Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetler, erkekler ve erkeklikler üzerine

Ekonomi, hukuk, siyaset, dinler, gündelik hayat ve yaşam tarzlarının kesişiminde: Toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ortadan kaldırmanın yolu ataerkilliğin ortadan kalkmasına bağlı ve bunu hep beraber yapmamız gerekiyor


@e-posta
Dosya, 01 Mart 12:02
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Şiddet çok yaygın bir mesele. Çok taraflı bir sorun ve derinleşen, yaralar, izler ve sorunlar yaratan bir heyula –fakat hayali değil gerçek. Sayılar, tanıklıklar, anlatılar, söylemler, deneyimler -ama en çok ve en önemlisi izler bırakan deneyimler. Ancak şiddet üzerine, şiddetin boyutlarından yaygınlığına, farklı şiddet türlerinden şiddetlerin1 aktörlerine ve mağdurlara, yasalara, alınabilecek önlemlere ve şiddete dair söylemlere değin çok şey söylendi ve söyleniyor. Belki de en küçük bir değişim için bile ısrarla ve sabırla yazmaya, bir şeyler söylemeye, bir şeyler yapmaya çalışmak lazım. Şiddet öyle bir şey ki, bitmek bilmiyor. İnsanlar da dâhil olmak üzere canlılar -ve canlı olmayanlar- şiddetten, şiddetlerden çok çekiyorlar fakat yine de farklı bağlamlarda şiddetleri yeniden üretiyorlar, yeniden üretmeyi tercih ediyorlar.

Şiddet toplumsal cinsiyetle yakından ilişkili. Belki bir fenomen olarak şiddetin en belirgin özelliklerinden biri bu. Şiddetler en çok kadınları ve LGBTQİA+’ları ve hâkim söylemden farklı cinsiyet kimliklerine sahip erkekleri, diğer bir deyişle heteronormatif cinsiyet sisteminin egemenleri konumundaki heteroseksüel erkekliklerle işbirliği ve suç ortaklığı yapmayan herkesi ezip geçiyor.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet konusunda sayılardan bahsetmeyi yeterli bulmuyorum; ama sayılar şiddetin büyüklüğü ve yaygınlığı hakkında fikir veriyor. Konuyla ilgili son derece anlamlı bulduğum iki sayısal veriyi paylaşacağım. Türkiye’de hâlihazırda en geniş örnekleme dayalı şiddet verilerini sunan Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2014’teki Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet araştırmasının kanımca oldukça iyimser sonuçlara sahip bulgularına göre ülke genelinde kadına yönelik fiziksel ve/ya cinsel şiddetin yaygınlığı %38’den fazla2: diğer bir deyişle bir yılda her on kadından en az dördü fiziksel ve/ya cinsel şiddete maruz kalıyor. Diğer yandan Bianet’in “Erkek Şiddeti Çetelesi”ne göre medyaya yansıyan haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla, ülkede her ay yirmiden fazla (bu yılda üç yüz kişiye yakın bir sayı demek) kadın, çocuk ve LGBTQİA+ erkekler tarafından öldürülüyor, tecavüze veya tacize uğruyor. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet sadece sayı değildir; bu iki veri, buz dağının görünen, araştırmalara ve/ya medyaya yansıyan, buralarda yer alabilen yüzü ve bundan çok ama çok daha fazla dile getirilme imkânı bulamayan, sessizlikler içinde kaybolup giden vaka var.

