anekdotların arka arkaya yazılmasından oluşmadığı da malum.

Ferrante’den söz ettiğim için, yalnızca roman türünden dem vurduğumu sanmayasınız diye bir şey daha eklemek isterim. Kurmaca sınıfında görmemiz gereken anılarla otobiyografiler de aynı işlevi görebilir tabii.

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soruyla özgül olarak ne kastettiğinizi iyi anlayabildiğimi sanmıyorum. Eğer iki türün birbirlerini ne nitelik ve nicelikte kullandıklarını soruyorsanız, işimiz bir hayli zor. Çok özetle söyleyecek olursam, ülkemizde kurmacanın tarihi kullanması pek iyi bir düzeyde değil. Tarihî roman yazarlarımızın çoğu tarihi iyi araştırmadan, öğrenmeden yazıyor.

Diğer yönde de durum maalesef pek parlak değil. Kurmaca eserler, tarihyazımında ya hiç kullanılmıyor ya da abartılıyor maalesef. Bir tarih kitabında kurmaca bir esere dipnot veremezsiniz tabii. Ama ana metne yedirilecek çok şey bulabilirsiniz, Hüseyin Rahmi’den, Tevfik Fikret’ten ya da Yakup Kadri’den. Buna pek rastlamıyorum. Öte yandan, Şerif Mardin, bazı geç 19. yüzyıl romanlarımızdan yola çıkarak “aşırı Batılılaşma” diye bir yorum atmıştı ortaya, Berna Moran da bunu çözümlemelerinde çok kullandı ve bana kalırsa, gayet yanlış yaptı. Romanlarda betimlenen bir dizi davranış, sanki gerçek toplumun neredeyse tamamına özgüymüş gibi algılandı. “Bâb-ı Âlî efendisi” adıyla anılabilecek herkesin yarım yamalak Fransızcasıyla kendini Batılı gören, gülünç züppeler olduğu sanılmaya başladı.

 

Nazan Maksudyan: Tarihyazımı neredeyse edebiyat kadar özgürdür

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Tarihyazımı ilk örneklerinden itibaren edebiyata yakın olmuştur. Kurmaca bir eser gibi tarih de bir hikâye anlatır, bize tarihsel bir anlatı sunar. “... Tarihi” dediğimiz her şey aslında bir tarihçi (yazar) tarafından kurgulanmıştır. Bu açıdan bakıldığında tarihyazımı neredeyse edebiyat kadar özgürdür. Farklı tarihçiler, farklı dönemlerdeki yeni bakış açıları sayesinde, yahut farklı kaynakları kullanarak, bir devleti yüceltmek ya da bir başkasını aşağılamak amacıyla, hatta bazen sırf kimi ünlü tarihçilerle polemiğe girmek için aynı şeyin bambaşka tarihlerini yazabilirler.

Öte yandan (iyi) edebiyatı tarihyazımından (ve diğer sosyal bilimlerden) ayıran, cevabı olmayan sorular sorabilmesidir. Tarihyazımı, her ne kadar bir anlatıya dayansa da, belgelerini bir sıraya koyar, farklı kaynaklardan aynı olayı teyit eder, yapboz parçalarını anlamlı bir bütüne dönüştürmeye çalışır. Oysa Kundera'nın dediği gibi edebiyat görecelilik ve muğlaklık üzerine kuruludur, şüpheyi ve ebedî sorgulamayı gerektirir. Hem bilebilmenin güçlüğüne işaret eder hem bilinemez gerçekliğe.

Türkçe edebiyatın en iyi romanlarından Kara Kitap'ta iki büyük tema varsa biri herhalde “hakikâti görmek” üzerinedir. Dünyanın bilgisini toplasak, her şeyi okusak, herkese sorsak, dünyayı dolaşsak, hakikâti bulabilir miyiz? Tarihçinin hayali de budur aslında. Kendini kolay kolay açığa vurmayan, ama oralarda bir yerde olduğu varsayılan kayıp ülkeyi bulmak, belki bir delikten kayıverip 'harikalar diyarı'na varmaktır hayal edilen. Orada tereddüt, şaşkınlık, muamma, soru kalmayacak, sonsuz huzura ve uyuma ulaşılacak; 'her şey aydınlanacak'tır. Kara Kitap her şeyin tanımlanacağı, kataloglanacağı, uygun çekmeceye yerleşeceği ve ortalıkta hiç dağınıklık bırakmayacak bu pozitivist umutla dalga geçer. Edebiyatın bize vadettiği tam da budur aslında: hayatın dindirilemez ve mutlak karmaşasını, hiç aydınlanmayacak karanlığı göstermek!

