Sanatçının bir otobiyografi yazarı olarak portresi

Otobiyografi yazarı kitabına "Konuş Bellek" adını vereceğine "Konuş Yalancı" adını verse daha doğru olmaz mı?


@e-posta
Dosya, 04 Şubat 20:35
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Otobiyografinin içerdiği çelişki “Bütün Giritliler yalancıdır,” diyen o ünlü Giritlinin bizi karşı karşıya bıraktığı çelişkiye benzer. Bütün Giritlilerin yalancı olduğu doğruysa bu sözün kendisine ne ölçüde güvenebiliriz?

Aynı şekilde, bir yazar kendini gerçek bir birey, yani dünyaya belli bir açıdan bakan birisi olarak çizmekte ne kadar başarılı olursa bu portrenin gerçeğin kendisi değil, yalnızca ona bir bakış olduğunu duymamız olasılığı da o kadar artar. Bize anlatılan “ben”in ardında anlatıcılık görevini yüklenmiş ikinci bir “ben” olduğunu sezdiğimiz an güvenilmez bir anlatıcının eline düştüğümüzü fark ederiz. Bu anlatıcının “her şeyi kendine yontması” kaçınılmaz değil midir? Ve bu “kendine yontuş” beklenmedik biçimler alamaz mı? Bizi ne kadar zeki, iyi, duyarlı vb. olduğuna inandırmaya çalışan birisinin hilesini görmek zor olmayabilir, ama “bütün kusur ve yanlışlarını” ortaya dökerek günah çıkartan birisinin de bu kabul ve tövbe gösterisiyle bizden (ve kendinden) puan almaya çalıştığı ileri sürülemez mi? Kaldı ki en nesnel anlatıcı bile gerçeği ancak hatırladığı ölçüde yansıtabileceğinden hatırladıklarımızın sık sık içerdiği dillere destan yanılgıları da hesaba katmamız gerekmez mi? Otobiyografi yazarı kitabına Konuş Bellek adını vereceğine Konuş Yalancı adını verse daha doğru olmaz mı?

Bütün bunlar elbette yeni sorular değil, ama belki konuya bir defa da on dokuzuncu yüzyıl İngiliz yazarlarının en büyüğünün gözüyle bakabiliriz. Dickens’dan bize kalan iki otobiyografik roman hakkındaki yerleşik görüş Büyük Umutlar’ın David Copperfield’den ölçülemeyecek derecede üstün olduğu. Böyle bir değerlendirmede şaşırtıcı bir şey de yok. Ne de olsa, mutsuz bir çocukluğun ardından ünlü bir romancı olan ve yanlış bir evlilikten sonra gerçek sevgiyi başka yerde bulan David’in hayatı Dickens’ın kendi hayatının basit bir benzeri. Oysa Büyük Umutlar’ın kahramanı Pip’in başından geçen neredeyse masalımsı olaylarla Dickens’ın başından geçen olaylar arasında yüzeyde bir benzerlik yok, ama Pip’in hayatını biçimlendiren güçler tam da Dickens’ın hayatını biçimlendiren güçler. David Copperfield’de, yaşadıklarını kurmacaya dönüştürerek anlatmakla yetinen romancı Büyük Umutlar’da çok daha ileri gidip bunların ardındaki biçim ve anlamı bulmaya çalışmış. Dahası, David Copperfield “Hayatta nasıl başarılı olunur?” sorusunun çevresinde dönmekten kendini alamazken, Büyük Umutlar Pip’in roman boyunca aradığı iki şey olan aşkla paranın birbirinden daha zehirli, lanetlenmiş ve elde etmeye değmez olduğunu keşfedip “başarı” kavramının anlamsızlığıyla yüz yüze gelmesiyle sona eren karmaşık ve karanlık bir yapıt.

David Copperfield’in de, Büyük Umutlar’ın da otobiyografiyle tek ilişkisi Dickens’ın kendi hayatına paralel yanlarının olması değil. İki roman da birinci tekil şahısla yazılmış ve dolayısıyla da çocukluğundan alıp olgunluk yıllarına kadar getirdiği kahramanının otobiyografisi olarak sunuluyor.

Bu şekilde bakıldığında David Copperfield gerçekten de rakibinin o kadar altında bir düzeyde ki Dickens’ın romancılığının dönüm noktasını oluşturduğu ileri sürülebilecek 1846 yılından sonra yazılmış olmasına karşın, bu tarihten önceki daha basit ve hafif romanlarına doğru geriye dönük bir hamle gibi. Gene de ben bu yapıtın sanıldığından daha derin olduğunu düşünüyorum. David Copperfield’in de, Büyük Umutlar’ın da otobiyografiyle tek ilişkisi Dickens’ın kendi hayatına paralel yanlarının olması değil. İki roman da birinci tekil şahısla yazılmış ve dolayısıyla da çocukluğundan alıp olgunluk yıllarına kadar getirdiği kahramanının otobiyografisi olarak sunuluyor. Ama Büyük Umutlar’ın hayatın kendisi değil, birilerinin yazdığı bir metin olduğu hiç vurgulanmazken, David Copperfield’de bu konu kesinlikle gündemde. Kitabın fazladan bir boyut kazanıp göründüğünden daha ilginç olmasını sağlayan da bence bu.

