Para ve devrimler

Marx, paranın mutlak egemenliğini yaratan özgül şartları tarihsel olarak analiz etmeye ve bir devrimden sonra yapılması gerekenlere dair yol haritası çıkarmaya girişmişti...


@e-posta
Dosya, 05 Temmuz 11:08
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Marx pek severdi Shakespeare’i. O kadar ki, İngiltere’deki sürgün hayatında yoksul evlerinde akşamları çocuklarıyla beraber Shakespeare oyunlarını okuyup kendi çaplarında sahnelerlerdi. Bu yüzden olsa gerek, zaten güçlü olan ezberinde Shakespeare alıntılarına sık rastlarız. Kapital’de bir yerde, paranın her şeyi satın alabilir hâle gelme sürecini anlatırken Atinalı Timon’dan medet umar. “Ah tanrılar, niçin yaptınız bunu? Nedir zorunuz? Bu/ Rahiplerinizi ve uşaklarınızı yanınızdan kaçırır,/ Başının altındaki yastığı çeker dipdiri insanın;/ Bu sarı köle,/ Din de kurar, din de bozar, kutsar lanetliyi/ Orta malı orospusu insanlığın.”[1]

Gelgelelim Marx paranın mutlak efendiliğini ilan ettiği çağda yazıyor ve yaşıyor, dahası sınıflı toplumlarda para hep geçer akçe olmuş olsa da, servetin kıstasının her zaman para olmadığını biliyordu.  

Örneğin, kapitalizmi bağrından çıkaran feodal toplumu düşünelim. Feodal toplumun egemen sınıfı olan soyluluğun zenginliği parayla ölçülmezdi. Soylu zaten tanımı gereği geçim sorununu çözmüş, bu dünyadan beklentisi olmayan, sıradan fanilerin ötesinde bir ilahi varlıktı. Bir feodal toprak sahibinin haşmetini ya da zenginliğini gösteren şey parasal serveti değil; maiyetinde ne kadar insan barındırdığı, ne büyüklükte bir kitleye ve dolayısıyla toprak parçasına hükmettiğiydi. Dolayısıyla toprak tasarrufu bir maişet sorunu değil, maiyet sorunuydu! Kapitalizm toprakla bu ilişkinin değiştirilmesini ve esasen kullanım-değeri için üretim yapılan (ancak arta kalanın mübadelede kullanıldığı) sistemin yerine; mübadele-değeri üretimine dayanan ve dolayısıyla paranın merkezde olduğu bir toprak rejimi talep etti. Nihayetinde şehirlerde yaptığını kırsalda da yaptı ve para tüm dünyaya egemen oldu.

Marx, tam da paranın mutlak egemenliğini yaratan özgül şartları tarihsel olarak analiz etmeye ve bir devrimden sonra yapılması gerekenlere dair yol haritası çıkarmaya girişmişti. Yazdıkları, biri kendi yaşadığı dönemde olmak üzere, üç büyük işçi devriminde bir tür (ve zannımca başarılı bir) sınavdan geçti. Burada, bu üç devrimin parayla ilişkisini ele almaya çalışacağım: 1871 Paris Komünü, 1917 Rusya Devrimi ve 1936 İspanya Devrimi.

1871 Paris Komünü

Paris Komünü’nün her şeyle olduğu gibi parayla ilişkisi de kısa süreliydi, zira 18 Mart 1871’de başlayan devrim sadece 72 gün ayakta kalabildi ve o dönem savaş hâlindeki Alman ve Fransız devletlerinin ulusal çıkarları bir kenara atıp sınıf çıkarlarını hatırlamaları sonucu birleşmelerinin ardından düzenledikleri saldırılar ve devrimin tek bir şehirde yalıtılıp kalması sonucu yıkıldı.

Marx devrimden sadece birkaç ay önce, Parisli işçilere uyarıda bulunmuş ve mevcut tarihsel şartlarda her türlü ayaklanma girişiminin başarısızlığa mahkûm bir çılgınlık olacağını söylemişti; fakat işçiler bir kez ayaklandıktan ya da ayaklanmak zorunda kaldıktan sonra durumu kabul edip “göğü zapt etmeye” çıkan Komünarların saflarında yerini almaktan geri durmayacaktı.