Oktay Özel: Edebiyatın sundukları karşısında tarihçinin boynu büküktür

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Şartlı olarak evet!

Şartlı diyorum çünkü bu, tarihyazımı ya da tarihçilerin bazı şeyleri bilerek esirgemelerinin kategorik bir kaçınılmazlık veya sınırlılık olduğu varsayımını ima ediyor. Tam olarak böyle olmasa da, tarihçiliğin edebiyata göre insan gerçeğine veya oralarda bir yerlerde var olduğunu düşünme eğiliminde olduğumuz “hakikat”e dair söyleyeceklerinde daha kısır, daha kabız olduğu ileri sürülebilir. Ayrıca, ele aldığı konuyu hem derinlik hem estetik bakımından edebiyat kadar yetkin ve tatmin edici ele alma şansı daha azdır tarihyazımının; tam olarak yoktur diyemesek de.

Bu öncelikle tarihçiliğin eldeki verilerle sınırlı hareket etmesi gerektiğine yönelik bir temel yöntemsel kuraldan kaynaklanır. Bunun üzerine inşa edilmiş bir müesses akademik disiplinin, onun pratisyeni olan tarihçiyi (amatör meraklılarını kastetmiyorsak eğer) epeyce sınırladığını, hayal gücünü devreye sokma konusunda temkinli olmaya zorladığını sanırım söyleyebiliriz. Son olarak bu sınırlama ve zorlama sebebiyle eli kolu ortadaki az sayıda veya dolaylı veriyle bağlanmış olan tarihçi hikâyesini de tam içinden geldiği gibi anlatamaz çoğunlukla. Hatta anlamlı bir hikâye kurmakta da zorlanır. Ortada dolu dolu bir hikaye olmayınca, oradan hem içerik hem anlatı olarak pek tatminkâr bir metin çıkmaz haliyle.

Tarihçi bu eksikliğini analize yüklenerek, onu mümkün mertebe incelterek, derinleştirerek kapatmaya, en iyi halde, o analizinden insanlık hallerine dair bir iki genelleme yapmaya kalkabilir en fazla. Bu da önce diğer meslektaşlarının tepki duvarına çarpar çoğunlukla. Dolayısıyla, disiplinin kuralları etrafında kalmaya çalıştıkça tarihçi ne yapsa, kendini de diğer tarihçiyi de okuyucusunu da tam olarak tatmin edemez. Edebiyatın sunduğu veya vaat ettikleri, edebilecekleri karşısında kategorik olarak boynu büküktür. Neticede kendi elinde olmayanı okuyucusuna nasıl vaat etsin ki?

Daha fazlasını yapmaya çalıştığında ise zaten başka kulvarlara, belki edebiyata açılmış, kaymaya başlamış olur. O zaman ve arzu ederse, oturup roman yazmayı deneyebilir tabii!

Öte yandan, sadece standart tarihyazımı içinde kaldığınızda çoğunlukla elinizden gelenin ne olduğu konusunda da büyük ölçüde cahilsinizdir. Niyeyse zekâyı köreltici bir tarafı var bu garip alanın. Dolayısıyla tarihyazımı genellikle elinden geleni, bal gibi gelebilecek olanı da sunma (en azından deneme) konusundaki şaşırtıcı isteksizliğin adıdır bence. (Daha ziyade Türkiye’deki egemen pratik üzerinden konuştuğumu belirteyim de, tarihin de ismini hayırla andığı istisnai tarihçilerin, sınırboylarında gezinen harikulade tarihyazımı örneklerinin de varlığını inkâr etme densizliğine düşmeyelim).

“Tabiatımız icabı” bir Tolstoy olamayacağımızı bilmek de çok acı tabii!