Buzdağının çoğu zaman görmezden gelinen yüzünde ise sözlü şiddetlerde (yani gündelik hayatta birbirine yükseltilen sesler, bağırmalar), çocuk istismarlarında, ergenler ve gençler arasındaki flört şiddetlerinde (örneğin sosyal medya üzerinden ısrarlı takiplerde), cinsel tacizlerde (mesela sıradan bir günde sokakta veya iş yerindeki laf atmalarda, baskılarda, şakalaşmalarda veya birlikteliğe zorlamalarda), LGBTQIA+lara yönelik baskılarda, dışlamada homofobi ve transfobide ve hatta tecavüzlerde, mağdurlar yaşadıklarını dile getirerek itiraz etme, şikayet etme olanağı bulamıyorlar ve bastırmak zorunda kalıyorlar. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetlerin mağdurları, çoğu zaman psikolojik ve fizyolojik sağaltımları ve adalet arayışları için gerekli toplumsal ve kültürel desteği bulmakta zorlanıyorlar3. Partnerlerinden ayrılmak ya da boşanmak kadınlar için zorlaşıyor. Bir yandan boşanmalarının önünde toplumsal baskılar artıyor, bazı örneklerde de kadınlara korunma sağlanmasında gecikildiği için kadınlar ayrıldıkları partnerleri tarafından öldürülüyor. Çünkü her ne kadar itiraz etme olanakları -dünyada ve Türkiye’de- yasalarda mevcut ise de bunlar pratikte hukuk ve kolluk kuvvetleri tarafından kadınların, çocukların ve LGBTQIA+’ların aleyhine işletiliyor: şiddet gören kadınlar kocalarına geri gönderiliyor, çocuklar sessizliğe boğuluyor, LGBTQIA+lar daha fazla baskıya maruz kalıyor ancak karılarını öldürmüş kocalar ya da tecavüz zanlıları ceza indirimlerinden yararlanabiliyor. Belki meselenin daha fazla irdelenmesi gereken kısmı da bununla ilgili.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetleri tartışırken -bunları tek tek irdelemek son derece gerekli olsa da- vakalarda kaybolmak ya da sözkonusu şiddetlerin yaygınlığı ve büyüklüğüne ilişkin sayıları bir defa daha dile getirmek yerine, bu durumun nedenleri ve aktörleri üzerine konuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu toplumsal ve kültürel bir mesele; ve hiçbir sayı veya çok sayıda insanın benzer şeyleri yaşaması, tek başına bir kişinin yaşadığı acıları tarif etmeye ya da sağaltmaya yetmez. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetlerin, geniş anlamda ataerkilliği yeniden üreten toplumsal ve kültürel ilişki ağlarının bir parçası olduğu kanısındayım. Diğer yandan, bu toplumsal ilişki ağlarında kilit noktadaki failler ise ataerkil toplumsal cinsiyet düzeninin hâkimi konumundaki erkekler ve erkeklikler.

***

Önce toplumsal yapıdan başlayalım. Kadınlara, çocuklara, LGBTQIA+’lara ve hâkim toplumsal cinsiyet rollerinden farklı erkeklere yönelik şiddetler ataerkil ve heteroseksist toplumsal yapıdan kaynaklanıyor. Bunda kadın çalışanların erkeklerden daha düşük ücretlerle çalışmasının, birçok çalışan kadının güvencesiz çalışmaya zorlanmalarının önemli bir rolü var. Kadınların çok büyük bir bölümünün ücretli çalışma olanaklarından dışlanmasının ve çalışan erkeklere kültürel olarak bağımlılaş(tırıl)malarının çok büyük bir rolü var. Kadınların gördükleri şiddetleri şikayet ettiklerinde, faillerin büyük ihtimalle ceza görmeyeceklerinin -hem erkekler hem de şiddete uğrayan kadınlar tarafından- bilinmesinin büyük bir payı var4. Kadınların partnerlerinden boşanmalarının ya da ayrılmalarının zorlaştırılmasının payı var. Kadınların parlamenter ve parlamento dışı siyasete düşük oranlarda katılımının büyük bir payı var. Kültürel bir imge olarak (aslında özerkliğini yitirmiş figürler olarak) anne/ev kadını olmaya yönlendirilmelerinin payı var. Kadınların ve LGBTQIA+’ların toplumsal ilişkilerde ötekileştirilmelerinin damgalanmalarının büyük bir rolü var. Kadınlara ve LGBTQIA+’lara (ve evet aynı bütünün diğer parçaları olan göçmenler, engelliler ve azınlıktaki etnik gruplara) yönelik baskıları normalleştiren cinsiyetçi ve ötekileştirici söylemlerin büyük bir payı var. Ataerkil söylemler şiddeti meşrulaştırıyor, olağanlaştırıyor ve bu ne yazık ki, gündelik hayatın akışının itiraz edilmeyen, kanıksanan bir parçası hâlinde. Kadınların erkeklerin namusu olarak görülmesinden, kadınların seslerini duyuramamasına ve gündelik hayatta şiddetin yaygınlaşmasına bunlar gündelik hayatta normalleştirilerek yeniden üretilen şeyler.

