"Güzellikten hiç konuşmaz olduk"

Doçent Margaret Litvin: Bir siyasî krizin ortasında oturup da diyelim ki Shakespeare üzerine konuşmak mânâsız gelebilir. Hani, mahalle yanarken saçını tarıyormuşsun gibi...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bir hikâyeyi hikâye yapan şey nedir? Bize anlattıkları mı, yoksa bizim anladıklarımız mı?

Boston Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde doçent olan Margaret Litvin, geçen hafta BU+ Performans etkinlikleri kapsamında ve Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü işbirliğiyle “Hamlet, Friend of Arab Democracy” başlıklı bir konuşma yapmak üzere İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi.

Aynı zamanda Boston Üniversitesi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çalışmaları Programı’nın da kurucu yöneticisi olan Litvin, uzun süre sömürgecilik sonrası dönemde Mısır, Suriye ve Irak’ta Hamlet’in oynadığı rolü incelemiş, Arap entelektüellerin Hamlet karakterinde bulduğu yansımaların izini sürmüş. Bu alandaki bulgularını paylaştığı Hamlet’s Arab Journey başlıklı kitabı 2011’de Princeton University Press etiketiyle yayımlanıyor.

Margaret Litvin ile edebiyatın ne işe yaradığı, hikâyelerin taşıdıkları ve Arap entelektüellerin Hamlet’te ne buldukları üzerine konuştuk. Litvin, “devletin himayesindeki” entelektüel kesimin ancak sadık eleştiri yapabildiğini söylüyor ve ekliyor: “Belki önümüzdeki yıllarda daha fazla Hamlet görmeye başlayabiliriz.” Söz, Margaret Litvin’de…

Zorbanın kahrı; gururun çiğnenmesi; kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesi; kötülere kul olması iyi insanın; tahtta bir despot; ülkede çürümüş bir şey var… Arap entelektüeller Hamlet’e baktıklarında ne görüyorlar?

Evet, aynen! Bu dediklerinin hepsi. 1970 ile 2011 arasını kapsayan yaklaşık 40 yıl boyunca, Arap entelektüeller Shakespeare’in Hamlet’inde kendilerini gördüler. Arap okurlar veya tiyatrocular için, “çürümüş bir şey var krallıkta” oyunun kilit dizelerinden biridir. “Çığırından çıkmış bir zaman bu” bir diğer kilit cümledir; hep bir gecikmişlik hissi, kendi tarihiniz karşısında umarsız bir seyirci olarak kalakalma hissi, ve hatta siyasî umutlarınızın önüne bir türlü kenara çekilmeye razı olmayan yozlaşmış yaşlı nesil tarafından ket vurulduğu hissi…

“Olmak ya da olmamak”ın Arapçaya ekseri “Olalım mı olmayalım mı” şeklinde çevrildiğini söylüyorsunuz ve bizatihi bu cümlenin Arap siyasetini tanımlayan sloganlardan biri olarak düşünülebileceğini vurguluyorsunuz. Nasıl? “Olmak ya da olmamak,” direnip “bela denizlerine karşı dur, yeter deme” çağrısı mı?

Arap Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat Doçenti Margaret LitvinKesinlikle, toplum veya siyasete dair tartışmalarda, (aktörlerin ve yönetmenlerin aksine) Arap tartışmacılar, Hamlet’in sorusunu çoğul olarak alıntılarlar: “Olalım mı olmayalım mı?” (nakūn aw lā nakūn). Arapçada fiilin mastar hâli olmadığı için (“to be,” “être,” “быть,” “olmak”) ve olmak işini kimin yaptığını tanımlamadan “olmak ya da olmamak” diye sormak mümkün olmadığı için bunu yapabiliyorlar. Böyle durumlarda, her tercüman bir zamir seçmek zorunda kalıyor. Ama neden “biz”i seçiyorlar? Hamlet’in kayda değer Arapça edebî çevirilerinin hiçbiri “olmak ya da olmamak”ı çoğul şahısta yorumlamaz. Bana sorarsanız, siyaset tartışanlar, kıymet biçtikleri kolektif bir kimliğin çok yakın bir varoluşsal tehdit altında olduğu fikrini aktarmak kaygısıyla böyle yapıyorlar. “Dur, yeter deme” çağrısı ise ikincil: asıl mesele altmetin, ilk etapta kolektif kimliği çağrıştırmak.