Edebiyatın tarihyazımınınkine benzer sınırları da engelleri de yok bildiğim ve sandığım kadarıyla. Edebiyatçının insanlık hallerine veya varoluşun derinliklerine, “hakikat”e dair söyleyebilecekleri karşısındaki tek sınır herhalde kendi donanımı, gözlem gücü, hikâye etme yeteneği olsa gerek. Kimse ona dışarıdan kural ve sınır koyamaz (ya da ben öyle sanıyorum). Edebiyatın kendi estetik kuralları bile ancak bir dereceye kadar engel üretebilir kanaatindeyim; ama o kadar iyi örnek gösteriyor ki, bunlar da kolayca aşılabilir. Yeter ki içinizden ya da aklınızdan geçenin iğvasına kendinizi açın. Estetik, doğası gereği ihtilalcidir çünkü. Ve tarihçinin metodolojik zorunluluklarıyla kıyaslanamayacak derecede bir özgürlük sunar edebiyatçıya.

Bu imkânın da yardımıyla edebiyatçı elinden geleni esirgemez haliyle. Aksine elinden gelenin de fazlasını vermeye, sunmaya çalışır. Bu süreçte karşılaştığı sadece kendi sınırları, sınırlılıklarıdır yukarıda işaret ettiğim üzere. Özetle, edebiyatın vaat ettiği, edebileceği dünya elbette ki daha sınırsızdır. Gerisi, vaat ettiğini okuyucusu nazarında tatminkâr şekilde yerine getirip getirmediği sorunudur.

Ama hem tarihçinin hem edebiyatçının tıkandığı noktada imdadına yetişen, ya da o potansiyele sahip bir üçüncü imkân alanı yok mudur? Sinema mesela!

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarihyazımı aleyhine büyük bir dengesizlik var bence. Kurmaca, tarihyazımından çok daha fazla ve zekice yararlanıyor gibi; en azından daha iyi ve derinlikli besleniyor diyebiliyorum. Tarihyazımının durumu bu bakımdan epeyce keder verici. Yukarıda saydığım yapısal ve metodolojik sınırların içinde bile yapabilecekleri varken, o imkânları dahi kullanmıyor maalesef. Bu biraz da tarihçiliğin bizzat tarihçilerce daha baştan epeyce yanlış ve/ya eksik algılanmış olmasıyla da ilgilidir belki de, bilemeyeceğim. Ama tam bunu söylerken aklıma Fuat Köprülü gibi kurucu isimler geliyor ve bunun onlara haksızlık olacağı hissine kapılıyorum. Ama Köprülü de Türkiye’nin modern tarihyazımında bir istisna gibi duruyor.

O halde ortada yapısal bir sorun var demektir. Yoksa kendilerinin zaten sınırlı olan imkânlarını, ifade ve anlatım olanaklarını kullanmaktan bu kadar korkmalarını, ellerinde potansiyel bir anlamlı hikâyenin kurucu unsurlarını oluşturan üç beş verinin zihinlerini bu derece esir almasını, yeteneklerini bu derece köreltebilmekte oluşunu nasıl izah edebiliriz?

İhtimaller çok. Mesela şu en depresif olanından başlayayım: Belki tarihyazımı her bakımdan yetenekleri daha kıt olanların, yaratıcı zihnin sonsuz imkânlarını kullanma konusunda daha baştan kendini korkak alıştıranların, daha ileri gideyim, belki de aslında hayat karşısında daha korkak ve temkinli zihinlerin daha ziyade itibar ve tercih ettikleri bir alandır.

Ya da şu: Belki evrene, insana dair sorularını daha baştan kendisine sunulan üç- beş klişeden alan, daha ziyade oradan devşirdikleriyle âlemi çözdüğünü, hakikate eriştiğini sanan bir kibrin kendisini hem güvende hissettiği hem de sinsice etrafta iktidar kurabileceği alabildiğince geniş bir alan arayışının adıdır. Yani zaten hazır hakikatlerini bir kez daha kendine ve ortaya ispat için meydana çıkan ahmak demogoji müteşebbislerinin cevelan sahasıdır.

En nahoş ihtimal ise, bu alanın kahir ekseriyetinin düpedüz ideoloji ve ucuz siyaset ürettiğidir. Ki bundan az miktarda iyi niyetli veya sahih meslektaşımızı tenzih ederim tabii! Söz konusu Türkiye olunca, dil bunları söylemeden de duramıyor maalesef.