1871, ParisNe var ki, ayaklanmacıların içerisinde esas örgütlü kesim Marksistler değildi. Bu durum birçok önemli icraatın ve sonrasında teorik cephaneye kazandırılacak uygulamanın (“proletarya diktatörlüğü” gibi) somuta bürünmesini engellememiş olsa da; konumuz özelinde, para alanında, ciddi bir zaaf ortaya çıkmıştı.   

Marksizm, örneğin Komün’de güçlü olan anarşistlerin aksine, ekonomideki uluslararasılaşma ve merkezîleşmenin kapitalizmin artıları olduğunu ve devrimden sonra bunların korunması (olumsuz yönlerinin yadsınmasıyla muhafaza edilmesi) gerektiğini savunuyordu. Marx özellikle de Paris Komünü deneyiminden sonra bu dersleri daha da geliştirdi. Örneğin, Komün’den çıkardığı en önemli derslerden biri, ekonominin merkezîleşmesindeki tepe noktası olan bankalar konusunda devrimden sonra ne yapılması gerektiğiydi. Marx ve Engels Parisli devrimcilerin bankalara dokunmamış olmalarını hayatî bir hata olarak nitelemişlerdi. Engels meseleyi şöyle özetler:

Komün üyeleri, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nde egemenlik kurmuş bulunan Blankist çoğunluk ile çoğu Proudhoncu sosyalistlerden müteşekkil Uluslararası İşçi Birliği üyelerinin oluşturduğu azınlık şeklinde bölünmüştü. Blankistlerin büyük çoğunluğu o dönemde sadece devrimci ve proleter içgüdülerle sosyalistti; aralarından sadece küçük bir bölümü, Alman bilimsel sosyalizmini bilen Vaillant sayesinde temel ilkeler konusunda çok daha fazla netliğe erişmiş bulunuyordu. Dolayısıyla, ekonomi alanında, bugünkü anlayışımıza göre Komün’ün yapmış olması gereken birçok şeyin savsaklanmış olması anlaşılmaz değildir. Kavranması en güç olan şey, kuşkusuz, onları Fransız Bankası’nın kapıları önünde durduran o kutsal saygıdır. Bu aynı zamanda ciddi bir siyasi yanlıştı. Komün’ün ellerinde banka, on bin rehineden bile daha değerli olurdu. Fransız burjuvazisinin tamamının Versailles hükümetine Komün’le barış yapması için baskı yapması demek olurdu.[2]

1917 Rusya Devrimi

Rusya’da Bolşevikler Komün’ün Marksist eleştiriler temelinde derslerini özümseyerek yeni bir düzen inşasına girişmişlerdi. Örneğin, bankalardan bahsedersek; telefon ve telgraf dairesi ile demiryolları gibi stratejik noktaların zapt edildiği saatlerde devlet bankası da aynı kapsamda görülerek Askerî Devrimci Komite tarafından ele geçirilmişti.

Fakat Bolşevikler banka ve para konusunu ideolojik düzlemde “aşmış” olmalarına karşın, somut bir direnişle karşılaşırlar. Bolşeviklerin ayaklanmasına en güçlü muhalefetlerden biri banka memurlarından gelir. O dönem bugüne kıyasla daha yüksek bir statü sahibi olan bu çalışanlar, düzenledikleri grevlerle “uzman” statülerini sosyalist sistemin inşasına sunmayı reddederler. Grev birkaç hafta sürse de etkisi çok geçmeden azalır.

Her şeye rağmen, Bolşevikler devrimden önce dile getirdikleri ilkelere bağlı kalarak, tüm çalışanlara tam sosyal güvence getiren bir kararname yayınlayıp ücret farklılıklarının ortadan kaldırıldığını ilan ederler ve Devlet ve Devrim’de belirtilen ilkeler uyarınca, bir işçiye ortalama işçi ücretinden fazla ücret ödenmesi yasaklanır. Paranın devranı biter!

1 Aralık’ta Ulusal Ekonomi Yüksek Konseyi kurularak ekonomide merkezîyetçilik ve planlama için ilk önemli adım atılır. 16 ila 55 yaşları arasındaki tüm yurttaşlara çalışma zorunluluğu getirilmesiyle, bundan böyle “varlıklı sınıfların üyeleri” de çalışma karnelerini doldurmak zorundadır. Paranın eski sahipleri artık herkes gibi birer işçidir. Keza tüm iç ve dış devlet borçları reddedilir. Aralık sonunda bankalar devletleştirilir ve tek bir Devlet Bankası olarak birleştirilir.