Dickens’ın otobiyografinin gerçekliğini sorgulaması romanın adıyla başlıyor. Hep David Copperfield olarak kısaltılan adın uzun şekli David Copperfield’in (Yayımlamaya Hiçbir Şekilde Niyet Etmemiş Olduğu) Kişisel Hayatı, Serüvenleri, Deneyimi ve Gözlemi. Hiçbir şekilde niyet edilmemiş olsa bile “yayımlamak” tam da hayata bir metnin aracılığıyla bakmakta olduğumuzu bize bildiren bir kavram. David’in romancı olup Dickens’ın kullandığı, “uydurmak” çağrışımlarıyla yüklü, şaşırtıcı derecede modern kelimeyle “kurmacalar” üretmekle uğraştığını daha bilmesek de, bu metnin, yazarının kendine özgü bakış açısından kaynaklanan belli bir kurmaca öğesi barındırmasının kaçınılmaz olduğunu da seziyoruz.     

“Kendi hayatımın kahramanı olarak mı belireceğimi, yoksa bu konumun başka birisine mi ait olduğunu bu sayfalar belirleyecek.”

Romanın adının ardından da herhangi bir ilk cümleler antolojisinde kolaylıkla yer alabilecek kadar çarpıcı ilk cümlesi geliyor: “Kendi hayatımın kahramanı olarak mı belireceğimi, yoksa bu konumun başka birisine mi ait olduğunu bu sayfalar belirleyecek”. Hayatımızın kahramanının bizden başka kim olabileceğini merak edebilecek saf okurlara karşılık vermek için Dickens’ın başvurduğu yöntem ise basit: David’in adının ve kimliğinin ona doğumundan önce ölen, aynı ada sahip babasından kaldığını açıklamak.

Gelmeyi kendimiz seçmediğimiz bu dünyada seçmediğimiz birisi olarak yaşadığımız ve sonunda da kaybettiğimiz hayatlarımızı gene de “bizim” kılabilecek tek şeyin gerçekten de bir kitabın sayfaları olduğu ya da, başka bir deyişle, bu hayatlara ancak onları yazarak sahip çıkabileceğimiz belli. David’i silip yok etmeye çalışan yalnız ölüm değil. Çocukluğunda annesinin yeni eşi Mr Murdstone anlamaması için alaycı bir şekilde ondan “Sheffield’li Brooks” olarak söz ediyor, ardından da bir dizi insan ona bir dizi başka ad takıyor. Arkadaşı Steerforth tarafından “Daisy”, Betsey Teyzesi tarafından da “Trot” diye çağırılıyor; büyük aşkı Agnes için bile adı “Trotwood”. Ama David ölümün ve başkalarının onu ortadan kaldırma çabasına kendini kendisinin gördüğü gibi anlatarak direnmeyi başarıyor. Karşımızda bir mezar taşı yerine bir kitap olması ve bu kitabın Daisy, Trot ya da Sheffield’li Brooks değil de David Copperfield adını taşıması bundan. Yüzeyde David’in mesleğinde başarılı olup “isim yapması” ile ilgili olan roman alttan alta kahramanın daha derin bir “isim yapış”la kendini David Copperfield olarak yaratması.

Ama tabii yaratmak “yoktan var etmek” demek değil. Dickens’ın “kurmaca” gibi bir kelime kullanması edebiyatın herhangi bir gerçekliğe dayanmadan yalnız kelimelerle üretilebileceğine inanlara katılmaya hazır olduğu anlamına gelmiyor. David’in yazdıkları öznel bir boyuta sahip olabilir, ama sonuçta yaşanmış bir hayata bir bakış. Ve tabii David için geçerli olan, elimizdeki metnin gerçek yazarı Dickens için de geçerli. Büyük ölçüde adlar çevresinde dönen bu kitapta bana en ilginç gelen ayrıntı David Copperfield’in adının baş harflerinin Charles Dickens’ınkilerin tersi olması. Ama bunun işaret eder gibi durduğu karşıtlığın ardında bence benzerlik var. David otobiyografik bir karakter olduğundan Dickens’ın yazdıkları da kendi yaşadıklarından kaynaklanıyor: yüzeyde öyle durmasa da, romancı otobiyografi yazarının karşıtı değil ikizi. David Copperfield’den çıkartılacak sonucun zaten bütün edebiyatın ardında otobiyografinin yattığı çünkü yazarın kendi hayat hikâyesinden başka bir şey anlattığında da gene yaşadıklarına tepkisini dile getirdiği olduğunu ileri sürmek bile büsbütün imkânsız değil. Hatta belki, bize sunulan ad zenginliğini daha da arttırıp romana alternatif bir ad verebiliriz: Sanatçının Bir Otobiyografi Yazarı Olarak Portresi.

Otobiyografiye kuşkuyla bakmak için nedenler olabilir, ama yaşanmışlıktan kaynaklanmayan edebiyata kuşkuyla bakmak için daha da sağlam nedenler olduğu kesin…

Kaleminden çıkan her şeyin otobiyografik olduğu birisi olarak David Copperfield’i böyle okumak bana doğal geliyor; ama Dickens da bu okumaya fazla itiraz etmezdi diye düşünüyorum. Dediğim gibi, kelimelerin ardında bir gerçeklik aramanın boşuna olduğunu ileri sürüp yazının anlatan değil uyduran yanını ön plana çıkartan bir çağın görüşlerinin ona çok inandırıcı geleceğini sanmıyorum. Bu görüşler bana da çok inandırıcı gelmediği gibi, iyi edebiyat örnekleri olarak destekledikleri yapıtlar da çok çekici gelmiyor: otobiyografiye kuşkuyla bakmak için nedenler olabilir, ama yaşanmışlıktan kaynaklanmayan edebiyata kuşkuyla bakmak için daha da sağlam nedenler olduğu kesin.