Patrick Melrose, karanlık ve eğlenceli

Edward St. Aubyn'in Patrick Melrose romanlarında çocukluk travmalarımızla, bunlara ilişkin çelişkili duygularımızla yüzleşmek için birçok fırsat var; anne ve baba olarak da bu kitaplardan çıkarılabilecek bazı dersler...


@e-posta
Kritik, 10 Ocak 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

UNICEF ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından 2008 yılında yürütülen bir araştırmaya göre, Türkiye’de yaşayan 7-18 yaşları arasındaki çocukların yüzde 45’i aile içi fiziksel istismar mağduru. Duygusal istismara maruz kalanların oranı yüzde 51; ihmale uğradıklarını belirtenlerin oranı ise yüzde 25. 2010 yılında 988 üniversite öğrencisi ile yapılan bir başka araştırma da, soruları yanıtlayan gençlerden yüzde 53,3’ünün çocukken ev içinde şiddet olayları yaşadıklarını ortaya koyuyor. Çocuk ve gençlerde cinsel istismarın yaygınlığı konusunda gerçekleştirilen bir diğer araştırma ise aile içi cinsel istismarın yüzde 1,4 olduğunu saptıyor.[1] Ve tıpkı kadına yönelik şiddet ve istismar gibi, çocuğa yönelik şiddet ve istismar da sınıf ayrımı yapmıyor, şiddeti uygulayan kişinin eğitim seviyesine pek az bakıyor. Yani İngiltere’nin yüksek sosyetesine mensup bir ailede büyürken, babasının fiziksel, duygusal ve cinsel istismarına, annesinin ise ihmaline maruz kalan Patrick Melrose’un iç dünyası, ne yazık ki, bu topraklarda büyüyenlere oldukça tanıdık gelecek.

Edward St. Aubyn’in kaleme aldığı, otobiyografik bir temele oturan, beş kitaplık Patrick Melrose serisinin Unut Gitsin, Kötü Haber ve Biraz Umut adlarını taşıyan ilk üç kitabı, bir süre önce Suat Ertüzün tarafından Türkçeleştirildi. 2006’da Man Booker Ödülü’ne aday gösterilen Anne Sütü ile serinin son romanı En Sonunda ise yolda olmalı. Bu yazıda, Patrick’in çocukluk travmalarını ortaya koyan Unut Gitsin, uyuşturucu bağımlısı, genç Patrick’in, babasının ölümüyle dalgalanan iç dünyasında odaklanan Kötü Haber ile bağımlılıktan kurtulmuş Patrick’in babasıyla bir biçimde uzlaşarak, huzur bulma gayretini gözler önüne seren Biraz Umut’un yanı sıra, serinin Benedict Cumberbatch’in oyunculuğuyla ekrana gelen, beş bölümlük televizyon uyarlamasını ele alacağım.

Şu namlı, inatçı sevgi

Şiddet, çocuğu duygusal ve fiziksel olarak sağlıklı tutmakla yükümlü, onun dengeli bir yetişkine dönüşebilmesi için sevgiyle bağlanması gereken kişilerden -anne ve babasından- geldiğinde, etkisi çok daha yıkıcı ve ömürlük oluyor şüphesiz. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, onu istismar eden ebeveynlerine yönelik, birbirleriyle çoğu zaman çelişen duyguların tamamıyla yüzleşemiyor, bu yüzden de bir türlü bütünlüklü bir insan hâline gelemiyor çünkü. Patrick de kimi zaman babası David’den nefret etmekten bıkıyor, nefretin onu hep aynı olaylara bağladığını, bunu sürdürdükçe hep çocuk kaldığını düşünüyor. Derken içinde bir yerde “çocukların anne babalarına duydukları şu namlı, inatçı sevgiyi” buluyor ve öfkesi, babasına yönelik bu sevgiyi kabullenmesini engelliyor. Karakterindeki güçlü yönlerin babasıyla mücadele ederken geliştiğini fark ediyor ama bu yönlerin kaynağına yönelik negatif duygular, onları sahiplenmesinin de önüne geçiyor. Üstelik babası ömrünün sonuna dek etrafındakilere zulmeden, güçlü bir otorite figürü olarak kalmadığı, yaşlılığın ve terk edilmişliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak, “kendi çocuğuna bile vuramayacak kadar” zayıf düştüğü için, işler daha da karışıyor. “Ancak nefret ve örselenmiş sevgisini dengede tutabildiği zaman babasına beslediği acıma veya dehşet duygusundan sıyrılabiliyor, ona kişiliğini pek de iyi idare edemeyen normal bir insan gözüyle bakabiliyordu; ancak babasını suçlarından dolayı asla affetmeme ile o suçların hem sebebi hem de sonucu olan mutsuzluğa anlayış göstermenin ikilemine razı geldiği zaman belki azat olup, ömür tüketmekten ziyade gerçekten yaşayabildiği yeni bir hayata başlayabilirdi.”[2]