1917, RusyaDiğer yandan, Bolşevikler sosyalist programın gereği olarak sanayiyi devletleştirme işine hemen girişmemişlerdi. Ekonominin ayakları üzerine oturtulması yukarıdan devletleştirme kararnameleriyle halledilecek kadar basit değildi. Dünya Savaşı, Rusya ekonomisini perişan etmişti. Kömür, yakıt, şeker üretimi savaş öncesine göre üçte bir düzeyine inerken, metal, demir ve çelik üretimi neredeyse durmuştu. İthalat hacmi savaş öncesinin altıda birini bulmuyordu. Demiryolları harap, köprüler havaya uçmuş vaziyette olduğundan, ulaşımda büyük güçlükler yaşanıyordu. İktidar alındıktan hemen sonra Rusya korkunç bir kış yaşadı. Petrograd’da ekmek tayını günde 50 grama düştü, birçok işçi aç kaldıklarından ya da kırsalda yaşamak görece daha rahat olduğundan şehri terk etti, fabrikalar atıl hâle geldi. Ayrıca 1918 kışının sonlarına doğru imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla ekonomik açıdan ülkenin en verimli ve en gelişmiş toprakları kaybedildi.  

Nihayetinde “Savaş Komünizmi” adı verilen, Troçki’nin tabiriyle, kuşatılmış bir kalenin ekonomik yaşamını sürdürmek için tasarlanmış acil önlemler paketi uygulamaya koyuldu. 1918 yazından 1921’in ortalarına kadar süren dönemde uygulanan politikalara “Savaş Komünizmi” adı verilmişti. Neydi bu önlemler? İç savaşla birlikte köylülerin ürünlerini kente ve cepheye ulaştırmak ve karşıdevrimin belini kırmak için tahıla zorla el koyulması ve yine aynı amaçla sanayide (küçük işletmelerin de dâhil edildiği) devletleştirmelerin düşünüldüğünden de hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, paranın neredeyse ortadan kalkmasıyla ücretlerin aynî olarak ödenmesi, emek seferberliği vs.

Bu durum bazı Bolşevikler arasında, paranın nihayet ve sonsuza dek kaldırıldığı yanılsamasını doğurdu. Üretimin merkezîleştirilmesi, ulusal ölçekte piyasanın ve para ekonomisinin genel anlamda kalkması, malların dağıtımında eşitliğin getirilmesi ve üretim araçlarının devletleştirilmesi, yanlış bir mantıkla, salt “Savaş Komünizmi” olarak değil, gerçek komünizm olarak görüldü, pek çok Bolşevik bu havaya kendisini kaptırdı. Ama özellikle de Kritzman gibi Bolşeviklerin ezberci yaklaşımı, paranın meta ekonomisinin bir sonucu olduğunu gözden kaçırıyordu. Bolşevikler genelleşmiş meta ekonomisinin ilerisine değil, gerisine gitmişlerdi. Tevekkeli değil, Lenin bu yanılsamaya, Rusya’da şu an bir devlet kapitalizmi bile görece ilerici bir sistem olacaktır, şeklinde polemiği abartan bir yanıt veriyordu. 

Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi, “diğer bütün metalar arasındaki değer ilişkilerinin tek bir meta üzerinde toplanmış yansımasından başka bir şey olmayan” para yalnızca bir simge değildir. “[N]esnelerin büründükleri toplumsal niteliklerin ya da belirli bir üretim tarzı rejiminde emeğin toplumsal niteliklerinin büründüğü maddi biçimlerin simgeden ibaret olduğu söylenirse, aynı zamanda, bu niteliklerin insanlığın evrensel rızası adı verilen keyfi kurmacalar olduğu da beyan edilmiş olur.” Hâlbuki der, Marx,