Hamlet’ten konuştuğumuzda, çoğunlukla eylemsizliğin sonuçlarından ve melankoli simgesi olarak bireyden konuşuruz. Tanıyıp pek de sevdiğimiz melankolik prens, bu bahsettiğiniz bağlamda nasıl oluyor da bir devrimciye; zorbalığa karşı başkaldıran güçlü kuvvetli bir siyasî figüre dönüşüyor?

Dediğim gibi, kimi Mısırlı ve Arap siyasî düşünürler, kuşkularını veya depresyonunu bertaraf edip de eyleme geçemeyen mütereddit Hamlet’le olumsuz bir düzlemde özdeşlik kurdular. Ulusu “Hamlet gibi, budalalıktan liğme liğme olmuş” resmederek bu figürü, ulusal birlik çağrısı yaparken stratejik olarak kullandılar. Siyaset tayfının her bir bucağından düşünürler böyle bir retorik kullandılar.

Fakat Arap tiyatrosu, bu melankolik karakteri, bu mütereddit figürü, Laurence Olivier’nin “kafasını toplayamayan adam”ını kullanmaya hiç yanaşmadı. 1960’lı yıllardan itibaren hüküm süren “bağıtlı edebiyat” kapsamında, yankı uyandıran Hamlet, aslında Stalin döneminde muhalif olan Sovyet entelektüellerden esinlenen Rus modeliydi: sözünü cayır cayır söyleyen, hitabet yeteneği gelişmiş ama aynı zamanda yavuz, muhlis ve yiğit bir Hamlet. Adalet uğruna savaşan ve yozlaşmış, gaddar bir yönetim tarafından haddi bildirilen bir Hamlet.

Mısır ve Suriye'de 20’nci yüzyılın ikinci yarısı boyunca düşünürlerin, yazarların, tiyatro insanlarının çoğu o veya bu şekilde devletin himayesindeydi; devletin tiyatrolarında, radyo ve TV istasyonlarında, yayın organlarında, hatta sansür bürolarında çalışıyorlardı. Bu insanlar, yıllarını o devletin hapisanelerinde geçirseler dahi, sıklıkla devletle ve o devletin kurucu idealleriyle epey sıkı fıkı özdeşleşmişlerdi. Hâliyle, eleştirileri de sadık eleştiriydi.

Bu bahsettiğiniz dönüşüm, sizce, Arap siyasî kültürü ve tarihi hakkında ne söylüyor?

On yıllarca Arap tiyatrosunun en büyük merkezlerinden ikisi olan Mısır ve Suriye, devlet desteği olmaksızın faaliyet gösterebilen bağımsız bir kültür sektörünü ancak çok yakın bir zaman önce geliştirdi. Bu da demek oluyor ki, 20’nci yüzyılın ikinci yarısı boyunca düşünürlerin, yazarların, tiyatro insanlarının çoğu o veya bu şekilde devletin himayesindeydi; devletin tiyatrolarında, radyo ve TV istasyonlarında, yayın organlarında, hatta sansür bürolarında çalışıyorlardı. Bu insanlar, yıllarını o devletin hapisanelerinde geçirseler dahi, sıklıkla devletle ve o devletin kurucu idealleriyle epey sıkı fıkı özdeşleşmişlerdi. Hâliyle, eleştirileri de sadık eleştiriydi. Bu bakımdan, Hamlet’in ikilemi onlarda bilhassa yankı uyandırıyordu: müteveffa babanın anısını ve devletin kuruluşuna can veren idealleri layıkıyla onurlandırırken bir yandan da çevresindeki çürümeyi nasıl reddedeceği ikilemi.