Patrick Melrose serisi Romanların, yukarıda yalnızca bir bölümünü aktardığım bu ikilemleri büyük bir başarıyla yansıttığını söylemek gerek; fakat dizi bu noktada sığ kalıyor ve Patrick’in içindeki baba nefretini anlatmakla yetiniyor maalesef. Patrick’in babasından öğrendiği zulmü sümüklü böcekler üzerinde denemesi, çocukluk arkadaşına zorbalık etmesi ya da misafirlerin hayalarını tekmelemesi gibi, bir oğlan çocuğu için babadan bağımsız bir karakter kurmanın zorluğuna ilişkin önemli detayları da dizide bulamıyoruz. Üstelik David’in çocukken gittiği okulda cinsel istismara uğradığını da, sevgisiz bir anne tarafından dünyaya getirildiğini de, (Patrick’in annesi) Eleanor’un bir noktada onu boşadığını da, Patrick’in tecavüz sonucu doğduğunu da kitabı okuduğumuz için biliyoruz, ki bunların epey önemli bilgiler olduğuna, sanıyorum, kimse itiraz etmeyecektir.

Kitapta zihnin ve bedenin farklı uyuşturucuların etkisinde (ve esaretinde), nasıl yükselip düştüğünü, ikinci kitabın bütününde, ama en çok da yedinci bölümde, tüm çarpıcılığıyla izliyoruz. Dizi de bu açıdan benzer bir başarı yakalıyor, Benedict Cumberbatch’in Sherlock’tan da hatırlanabilecek, abartıya meyleden oyunculuğunun, bu anlamda, yönetmen Edward Berger’e birçok imkân sunduğu bir gerçek. Öte yandan Aubyn, Patrick’e çocukluktan miras kalan “kurtarılma arzusunu” uyuşturucu maddelerden ayrı tutmuyor ve romanlarında bunu da bir kendinden kaçış biçimi olarak ortaya koyuyor. Dizi ise, Patrick’in babasına yönelik duygularıyla hesaplaştığı, yani olgunluğa doğru büyük adımlar attığı, üçüncü kitapta etraflıca anlatılan partiyi, Patrick’i ileride karısı olacak kadınla tanıştırarak noktalıyor ve bu kolaycılıkla, kitabın ruhuna aykırı bir adım atarken, televizyon izleyicisini fazla yormadan, alıştığı sulara çekiyor.

Suçluluk duygusu

Şiddetin en tehlikeli yönlerinden biri de sinsiliği sanırım. Çünkü şiddete başvuran kişi, sanki yaptığının bir bahanesi olabilirmiş gibi, buna hemen bir kılıf hazırlıyor, mağduru suçlu hissettirerek biraz daha sindiriyor. Beş yaşında tecavüze uğrayan Patrick için de durum bu: “İlk vukuat bir ceza kılığında yaşandı. Kafka’ya yakışır belli bir çekiciliği vardı: Suçun adı hiç konmadı, o yüzden de büyük muğlaklık ve şiddet kazandı.”[3]

Üstelik suçluluk duygusunun güç kazanmasına zemin hazırlayan, istismarcının tavrı da değil yalnızca. Annesinden ya da babasından, yani sevip güvendiği birinden şiddet gören çocuk, ebeveynlerinden nefret ettiği takdirde, iç dünyasında büyük bir boşluk açılacağı için, hatayı kendisinde aramaya yatkın oluyor. Kitabın otobiyografik özellikler taşıdığı belirtildiğinden, romanlardaki bir noktayı, Aubyn’in içindeki bu yatkınlığa mı bağlamak gerekiyor, yoksa karşımızdaki, Patrick’in içindeki bu yatkınlığı “anlatmak” yerine “gösteren,” çözmesi için okura bir ipucu bırakan, ne yaptığının farkında bir yazar mı bilemiyorum. Birlikte düşünelim:

Serinin ilk romanında, Patrick’in annesine sığındığı birçok sahne var. Babasının tecavüzüne uğradıktan sonra, ayakları onu ne yapacağını bilemez bir hâlde annesinin odasına götürüyor. Aynı akşam yataktan çıkıp yemek salonuna inen merdivenlerde oturuyor ve annesini çağırıyor. Annesi, onu yerine oturtan kocasına itiraz etmeyip bu çağrıyı cevapsız bırakınca, Patrick onu bir daha asla çağırmamaya karar veriyor. Bir de şu etkileyici betimleme var: “David akşamları geç geldiği zamanlar Patrick’i merdivende oturur bulursa, onu odasına yollar, ama yatağa girdikten sonra bazen sahanlıktaki parkelerin çıtırdadığını duyardı. Oğlanın gizlice annesinin odasına girdiğini ve yatağının kenarında bilinçsizce kıvrılarak yatan kadının hissiz sırtında bir avuntu aradığını bilirdi. Bir keresinde sabah onları görmüştü; lüks bir bekleme salonundaki mülteciler gibiydiler.”[4]

Ama Aubyn, üçüncü kitabın sonunda şöyle yazarak ilk kitapta çizdiği resmi bozuyor: “Hazır başlamışken, annesini niye cezalandırmaya devam ediyordu? Kadın bir şey yapmış olmaktan çok bir şey yapamamıştı ve bunun da sebebi Patrick’in kendini ondan uzaklaştırması; doğumuna sebebiyet vermesi dışında onunla hiçbir ortak yanı yokmuş gibi, ilişkileri komşuluğa benzer coğrafi bir tesadüfmüş gibi davranmakta -bir ergen kabadayılığıyla- ısrar etmesiydi.”[5]

Görüleceği gibi, karşımızda onu koruyamayan annesine kızan değil, hatayı kendinde bulan bir Patrick Melrose var.

Bağımsızlık becerisi

Türkiye’de de sık karşılaşılan bir yanılgı olduğundan, David’in Patrick’e verilmesi gereken eğitime ilişkin yaklaşımını ayrıca vurgulayacağım. Oğlunun bağımsızlık becerisini geliştirmek için düş kırıklığı eşiğini bizzat yükseltmesi gerektiğini düşünen David, çocuğun aldığı eğitimi hatırladıkça, “Bunu atlattıysam her şeyi atlatabilirim,” demesini istiyor. Patrick’in “ağlayıp zırladığı her seferinde ona koşmayacaklarına,” onlara “şantaj yapmasına” ya da kendisine acımasına müsaade etmeyeceklerine karar veriyor ve karısını da böyle davranmaya zorluyor. Patrick’in bir ömür boyu aklından çıkmayacak öğütleri ise şunlar: Her zaman gözünü dört aç, kimseye güvenme, annene itibar etme, emek vermek görgüsüzlüktür, asla özür dileme, asla açıklama, her zaman kendi aklınla düşün, senin için önemli kararları hiçbir zaman başkalarına bırakma.

Edward Berger'ın yönettiği 2018 yapımı Patrick Melrose'da Benedict Cumberbatch, Jennifer Jason Leigh ve Hugo Weaving rol alıyor. Çocukların yetişkinleri maniple etmeye çalışan “canavarlar” olduğuna ilişkin yaygın bir inanç var. Çocuk sahibi olan hemen her kadın, bu maniplasyonlara nasıl pabuç bırakmayacağına ilişkin birtakım taktikler dinlemek zorunda kalıyor. Patrick’in hikâyesi bu yaklaşımın ne kadar uç noktalara varabileceğini göstermesi bakımından da önemli. Bu noktada, bir anne olarak birçok kitabının faydasını gördüğüm Doğan Kitap’ın Anne Baba Akademisi serisinden yayımlanan Çocuğum Neden Uyumuyor?’dan bir alıntının faydası olacağına inanıyorum:

“Bağımsızlığın ortaya çıkışı gelişimsel bir dönüm noktasıdır. Bize bağımlı olmak, bebeklerin ve çocukların doğasında vardır. Kısacası fiziksel ve zihinsel olarak hayatta ve sağlıklı kalmak için bize ihtiyaçları vardır. Çocuk büyüdükçe beyni olgunlaşır ve bağımsız olmak gibi daha sofistike davranışların üstesinden gelebilir. (...) Anne babasına bağımlı olmasına izin verilen bir çocuğun büyüyüp bağımsız ve özgüvenli olma şansı daha yüksektir. Eğer bize yapışık olur diye korkup çocuğu bağımsız olmaya zorlarsak, ‘Artık koca çocuksun’ diye ona gülersek daha muhtaç bir yetişkin olması riskini almış oluruz. Bunu ne kadar vurgulasam az: Çocukların bize bağımlı olmasından asla korkmamalıyız, onların bize bağımlı olmasına izin vermek ve bu ihtiyaçlarını karşılamak kendine güvenen, bağımsız bireyler yetiştirmenin en iyi yoludur.”[6]

İngiliz hicvinin başarılı bir örneği

İki baskın uç arasında, yani ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olmakla çok küçük yaşta duygusal olarak istismara uğramış olmak arasında savrulan, babasından sivri bir zekâ miras almış ve onun alaycı küçümseyici tavrını iç ses olarak benimsemiş bir karakter Patrick Melrose. Hâl böyleyken, onu başrole taşıyan bir serinin İngiliz hicvinin başarılı bir örneği olarak gösterilmesinde şaşırtıcı bir taraf yok şüphesiz. Tecavüz ve ensest gibi ağır konuları işlemesine rağmen, kitaplar melodrama kaymadığı gibi, özellikle ikinci kitap, İngiliz edebiyatının öne çıkan bir diğer damarını, nihilist bir bakış açısını da bünyesinde topluyor. Dolayısıyla yazının başından bu yana, romanların içeriğine yoğunlaşarak çizdiğim dramatik tablo, kitapların iğneleyici ve soğukkanlı üslûbunun arkasına saklanmış durumda. Aubyn’in kitapları hem son derece karanlık hem de son derece eğlenceli kitaplar çünkü. Ve son defa diziye dönersek, Benedict Cumberbatch Patrick Melrose’u, Hugo Weaving ise babası David’i başarıyla canlandırmış bile olsa, yönetmen Edward Berger yüksek sosyetenin sığlıklarını ortaya koymak, karanlık ama eğlenceli bir atmosfer yaratmak ve en önemlisi Patrick Melrose’un nefret ettiği babasından miras aldıklarını göstermek konusunda, yazarın başarısını yakalayamıyor.

Sözün özü, Patrick Melrose romanlarında çocukluk travmalarımızla, bunlara ilişkin çelişkili duygularımızla yüzleşmek için birçok fırsat var; anne ve baba olarak da bu kitaplardan çıkarılabilecek bazı dersler... Kitapları edebiyat severler için cazip kılacak olan ise, bu travmatik durumların okura Oscar Wilde’ı hatırlatacak bir biçimle, yüksek sosyetenin çelişkilerini hicveden bir üslûpla sunulması. Patrick Melrose serisi, İngiliz mizahına iyi bir örnek.

[1] Çocukların Ev İçinde Yaşadıkları Şiddet Araştırması, Koordinatör: Serra Cankur, Genç Hayat Yayınları, İstanbul: 2012 http://www.cocukhaklariizleme.org/wp-content/uploads/evicisiddet-arastirma.pdf
[2] Biraz Umut, Edward St. Aubyn, Çeviri: Suat Ertüzün, Can Yayınları, s. 137
[3] Age, s. 83
[4] Unut Gitsin, Edward St. Aubyn, Çeviri: Suat Ertüzün, Can Yayınları, s. 112
[5] Biraz Umut, s. 138
[6] Çocuğum Neden Uyumuyor?, Sarah Ockwell-Smith, Çeviri: Duygu Dalgakıran, s. 90