Sait Faik'te aşk

Sait Faik'in ölümünden sekiz yıl sonra yazarın doktoru, yakın arkadaşı ve hikâyeci Fikret Ürgüp bir yazı kaleme aldı. Ağustos 1962'de Yeditepe Dergisi’nin 69. sayısında yayınlanan yazı Evvel Zaman sayfalarında...


@e-posta
Evvel Zaman, 08 Ağustos 11:51
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Önsöz niyetine

Fikret Ürgüp, Çehov gibi hem tıp doktoru hem de hikâyeciydi. 1914’te İstanbul’da doğmuş, Galatasaray Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirmiş, daha sonra Amerika'da psikiyatri eğitimi almıştı. Sait Faik’in doktoruydu Ürgüp, yazarın karaciğerindeki sorunlar arttıkça, Ürgüp ona sağlığıyla ilgili çokça öneri sunmuştu. Yine de Ürgüp’ün, salık verdiklerini Sait Faik’in pek dinlemediğinden yakındığı yazılarını okuduğumu hatırlıyorum. Çoğu eski dergilerde kalmış yazılarını inceleyince Fikret Ürgüp ile Sait Faik’in doktor- hasta ilişkilerinin yanı sıra, eleştirmen- yazar ve ağabey- kardeş biçiminde şekillenmiş yan ilişkilerini de görebiliyorum. Sait Faik’e dair bir anı anlatılacağı zaman, muhakkak bir bardan, kahveden ya da sokaktan Fikret Ürgüp de çıkıp yazarın koluna giriyor. Aralarında özel bir sırdaşlık olduğunu sezmek pek zor değil. Ürgüp ne zaman Sait Faik’ten bahsetse, söylemek isteyip de söyleyemedikleri olduğunu hissetmek de… Sait söz konusu olduğunda Ürgüp’ün bir oto-sansür mekanizmasıyla ondan bahsettiğini söylemek yanlış olmaz. Tıpkı aşağıdaki yazıda olduğu gibi…

Yeditepe Dergisi’nin 69. sayısında (16-31 Ağustos 1962) çıkmış bu yazıyı hatırlarken, Fikret Ürgüp’ün, Ocak 1995'te Yapı Kredi Yayınları tarafından, Levent Yılmaz ve Meltem Vardar editörlüğünde Dosdoğru Günlük adı altında yayınlanan günlükleri için bir tekrar basım talebini de dile getirmiş olalım. Ne de olsa Ürgüp o zamanların yazarlarının dostu ve doktoru değildi yalnızca, üç kitabı olan bir hikâyeciydi de. İyi okumalar.

***

Sait Faik’in hayatının büyük bir parçasını geçirdiği Burgaz adasında 25 Ağustos cumartesi günü Burgaz Adasını Güzelleştirme Cemiyeti tarafından bir tören yapılacak ve bu törende sanatçının büstü açılacaktır. Bu töreni İstanbul’daki okurlarımıza duyururken arkadaşımız Fikret Ürgüp’ün ilginç bir yazısını sütunlarımıza geçiriyoruz.

Sait Faik’te aşk

Sait Faik, sekiz yıl önce mayıs ayında, kırk yedi yaşında, İstanbul’da ölmüştü. Said’i, İstanbul’u, mayıs ayını, aşk konusuyla anmak istiyorum. İstanbul’un ışıklı ve renkli havası içinde yaşayanların çoğu şair mizaçlıdır. Sihirli bir sabah vakti Boğaz’a gitmekten kendini alamıyan, o günkü işlerini bu yüzden kaybeden nice isimsiz ve gizli şairler yaşar bu İstanbul’da. Mayıs ayı da bana sevgilerin başladığı, nişanlanmalar, evlenmeler ve çocukların yapıldığı ay gibi gelir, nedense.