Epeyce sert kaçtığının farkında olduğum bu hüküm tarihçiliğin icaplarını yerine getirme konusunda dahi asgari ölçüde de olsa bir gayret göstermeyen bir tarihyazımınadır elbette. Şanssızlığımız şu ki, alan hâkimiyeti böylesinin elinde.

Oysa, sizin sorunuz tarihyazımının kurmacayla ilişkisi üzerineydi. O halde bu soruya öyle bir tarihyazımının göbeğinden verilebilecek en münasip cevap belki şu olabilir: Kurmaca da nedir ki?

Tercümesi: “Gerçeğin” karşısında kurmacanın hükmü mü olurmuş!

Şimdi böyle bir durumda, söz gelimi, Orhan Pamuk’a (veya gıyabında Yaşar Kemal’e, meşrebinize göre artık) en iyi tarih bölümlerimizin fahri doktora vermesini nasıl önereyim bu âciz tarihçi halimle!

Diyeceksiniz ki, böyle etkileyici örnekler edebiyat yani kurmaca alanından çıkmışsa, bütün bu soruların gereği neydi?

Ha, bütün sebep Don DeLillo’nun “edebiyat, tarihi kafa karışıklıklarından kurtarır” sözü ise, cevabım şudur: Halt etmiş!

Siz asıl hiç karışmayan kafadan korkun!

Tolstoy’un kafası karışık değildi sanki! Ya da kafasında bir tuhaflık hisseden yanlızca bozacı Mevlut muydu?

İrvin Cemil Schick: Türkiye’de tarihyazımı önemli ölçüde kurmacadır zaten

Sizce, tarihyazımının insanlardan esirgediği ve ancak edebiyatın vaat edebileceği şeyler var mı?

Edebiyat bize maddî gerçeklere dayanmak zorunda olmayan sonsuz kurgu imkânları tanır. Ütopyalar, distopyalar, fanteziler, her türlü muhayyel gerçeklikler inşa edebilir edebiyat. Dolayısıyla dönüştürücü olabilir. Sömürünün var olmadığı, sınıf, cinsiyet, cinsellik, ırk farklılıklarının kişilerin önündeki fırsatları sınırlandırmadığı, insanların ihtiraslarına yenik düşmediği, toplumun önündeki engellerin rekabet değil dayanışma yoluyla ortadan kaldırıldığı, hayvanların da birtakım hakları olduğunun teslim edildiği ve bu haklara saygı gösterildiği, şerrin kendiliğinden yok olduğu bir dünya koyabilir örneğin önümüze. Bence “Dünyamız illâ ki böyle olmak zorunda değildi” cümlesi kadar devrimci bir cümle daha yoktur. Ve bu cümleyi en iyi edebiyat kurabilir. Hattâ sadece edebiyat kurabilir.

Türkiye'de tarihyazımı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Korkarım Türkiye’de tarihyazımı önemli ölçüde kurmacadır zaten. İsim vermeyeyim, bilen bilir, tarihçi geçinen, düzinelerle kitap yazan vatandaşlar var, “ecdâdımız”a medhiyeler düzmeyi tarihyazımı sanıyorlar. Savunmacı, tarafgir, aslında acınası bir aşağılık duygusundan kaynaklanan metinler üretiyorlar sabah akşam. Sonra bu metinler iktidar tarafından kullanılıyor tepe tepe, gündemi belirlemek, düşman bildikleri zümrelere karşı polemik yapmak için. Sayın Cumhurbaşkanımız bunu her gün yapıyor, yok İnönü, yok Abdülhamid, yok Kanûnî, yok Lausanne... Bu çıkışların tarihyazımıyla ilgisi alâkası yok, maksat siyaset yapmak; ama tarihyazımından besleniyor. Kemalist tarihyazımını baş aşağı çevirmek iddiasında, ama en az onun kadar kurmaca. Oysa tarihyazımı çok önemli bir uğraşı, saygın bir uğraşı, sorumluluk isteyen bir uğraşı. Ve tarihe karşı mücadele edildiğinde tarih her zaman galip gelir, çünki historia longa, vita brevis...

(Sıralama alfabetik olarak yapılmıştır.) 
1 Keith Jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, (Çev: B. Sina Şener) Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1997, s.23.