Para, mübadele sırasında zorunluluğun oluşturduğu, farklı emek ürünlerinin fiilen birbirine eşitlenmesini ve böylece uygulana uygulana metalara dönüştürülmesini sağlayan bir kristaldir. Tarihsel ilerleme ve mübadelenin genişlemesi, kullanım-değeri ile değer arasındaki metalarda saklı bulunan karşıtlığı geliştirir. Ticari ilişkiler amacıyla bu karşıtlığa dışsal bir ifade verilmesi zorunluluğu, değerin bağımsız bir biçiminin saptanmasını gerektirir ve bu durum, metaların, metalar ve para olarak farklılaşmasıyla nihai olarak tatmin edilene kadar devam eder. O hâlde, ürünlerin metalara dönüşümü ile tek bir özel metanın paraya dönüşümü de aynı hızla gerçekleşmiş olur.[3]

1936 İspanya Devrimi

İspanya devrimcileri 1936’daki devrime gelmeden iki yıl önce, ülkenin kuzeyindeki Asturias’ta bir tam kostümlü prova almışlardı. Tarihe Asturias Komünü olarak geçen devrim, birçok açıdan iki yıl sonraki devrimden ileri ögeler taşıyordu. İki hafta ayakta kalan devrimde işçiler bölgenin üçte ikisini bizzat yönettiler. Polis aygıtı kaldırıldı ve işçi örgütlerinden oluşan yerel komiteler kontrolü ele alarak, tıpkı bir hükümet gibi toplumsal alandaki bütün işleri üstlendi: İaşe, sağlık, üretim, iletişim, kamu düzeni, adalet. Para kaldırıldı ve sıkı bir sayımdan sonra her aileye dağıtılan karnelerle eşit bir düzen inşasına girişildi.

Bu provadan iki yıl sonra ise, faşist darbeyi püskürtmek için girişilen seferberlik İspanya Devrimi’ni (ve akabinde üç yıl sürecek kanlı bir iç savaşı) doğurdu.

İç Savaş başladığında İspanya 2.259 milyon altın peseta değerindeki rezerviyle dünyadaki en büyük dördüncü altın rezervine sahip ülkeydi. Darbe sonrasında altınlar darbecilerin değil, meşru hükümetin elinde kalmıştı ve “Halk Cephesi” hükümeti de bu rezervi silah satın almak için kullanma kararı aldı.

Fakat büyük devletlerin faşistlerle aleni ve zımnî iş birliği, devrimi zor durumda bıraktı. İspanya hükümeti parasıyla rezil oluyordu. Uluslararası aktörler İspanya’nın meşru hükümetinden yana değildi ve banka transferlerinde çıkardıkları zorluklarla bu tavırlarını belli ediyorlardı. Örneğin, savaşın başında Fransa’ya ve kısmen de İngiltere’ye yollanan altının karşılığı tam olarak alınamamıştı. Dahası yavuz hırsız rolüne soyunan faşist General Franco, ajanları aracılığıyla bu sevkiyattan haberdar olduğundan protestoda bulunmuş, hükümetin altın ihracatını suç ilan ederek yağma yapıldığı iddialarıyla vaveylayı koparmıştı. Franco yağmasa da gürlüyordu ve bu protestolar dünden razı olan Avrupalı emperyalistlerde az çok yankı bulmuştu. Halk Cephesi hükümeti ne kadar çok istese de, Batılı kapitalistlerle iş yapamayacağını anlamıştı.

1936, İspanyaBu açıdan, hem acil silah ihtiyacı hem savaş ortamında, özellikle de Afrika Ordusu’nun Madrid üzerine yürüme tehdidi karşısında altın rezervlerini korumanın zorlukları hem de uluslararası müdahale ya da el koyma tehdidi nedeniyle altın rezervlerini bir an önce kullanma ya da güvenli bir yere sevk etme problemi İspanya hükümetini hızlı hareket etmeye yöneltti. 15 Ekim’de yeni Başbakan Largo Caballero cumhuriyetin altın rezervlerini SSCB’ye aktarma teklifini ileten resmî mektubu yollamıştı bile.