Dolayısıyla toplumsal cinsiyete dayalı şiddetler, ekonomi, hukuk, siyaset, dinler, gündelik hayat ve yaşam tarzlarının kesişiminde yer alıyor. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetler bunları belirleyen ataerkil ve heteroseksist toplumsal yapının sonucu ve bu bir insanlık sorunu. Ataerkilliğin ortadan kaldırılması gerekiyor ve bu hep beraber yapmamız gereken bir şey.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetlerin arkasındaki aktörler ise -çocukluğumuzun öcülerinden, canavarlarından beter ve fakat soyut bir imge olarak sunulan oysa her gün karşımıza çıkan, aynadan bize bakan kanlı canlı kimseler olan- erkekler ve erkeklikler. Erkeklere özgü bir şiddet türü yok; mevcut değil. Şiddetleri herkes gerçekleştirebilir. Ve Jeff Hearn’ün5 vurguladığı üzere “erkek şiddeti” gibi bir kavramsallaştırma, bir yandan şiddet ve erkeklik arasındaki ilişkiyi doğallaştırarak, diğer yandan da bu ilişkinin erkek egemenliğiyle -yani iktidarla- arasındaki bağları muğlaklaştırarak sorunun özünü görmemizi engelliyor. Hearn’a göre erkekler toplumun hakim yarısı olan bir “grup” olarak kadınlara, çocuklar, LGBTQIA+’lara ve hâkim toplumsal cinsiyet rollerinden farklı erkeklere yönelik şiddetlerden yarar sağlıyorlar. Bu nedenle “erkek şiddetinden” değil, “erkeklerin şiddetlerinden” söz etmek gerek.

Erkekler, bizzat ellerini şiddetler ile “kirletseler”, “şiddete bulaşsalar” da, gerçekte pek azı için geçerli olduğu üzere şiddetlerden “uzak dursalar” da, şiddetin var olmasından yarar sağlıyorlar. Bunlar insanlara hayatı dar etseler de, yukarıda saydıklarımız pek çok erkek tarafından şiddet olarak bile görülmüyor. Şiddetler onlara iktidar sağlıyor; korkmadan sokakta yürüyebilme olanağı sağlıyor; çalışıp çalışmamayı partnerine sormama ayrıcalığı sağlıyor; evde kadınlar tarafından yemeklerinin hazırlanmasını, çamaşırlarının yıkanıp ütülenmesini, dağınıklıklarının toplanmalarını, çocuklarına bakılmasını sağlıyor. Sorgulanmayan koca bir kişisel özerklik alanı sağlıyor.

Oysa ki “erkeklik”, yani toplumsal ve kültürel ilişkilerde “erkek” olarak görülmek, biyolojik nedenlerden, kalıtımdan, yaratılıştan ya da sık sık dile getirilen “erkeğin doğasından” kaynaklanmıyor. Batıda son kırk yılda yükselişe geçen disiplinler arası bir araştırma alanı olan eleştirel erkeklik incelemeleri alanındaki araştırmaların ortaya koyduğu üzere, erkeklikler farklılaşabilen ve değişebilen toplumsal inşalar. Diğer bir deyişle erkeklikleri -bu her nasıl belalı bir hâl ise- şu anki hâline getiren, inşa eden, kuran, şekillendiren bizzat toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi ilişkiler, hukuk ve dinler. Bizlerin de bireyler olarak yeniden üretimine ve şekillenmesine katkıda bulunduğumuz ilişkiler, koşullar nedeniyle erkeklikler bugünkü sorunlu hallerine geliyor. Ancak umut var.

Umut, bizzat erkekliklerin toplumsal inşalar olmasında. Eleştirel erkeklik incelemeleri alanının önde gelen, kurucu isimlerinden Raewyn Connell’ın işaret ettiği üzere erkeklerin hâkim erkeklik inşalarına itiraz ederek değişmesi mümkün6. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetlerin sona ermesi, kadınlar, çocuklar, LGBTQIA+lar ve erkeklerin bizzat kendileri için gereklidir. Erkekler, durup önce kendilerine bakmalı, şiddetlerde ve şiddetlerin yeniden üretiminde kendi paylarını görmeli ve erkeklerin şiddetlerini sona erdirmelidirler.

1 Tek bir şiddet türünden ziyade, çoğul ve farklılaşan şiddetlerden söz etmek daha yerinde.
2 Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü (2015). Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması. Ankara: Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü.
3 Son dönemde batıdaki #metoo kampanyası bir istisna. Kampanyaya katılan mağdurların yaşadıklarını dile getirmeleri ve tacizci ve/ya tecavüzcülerini ifşa etmeleri için yılların geçmesi gerektiğini, bazı kimselerin failleri savunmaya devam ettiğini de unutmamak gerek.
4 Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin nedenlerini failler, mağdurlar ve aileler üzerinden irdeleyen son yıllarda yayımlanmış nefis bir çalışma olan Burçe Bahadır’ın yazdığı Ölü Kadınlar Memleketi’ni (Ayizi Kitap, 2014) hararetle tavsiye ediyorum.
5 The Violences of Men. J. Hearn. Londra: Sage Publications. 1998
6 (1998). Toplumsal Cinsiyet ve İktidar: Toplum, Kişi ve Cinsel Politika. R. Connell. (çev. Soydemir, C.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 1998