Peki, Hamlet’in nihayetinde bir trajedi olması,bu bağlamda ne anlama geliyor? Kendini Hamlet, zorbalık karşısındaki yiğit figür olarak gören okur, aynı zamanda kendi düşüşünü mü öngörüyor; eninde sonunda siyasî umutlarının boşa çıkacağından mı korkuyordu?

Çok ilginç bir noktaya değindiniz. Gerçekten de eğer Hamlet bir trajediyse, Hamlet’in yıkımı beklenen bir sonuç, kaçınılmaz akıbettir. Jawad al-Assadi de bütün karakterlerin hâlihazırda teksti okumuş gibi göründükleri Forget Hamlet oyununda (çevirisine buradan ulaşabilirsiniz.) benzer bir noktaya işaret eder. Belki de Arap Hamlet uyarlamalarının altın çağının geniş ölçüde durgunluk, teslimiyet ve siyasî umutsuzluk dönemi olarak sökün eden 20’nci yüzyılın son çeyreğine denk gelmesi de bundandır. 2000’lerin başlarında, 2011’deki ayaklanmalarla doruğa ulaşan huzursuzluk kaynamaya başladıktan sonra, Hamlet’in daha az sahnelendiğini görüyoruz. Belki önümüzdeki yıllarda daha fazla Hamlet görmeye başlayabiliriz.

Genel olarak bahsettiğiniz bu yorumlama farkının, Araplara özgü bir kayma mı olduğunu düşünüyorsunuz? Yoksa burada Orta Doğu’ya özgü bir şeyler mi devrede?

Boğaziçi Üniversitesi’nde katıldığım paneldeki konuşmacılardan çok çeşitli Türkiyeli Hamletler olduğunu öğrenme fırsatı yakaladım. Kuşkusuz, Orta Doğu seyircileri, bir Shakespeare oyununun, herhangi bir siyasî meseleyi enine boyuna düşünme imkânı sunan paylaşılmış bir kamusal alan işlevi gördüğünü kabul ediyorlar. Öte yandan, Shakespeare Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde de siyasî düşüncenin aracı olmuştur. Yine paneldeki konuşmacılardan Ethan Guagliardo’nun altını çizdiği üzere, Hamlet, 19’uncu yüzyılda, birleşmesinden önce Almanya’da da bu amaçla kullanılmıştı. Son yıllarda, aşağı yukarı son 15 yılda diyebilirim, siyasî Shakespeare benim ülkeme de sıçradı. Dönemin Başkanı George W. Bush Birleşik Devletler’i Irak’ın korkunç  ve bütünüyle gereksiz işgaline doğru sürüklediğinde, Julius Caesar veya Coriolanus gibi oyunların alttan alta siyasî temayüllerle sahnelendiklerini ve aslen de liderliğin anlamı ile demokrasinin değeri üzerine yerinde sorular soduklarını görmeye başladık. Hem sağda hem de solda duran pek çok Amerikalı, hükümet tarafından temsil edilmek yerine hükümet tarafından yönetilmek nasıl olur, ilk elden tecrübe etmeye başladı. Sanırım artık hepimiz Arap entelektüelleriyiz.

Belki önümüzdeki yıllarda daha fazla Hamlet görmeye başlayabiliriz...

Türkiye’deki tiyatro çevrelerinde sık sık dillendirilen bir anekdot vardır: Devlet tiyatrosu, 90’lı yıllarda Diyarbakır’da Hamlet’i sahneler. Oyun ânında kapalı gişe olur, bilet için uzun kuyruklar oluşur. En sonunda oyunun yönetmeni, temsilin neden bu kadar ilgi çektiğini merak eder ve birkaç kişiye sorar. Şöyle bir cevap verirler yönetmene: Kan davası. Bu hikâyenin gerçek mi yoksa şehir efsanesi mi olduğundan da bağımsız olarak; eğer bu doğruysa, eğer hikâyeler ve bize anlattıkları, dilden dile, kültürden kültüre, hatta insandan insana değişiyorsa, hikâye nedir? Bir hikâyeyi hikâye yapan şey nedir?