Savaşın başında 635 ton ağırlığında, 715 milyon dolar değerinde nakledilebilir altını olan İspanya, çoğu altın sikke olan rezervlerinin büyük bir kısmını 6 Kasım’da Odessa’ya ulaştırdı. Mart 1937’ye kadar Madrid’in aktarılabilir toplam altın rezervinin dörtte üçünü de Fransa Bankası satın aldı ve bunlar gizli tutulmadı.[4] 

Burada odaklanılması gereken esas meseleyse göz ardı edilmiştir: Sosyalist olduğunu iddia eden bir ülke başka bir sosyalist hükümete böyle ticarî saiklerle yaklaşır mı? Sosyalist bir yönetimin kapitalizmin ulus olgusunu aştığını düşünürsek (SSCB bir ulus-devlet olmadığı iddiasındaydı), benim-senin ayrımı gözetmeksizin, tamamen diğerkâm şekilde yardıma koşması gerekirdi; en azından SSCB’nin mirasçısı olduğu Lenin döneminde Alman devrimine yaklaşım bu yöndeydi. Fakat köprünün altından çok sular akmıştı ve İspanya sosyalist dayanışma açısından 1918-23 ile 1945 sonrası Çin ve Yugoslavya örnekleri arasında bir köprü hâline gelmişti: Diğerkâm dayanışmadan ticarete, hattâ boykot ve ambargoya geçiş. II. Dünya Savaşı sonrasında bu ticarî yaklaşım öyle bir boyuta gelecekti ki, iki komşu “sosyalist devlet” (SSCB ve Çin) herkesin sosyalizmi kendine düşüncesiyle acil ihtiyaçlarını mübadele etmekten bile geri duracaktı.

Stalin SSCB’sinin meseleye ticarî bir ilişki olarak baktığının bir diğer kanıtı da döviz kurunu manipüle ederek, gönderilen yardım karşılığında, olduğundan fazla fiyat talep etmiş ve almış olmasıydı, oysa İspanya’daki halk kitleleri SSCB’nin silahları dayanışma adına, hayrına gönderdiğine inandırılmıştı.[5] Stalinist SSCB’nin bu ticarî ilişkiden maddi kâr elde edememiş olması, gerçeği değiştirmez. SSCB devrimci bir dayanışma örneği sergileyerek çıkar gütmeden anti-faşist güçleri silahlandırmak yerine, “kredi” açmıştı; fakat her riskli yatırımda olduğu gibi, kaybetme ihtimali vardı ve malî açıdan kaybeden (tıpkı Franco’ya yardımlarında Mussolini’nın kaybeden olması gibi) Stalin oldu: 1938 başlarında altın rezervi çoktan tüketilmişti ve bundan sonra verilen yardımların hiçbiri için ödeme tahsil edilemedi.

Tarihçiler, altın meselesinde rezervin Stalin’e aktarılmasının doğru olup olmadığını tartışmışlar, başka hangi ülkeye aktarılabileceğini mütalaa etmişler ve de genel itibariyle o şartlarda tek seçeneğin SSCB olduğu sonucuna varmışlardır. Altında cisimleşen para, devrimin gerçek failleri olan işçi ve emekçilerin eline ilk günden geçseydi olabilecekleriyse değerlendirmemeyi tercih etmişlerdir. Hâl böyle olunca, altının Stalin’e aktarılmasından başka bir seçenek yoktur. Oysa yapılması gereken –anarşistlerin yaptığı gibi– altın rezervine burjuva devleti için bekçilik yapmak değil, bu parayı bir an önce (Adem-i müdahale ve ambargo başlamadan) yurt dışından silah alımı için ve/veya savaş sanayisi için kullanmak olmalıydı. İspanya’daki devrimcilerin buna dair somut tecrübeleri yok değildi. Asturias Komünü sırasında La Felguera öncülüğünde bir savaş sanayisi kurma girişiminde bulunulmuştu ve “günlük üretim 30 bin tüfek fişeği ve makineli tüfek kurşununu buluyordu.”[6] Zaten Paris Komünü’nün de dersi buydu. Fakat bu ders anarşistler için kapalı kutu, reformist sosyalistler ile Stalinistler için ise reddedilen bir mirastı. Bu seçenek atlandıktan sonra, İspanya hükümetinin önünde fazla bir yol yoktu.