Sait İstanbul’da aşk içinde yaşardı. Aşık olmadığı zamanlar takvimdeki eksik yapraklar gibi idi. Sanki hayat macerasını çabuk bitirmek telaşıyla –(Ne kadar az günümüz kaldı halbuki) – geçen günlerin üstü çizilen resimli takvimlerde, öteki ayın resimli başlığının ne olduğu merakla beklenen duvar takvimlerinde, Sait için ancak aşk içinde yaşadığı günlerin üstü çizilmişti. Geri kalanı boş ve yaşanmamış zamanlardı. Sait sevgi içinde yaşadıkça, kendinden ayrılır, “lüzumsuz adamlık”tan kurtulurdu. Oysa kendi kendisine kaldığı zamanlar bile yalnız değildi. Bir önceki veya daha eski sevgilerinin hayallerini yaşatır, onlarla beraber olurdu.

Herkese açılır mıydı bilmem ama heyecanlarını, kıskançlıklarını, sevincini, kederini bana anlatır dururdu. Bana göre bütün anlattıkları güzeldi. Herkese öyle gelmeyebilirdi. Bazan, bir kimse, müstehcen bir laf ederek onun sevgilerini çirkin gösterecek olursa, küfrü basar ve döğüşürdü. Ne kadar insan tanıdım, kadın ve erkek, aşık olanlar, Sait kadar kuvvetli bir şekilde aşk heyecanına kapılan az gördüm. Ondaki aşk korkunç yalnızlığın devası idi. Öyle bir deva ki, yalnızlık ve ölüm korkusunun yerini alan başka bir heyecan hastalığı.

Aşk üzerine sayısız eserler yazılmıştır ve yazanların çoğu da sahiden aşık olmuş ve heyecanlarını anlamıya ve anlatmıya çalışmışlardır. Yine de tek bir yazarın duyguları ve düşüncüleri bu heyecanı her okuyana anlatıp hissettirmiye yeterli değildir. Çünkü aşkı hissedişleri ileri derecede spesifik, yani kişiye özeldir.

Bu yazıda, edebiyattan örnekler alarak, Sait’teki aşk heyecanını onların ışığında anlatmıya çalışacağım.

Sait’in kendine en yakın bulduğu Stendhal’in romanlarında aşkın psikolojisi en ufak ayrıntılarıyle incelenmiştir. Fazla psikolojiye kaçış heyecanları olduklarından başka bir özellikte, yani “fiction” gibi göstermektedir. Stendhal’in aşıklarının en içten itiraflarında bile gerçekten bu ayrılış vardır. Yine de, Sait’in Stendhal’de kıskandığı, aşıkların o içten itiraflarıydı. Çünkü o bütün yazdıklarının arkasındaki aşklara rağmen, onları açığa vuramıyordu. Bir yandan da Stendhal’deki, heyecanların ölçülü ve ayarlı anlatılışına takılır ve kendi içindeki lirizmi onun gibi yumuşatmak isterdi. Bunun da yazmasına yardımı olurdu. Yaşadığı aşk heyecanını bütün şiddeti ve lirizmi ile yazabilmek zor ve tehlikeliydi. Sait tam kendisi olarak kabul edilemiyeceğini düşünür ve bu yüzden farkında olmıyarak yazılarının arkasına gizlenirdi. Onun hikayelerinde aşktan, kapalı ve ölçülü bir şekilde bahsedilir, çoğu kere de hiç lafı edilmez. Sait’i aşklarını yaşarken yakından gören ve duygularını paylaşan kimseler, onun realitesi ile yazdıkları arasındaki açıklığı bilirler.

Sait, Stendhal gibi yazmak isterken, aslında Jean Genet’nin serbestliğine ve lirizmine hayrandı. Fransız kültürü Genet’yi kabul etmiş olabilirdi ama bizim toplumun karşısına aynı heyecanlarla çıkabilmek kolay değildi. Hırsıza, cinsel sapığa, vatan hainine, insan sevgisini haklı gören Genet’yi az mı okumuştuk. “Notre dame des fleurs”de, Divine’in kadın mı erkek mi olduğu üstünde durulamaz. O, aşkın objesidir. Divine, güzel insan, kötülükte kendi mertebesine ermiştir. Bir alay, yalandan insan hayatlarının yanında, yalansız olanların ve onlar arasında kabul edilmiye susamışların temsilcisi olduğu için, bugünkü polis nizamlarına göre suçlandırılmıştır. İşte Jean Genet onu sever, bir de insan oluştaki çıkmazlığı. Daha doğrusu sahici insandaki çekici yanı, ölçüsüz aşk heyecanının olabileceğini anlatmıştır.