Çok güzel bir anekdot. Yani tabii ki, her seyirci sahnede gördüğü hikâyede kendi hikâyesini görme eğilimindedir. Tam da bu, neden tiyatroya gitmenin en iyi yolu olmasın ki? Tabii, o bahsettiğin seyircilerin Romeo ile Juliet’ten daha çok etkileneceklerini düşünmeden edemiyorum.

Son sorum: Edebiyat ne işe yarar? Bu sorunun yanıtı da kültürden kültüre, ülkeden ülkeye, hatta bireyden bireye farklılık gösterir mi sizce?

Elbette, edebiyatın tanımı ve işlevi zaman içinde değişmiştir ve toplumdan topluma da farklılık gösterir. Arapçada -ki sanıyorum Türkçede de öyle, değil mi?- adab kelimesinin semantik alanı değişime uğradı. Modern öncesi kullanımda, “güzel ahlak”, “yüksek kültür” veya “görgü kuralları” anlamlarına geliyordu. Şimdi, modern dönemde ise hayal ürünü yazın için kullanılan Avrupai tabire daha yakın bir yerde duruyor. Fakat, kelime yine de toplumu hizaya çeken, belirli usul ve kurallara göre davranmasını salık veren anlamı bünyesinde barındırıyor- Arapçada birine adab yoksunu, edepsiz derseniz, o kişinin nasıl davranması gerektiğini bilmediğini söylemiş olursunuz, okuma yazmayı bilmediğini değil.

Edebiyatın ne işe yaradığına gelince… Çoğu yazar ve ayrıca edebiyat araştırmacıları ile akademisyenleri de edebiyatın doğrudan bir siyasî amaca hizmet etmesi gerektiği, kamuoyunun farkındalığını artırmayı hedeflemesi gerektiği, insanların okudukları şeylerin zamanın mücadeleleriyle doğrudan bağlantılı olması gerektiği görüşünü iyice benimsemiş gibi görünüyorlar. Bu bakış açısından, bir siyasî krizin ortasında oturup da diyelim ki Shakespeare üzerine konuşmak mânâsız gelebilir. Hani, mahalle yanarken saçını tarıyormuşsun gibi. Tam da bu yüzden, eğitmenler olarak güncel olaylarla bağlantı kurmaya, öğrencilerin uzun yıllar önce yazılan metinlerin günümüze uygunluğunu duyumsamalarına yardım etmeye meyyaliz. Artık güzellikten neredeyse hiç konuşmaz olduk. Belki de haklı değilizdir. Geçen bahar, Trump’ın başkanlığının ilk döneminde, Boston Üniversitesi’ndeki Global Shakespeares (Küresel Shakespeareler) dersimde, III. Richard’ın çeşitli uyarlamalarını, tabii Bertolt Brecht’in Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni ve Ian McKellen’ın da rol aldığı şahane filmi de inceleme fırsatı bulduk ve Donald Trump’ı III. Richard’a benzetme şeklinde nükseden ve giderek yaygınlaşan tumturaklı gelenek üzerine düşündük (bakınız). Ben bir adım geri atıp bu dürtünün ve aslında bu mecazî hamlenin sınırlarının nerede başladığının ayrıntılarına inmeye hazırlanıyordum ki, öğrencilerimin dersin diğer, bu kadar güncele dokunmayan tartışma konularıyla daha çok ilgilendiklerini fark ettim. Ben bir adım geri atarken, onlar çok daha büyük bir adım geri atmaya gereksinim duyuyorlardı. Entelektüel olarak bir soluk almaya, manşetlerden ve içine zorlandıkları düşünce kalıplarından uzaklaşmaya ihtiyaçları vardı. Bence bu hiç mânâsız değil.