Gerçekten de tarihin ironisi olarak mı alınır bilinmez, tam 65 yıl sonra yeni bir fırsat çıktığında anarşistleri bankanın “kapıları önünde durduran o kutsal saygı” bir kez daha iş başındaydı. Dün kundaklanan, “kamulaştırma” eylemleriyle soyulan bankalar karşısında bugün sergilenen anarşist huşu, teorinin iç çelişkilerinden ileri geliyordu. Anarşist tarihçi Robert Alexander’ın dikkat çektiği gibi, “İspanyol anarşistlerine özellikle sirayet etmiş olan Kropotkinci para nefreti [böyle] talihsiz bir sonuç doğurmuştu.” Anarşistler bankaları ve kredi mekanizmasını kapitalizmin bir illeti olarak görüyor ve liberter ekonomide yeri olmadığını düşünüyorlardı. Bu yanılgı banka işçileri arasında bir örgütlenme çalışmasından uzak durmalarına; keza Katalunya’da da işletmelere ve tarlalara el koyarken, bankaları devlete terk etmelerine yol açmıştı.[7]

Anarşistler paranın rolünü tahlil etmek yerine; tıpkı devlet, seçimler, din vb. konulara yaklaşımlarındaki gibi sadece reddiye üzerinden yaklaştıkları için kolektifleştirilen işletmelerde de para duvarına çarptılar. Banka emekçileri sosyalistlerin sendikası UGT’de örgütlü olduğu ve CNT-FAI de bu alana ideolojik gerekçelerle yaklaşmadığı için, kolektiflerin para sıkıntısı had safhadaydı. Şubat 1937’de CNT Kongresi kendi bankasını kurmayı gündeme alsa da, hem iş işten geçmişti hem de proje kâğıt üzerinde kaldı. Bir kez daha, İspanya’nın selefi olan iki proleter devriminin (Paris Komünü ve Bolşevik Devrimi’nin) derslerini ciddiye almamanın bedeli ağır olmuştu.

Marksistler Paris Komünü deneyiminden bir ders çıkarmış, bankaları (ve sigorta şirketlerini) derhal devletleştirip tek bir çatı altında kolektif ve planlı ekonominin emrine vermenin devrim için elzem bir görev olduğu sonucuna varmışlardı. Anarşistler için bu dersler yok hükmündeydi. Bu nedenle, anarşistlerin gücü ele geçirdiği her yerel âdeta kendi başının çaresine bakıyordu. Kapitalizmin merkeziyetçiliği bürokratik ve baskıcı niteliğinden arındırılıp, demokratik bir hüviyete büründürüleceğine; kapitalizmden de geriye düşmeye yol açacak adımlar atılıyordu. Tarihçi Filipo Riberio de Meneses şöyle yazar:

İki bin yerelin hepsi kendi parasını basıyordu. Donup kalmış olan [Başbakan José] Giral elinde güç olmadığından, anayasada yeri olmayan bu kurumların yasallığını tanımaktan başka bir şey yapamıyordu. Fakat CNT’nin bu komitelerin icraatını eşgüdüme kavuşturmak gibi bir girişimi yoktu, zira anarşistler devlet aygıtını kendi suretlerinde bile olsa yeniden yaratmamaya ant içmişlerdi, ama bu arada banka ve finans kurumlarının kontrolünü ele geçirmeyi de ihmal etmişlerdi. Anarşistlerin bu yeni yerel iktidar yapılarını resmiyete kavuşturarak ortak bir yönelim vermemelerinin devrim girişimlerini akamete uğrattığı genel kabul görmektedir.[8]   

Bu genel kabule kimi anarşistler de dâhildir. CNT’nin ulusal sekreterliğini yapmış olan Horacio Prieto Ocak 1938’de şöyle diyordu: “İspanya’da yaşadığımız kolektivizm anarşist kolektivizm değil, yeni bir kolektivizm. […] Zengin kolektifler yoksul kolektifler karşısında sorumluluk, görev veya dayanışma nedir bilmiyorlar.” Keza Valencia’da çıkan anarşist gazete Fragua Social Ağustos 1938’de şöyle yazıyordu: “Kolektifler bu zamana kadar bariz başarısına karşın özerk ekonomik oluşumlar oldu ve kendi kaderine bırakıldı. Eğer toprak zenginse, kolektif de öyleydi; değilse, kolektif de fakirdi.”[9] Belli ki, özerklik mutlak iyilik getirmiyordu. Özgürlüğün anahtarı olarak sunulan bu bireycilik sonucu “fabrika şovenizmi” denen tutum ortaya çıkmış ve her fabrikanın kendi bacağından asılacağı görüşü yaygınlaşmıştı.