Divine, şairin dönüp de yakından görmüş olduğu bir insandır. İnsanlara ve yeryüzünü dolduran, canlı cansız herşeylere yakından bakılınca yaşamanın bir nevi sırrı çözülmüş olur. Böylesine bir heyecanı yaşamış olan da onu başkalarına anlatabilir. Yazar, o zaman kendinden kurtulmuş olarak kendini yaşıyordur. Aşk, kendindeki imkanları başkasının üzerinde görmek de olabilir. Madame d’Agoult’nun sözü gibi: “Aşk İspanyol hanlarına benzer. İnsan ne getirdiyse onu bulur.” Genet’de olduğu gibi Sait’in aşklarının arkasında da topluma karşı bir isyan sezilebilir. Bir isyan bayrağı gibi, cinsel sapıklığın karıştığı, çirkini, zavallıyı, yanına yanaşılmayacakları, insanlık ailesinin içinde sevebilmek, ötekilere karşı küfür ve hakarettir. Bu cinsten aşklarda, kötülük ve fenalık etmenin rahatlayışı da vardır. Baudelaire’e göre “Aşktaki şehvet kötülük yapmanın şehvetidir.”

Sait’in ve Genet’nin heyecanları aşkta her zaman neşenin bulunmıyacağını gösteren örneklerdir, ve bu bakımdan moderndirler. Klasik Yunan mitolojisinde, Afrodit, “Sonsuz neşe ve hafiflik kaynağıdır.” Altın devri çoktan geçmiş, şimdiki aşklarda, neşe ve hafiflik aramak boşunadır. Sait’teki aşk için, yalnızlığın biricik devası demiştik. Neşe ve hafiflik kadar, ıstırapla da olsa aşk heyecanı insanı yalnızlık azabından kurtarabilir.

Bugünkü aşkı anlatabilmek için onda eksik olan cinsten bir aşk tarifini Halikarnas Balıkçısı’ndan alıyorum. Diyor ki: “Bir an için sana cennet kapılarını açtım. Göklerin milyarlarca yıldızlarını kulaklarında çınlattım. Aylar, güneşler beyninde fısıl fısıl dönerken sana yıldızların musikisini dinlettim. Rüzgarlar seni göklere çıkarttı. Çünkü ben bir an içinde sana ebediyetler yaşattım. Gövdemle ölümüne set çektim. İşte sebep bu Afroditim.” – Merhaba Akdeniz, sayfa 17

Said’in aşklarında ölüme set çekmek, ebediyeti yaşatmak gibi şeyler yoktur. Oradaki aşk, Baudelaire’in hastalıklı aşkları cinsindendir. Geçenlerde yazdığım gibi “Justine Dernel’da ölümü hissettiği için ona takılır.” Hastalıklı modern aşk ölüme set çekmiyor, ve sevgililer ölüme birlikte gitmekle kendilerini avutuyorlar. Bedbahtlıkta ve ölümde yalnız kalmadıkları inancını sağlıyor modern aşk.

Anouilh’un piyesinde, kalabalık şehirlerin bedbaht çocukları, modern Euridice’le Orphe’nin aşkları, bedbahtlığı paylaşmaktan başka bir şey değildir:

- Beraber çok bedbaht olacağız.

- Oh ne iyi, ne saadet.”

Victor Hugo’nun dediği gibi: “İnsanı neşeden ziyade göz yaşlarıyle birbirine bağlasa bile, aşk heyecanı insan kuluna büyük bir vergi.” Seviyorum diyebilecek kadar kendine inanmak, kendindeki insanlık payını değerlendirmek değil mi?