CNT-FAI bunu bir sorun olarak görse de, gerçek sorunun anarşist görüşlerden, teoriye içkin bir yanlışlıktan kaynaklandığı gerçeğiyle hiçbir zaman yüzleşmedi. Anarşistlerin içinden bunu “yeni-kapitalizm” ya da “sendikalist kapitalizm” diye adlandıranlar çıksa da, kökensel sebepleriyle ilgilenilmedi. Aslında bu kolektifler, anarşist Gaston Leval’in tabiriyle, tam da “adına rağmen, tüm niyetleri ve hedefleri bakımından liberter komünist [anarşist] örgütler”[10] olduğu için, yeni kapitalizmdi; fakat Leval’in başka bir yerde[11] iddia ettiğinin aksine, “devrim bizim sendikalarımızın güdümünde tümüyle yaygınlaşamadığı için” değil, tam da anarşist olduğu için, “sendikalist kapitalizm” olduğu için parayı kaldıramamıştı ve kapitalizmi yeniden üretiyordu, çünkü küçük üreticilerin bir şahısta mı yoksa ortak işçilerde mi toplandığının önemi yoktur. Kolektifleri tek başına yüceltmek doğru değildi; bunlar pekâlâ kapitalist üretim biçimi de olabilir. Kolektifleri bireysel kapitalist işletmeden ayırt eden, hangi makro ekonominin içinde yer aldığıdır; kapitalizm içinde adacıklar olmaktan, kapitalizmin ve para ekonomisinin yeniden üretilmesinin aracısı olmaktan kurtaracak olan şey siyasal iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmış olması ve bu kolektiflerin bireysel ya da yerel ihtiyaca değil, genelin çıkarlarına tabi olmasıydı.

İspanya’da komünlerin ya da kolektiflerin her birinin kendi kendine yeterli olması bunları kaçınılmaz şekilde bir tür kapitalist işletmeye dönüştürmüştü. Hepsinin çıkarlarını demokratik şekilde temsil eden bir merkezî yönetim, merkezî para fonu ve merkezî politika olmadığından, bu kolektiflerin karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdı.

[1] William Shakespeare, Atinalı Timon, çev. Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi, 2006, s. 76.
[2] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş içinde, çev. Kenan Somer, Ankara: Sol Yayınları, 1991, s. 16.
[3] Karl Marx, Kapital. Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili, cilt 1, çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, 2000, s. 97.
[4] Angel Viñas, “Gold, the Soviet Union, and the Spanish Civil War”, European Studies Review, cilt 9, sayı 1 (Ocak 1979), s. 108-25 ve Michael Alpert, A New International History of the Spanish Civil War, Palgrave Macmillan, 2004, s. 182.
[5] Dayanışma şöyle dursun, Stalinist bürokrasi zor durumdaki İspanya hükümetini yolunacak kaz gibi görüyordu. Gerald Howson, Stalin’in akla hayale gelebilecek her şey için fiyat çıkardığını yazar: “İspanya’daki Sovyet personelinin seyahat, ücret ve masrafları; arkada bıraktıkları ailelerinin bakımı; dönüşte aileleriyle birlikte geçirecekleri bir aylık tatilin masrafları…” Arms for Spain. The Untold Story of the Spanish Civil War, New York: St. Martin’s Press, 1999, s. 151.
[6] José Péirats, CNT in the Spanish Revolution, cilt 1, haz. ve gözden geçiren Chris Ealham, İng. çev. Paul Sharkey ve Chris Ealham, PM Press, 2011, s. 73.
[7] Robert Alexander, Anarchists in the Spanish Civil War, cilt 1, Londra: Janus, 2002, s. 29 ve 348.
[8] Filipe Ribeiro de Meneses, Franco and the Spanish Civil War, Londra ve New York: Routledge, 2001, s. 65.
[9] Akt. R. Alexander, a.g.e., s. 344-5 ve 293.
[10] Gaston Leval, “The Characteristics of Libertarian Collectives”, The Anarchist Collectives. Workers’ Self-Management in the Spanish Revolution, 1936–1939 içinde, haz. Sam Dolgoff, Montreal-New York: Black Rose Books, 1990, s. 166-174.
[11] Gaston Leval, Collectives in the Spanish Revolution, Londra: Freedom Press, 1975, s. 227-8.