En kısır görünen insan hayatlarının içine hiç beklenmedik bir anda karışan sevginin bir adı da mutluluk olmalı, çünkü o insanın yaşamıya hakkı olduğunu gösteriyordur. Said de sevdiği için yaşamak hakkını kendinde görürdü ve ondaki sıcak insanlık dalgası başkalarını da sarardı. Yazılarına ışık veren de sevgidir. Stendhal’in “Alelade düşüncelerin soğuk renksizliği içinde geçen hayatta pırıldayan ışıklar”ı Said’in hikayelerini her zaman okutturacaktır. Oysa Said hikayelerinde aşkı, hayatta yaşadığı şekilde anlatmaz. Onu yaşarken göre, eski Yunan şairi Sappho’dan daha iyi tarif edemez: “Kalbimi içimde eritti gülüşün. Yemin ederim ki öyle. Seni bir an görsem dilim tutuluyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Derimin altını bir sıcaklık alıyor, gözlerim görmez oluyor, kulaklarım uğulduyor, ter içinde kalıyorum. Titremiye başlıyorum, rengim soluyor, neredeyse ölecek gibi oluyorum.” … (Okunamıyor). Her halde ben Said’i Sappho’nun tarif ettiği halde görmüşümdür.

İhtiyar filozof Theocrite de aşkı bir hastalık gibi tarif ediyor, “korkunç bir duygu içimi yakıyor, kemiklerime işliyor,” der. Said çarpılır, aşık olur, kırılır, aşkı kaybolur, bir daha tövbe eder, sonra yeniden aşık olurdu. Dedikleri gibi, aşk tecrübe değildir, yoksa bir daha aşık olunmazdı.

Sürrealistlere göre aşkta asıl hedef, insanda en güzel hezeyanları yaratmasıdır. Said de aşık oldukça öylesine çarpılırdı.

Aşk heyecanını anlatmanın güçlüğünü kabul etmiştim ve Said’teki aşkı örnekler alarak anlatmıya çalıştımsa da, başarabildim mi bilmiyorum. Said’in aşklarında bütün samimiyetlerine rağmen eksik bir şey vardı. Aşk heyecanı paylaşılırsa, iki şahıs da onu yaşamalarını kendilerindeki değişmelerle öderler. Sanırsam Said’in ilk aşık olduğu kadının kuvvetli şahsiyeti onu sarsmıştı ve ondan sonraki sevgi büyük bir iz bırakmadı. Sevgisiz yaşayamıyan Said, sevilmekten ziyade sevmek istiyadındaydı. Sevmek zor iş, sevilmek daha da yorucu. Said’in o beni seviyor ya da sevmiyor dediğini duymadım. Mesela sokakta göze çarpar birine rastladığımız zaman, -o bana bakmaz ki, derdi,- o beni sevmez ki lafına yanaşmazdı. Ona bakacaklar arasından seçtiği kimseleri kendi iç zenginliğiyle süslerdi. Esmer, kıvırcık kirpikli, dudağının kenarında ben, diye anlattığı sevgilisi, dinleyene, olduğundan bambaşka birisiymiş gibi görünürdü. Said başkalarında yaşar gibi görünürken aslında kendi başkalarında yaşardı. Oysa aşkın bir tarifi de başkasının gözüyle görüp sevgilinin ruhuyla hissetmektir. Onun ihtiyacı, karşılık beklemeden sevginin bütün heyecanlarını kendi ruhunun aynası yerini alan bir kimse üzerinde yaşamaktı. Bu yüzden, edebiyattan aldığım örnekler Said’in aşklarına hemen hiç uymazlar. Kendi yazılarında da onun bu heyecanını anlamak güçtür. Çoğu insanda bu böyle değil mi?

Yeditepe Dergisi, Ağustos 1962

FİKRET ÜRGÜP

Not: Yazı dizilirken, yazarın orijinal metnine sadık kalınmıştır.
Yayına hazırlayan: Nazlı Karabıyıkoğlu