Osmanlı ya da kardeşsiz düzen

Aile ve kardeş kavramlarını bilinçli ve amaçlı bir şekilde zayıflatan, hatta anlamsızlaştıran bir düzende kardeş katlinden bahsetmek ne kadar doğru olur


@e-posta
Dosya, 04 Ocak 11:12
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Brian Sayers’a

Karışık mıdır benim de soyuma Rum kanı. […] Despina’nın torunu der Nermin’e, Despina, hani Uzun Hasan’ın karısı, Yuannesi’nin kızı Katerina, Uzun Hasan ki kafa tutmuş kardeş-yiyenler soyuna, biz suçlu soyuz güya!..

 

– Leylâ Erbil, Tuhaf bir Kadın

Kardeş katli, Osmanlı hanedanına karşı yürütülen en ağır suçlamalardan biri. Tuhaf bir Kadın romanındaki babanın yaptığı gibi hanedanın insafsızlığını ve insanlığa karşı suçlarını vurgulayanların aklına gelen belki de ilk örnek. Elbette bunda bir haklılık payı var —kardeş katlini bir vicdan ya da merhamet alameti olarak görecek değiliz herhalde. Ama bu geleneği keyfi bir hunharlık olarak yorumlamak da aynı derecede yanlış olur.

Kardeş katli, siyasî ve idarî bir soruna karşı geliştirilen bir çözüm denemesiydi. Yıldırım Bayezid’in Timurlenk tarafından tutsak alınıp idam edilmesinden sonra yaşanan Fetret Dönemi, Osmanlı devletini derin bir siyasî istikrarsızlığa ve belirsizliğe sürüklemişti. Kardeş katlini emreden Fatih Sultan Mehmet ise, bu belirsizliğin tekrarını önlemek istiyordu. Devletin kardeşler arasında bölüştürülmesi ya da bunlar arasında bir iç savaş yaşanması yerine, padişahlığa yükselen kardeşin diğerlerini ortadan kaldırması… Bu, devletin bekası uğruna bireyin —padişah soyundan gelse bile— feda edilmesi demekti. Yoksa devletin değil hanedanın bekası mı?

Birçok devlet, sık sık hanedan değiştirmesine rağmen varlığını sürdürebildi. Osmanlı’nın hem yok ettiği, hem de devam ettirdiği Doğu Roma İmparatorluğu bunun iyi bir örneği. Ancak Osmanlı devleti baştan sona aynı hanedan tarafından yönetildi, Osmanlılar da böylece tarihin en uzun hüküm süren hanedanları arasına girdiler. Neden?

Osmanlı İmparatorluğu’nun tek meşruiyet dayanağı, hanedanın kendisidir. Bu hanedan, örneğin Japon hanedanının aksine, geniş ve homojen bir halk kitlesine sırtını dayamaz. Daha ziyade, kendi halkına sahip olmaksızın farklı halklara hükmeden ince bir elit tabakadan oluşur. Dolayısıyla Osmanlı’nın, hükmettiği halklar nezdinde etnik ya da dilsel bir meşruiyeti yoktur. Fatih döneminde, yani Mekke ve Medine’nin imparatorluğa eklenmesinden iki nesil önce, inandırıcı bir dinî meşruiyetten de söz edilemez. O hâlde Osmanlı hükümdarlığına meşruiyetini veren etkenlerin en başında lider karizmasını —Fatih Sultan Mehmet dünya tarihinin en karizmatik liderlerinden biridir— ve bu karizmanın lider soyu boyunca devredilmesini saymak gerekir.

Soyun devamlılığı, Osmanlı devleti için en büyük öncelikti. Diğer her şey, bu önceliğe feda edilebilirdi. Bu sadece padişah kardeşlerinin ölüm ya da kalımını etkileyen bir mesele de değildi. Ölümleri kadar doğumları da, bireylerin iradesini aşan bir mantığa bağlanmıştı.

Padişahın haremi, hem Osmanlı haricindeki ülkelerde hem de günümüz Türkiye’sinde sık sık klişelere ve romantikten komiğe uzanan tasvirlere alet edilmiştir. Bundan doğal bir şey olamaz —birçok alımlı kadın tarafından çevrelenen ve sürekli bunların ilgi odağı olan bir erkek, mutlaka hem övgüyü hem eleştiriyi, hem alayı hem de kıskançlığı üstüne çekecektir. Ne var ki padişahların eş seçimi ve cinsel faaliyeti pek de öyle kıskanılacak bir süreç değildi.

Hangi harem üyesinin padişah gözdesi olacağı konusunda en büyük söz sahiplerinden biri, valide sultandı. Onun seçtiği gözde adayları, sıkı bir harem içi rekabet sonucunda zirveye ulaşan, zeka ve hüner açısından olağanüstü özelliklere sahip bireylerdi. Padişahla ise sadece bir erkek çocuk doğurana kadar birlikte kalıyorlardı. Çocuk doğunca gözde ve sosyal-siyasal çevresi padişahtan ayrılıyor ve padişah, yeni bir erkek çocuk üretmek üzere başka bir cariyeyle eşleştiriliyordu. Bir insan ailesinden ziyade bir karınca yuvası ya da arı kovanındaki çoğalma mantığını andıran bu süreç, soyun devamı garantiye alınana kadar birçok kez tekrarlanabiliyordu.

Böyle bir mekanizmanın ürettiği erkek çocuklara “kardeş” demek doğru mu? Anneleri ayrıydı, birbirleriyle doğrudan ilişkileri oldukça azdı ve hükümdarlık eğitimi almak için gönderildikleri vilayetler üzerinden sürekli ve kıyasıya bir rekabet içindeydiler. Doğumları romantik ya da insani duygulardan ne kadar uzaktıysa ölümleri de aynı ölçüde, kendilerini, duygularını ve tercihlerini aşan bir mantığın hizmetinde gelişiyordu. Bu bireyleri üreten padişaha ve gözdelere bugünkü anlamda bir “anne-baba” olarak bakmak ne kadar yanlışsa, çocuklara da bugünkü anlamda “kardeş” demek o kadar yanlış değil mi?

Kardeş katli, padişah evladı genç bireyleri birbiriyle yarıştırıp en vasıflısını devlet yönetimine yükseltmeye, diğerlerini de hanedan-devletin bekası için yok etmeye hizmet eden bir siyasî-idarî taktikti. Ancak Osmanlı devleti, her zaman aynı kalmadığı gibi zaman içinde siyaset ve idare tarzını da değiştirdi. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman devriyle birlikte imparatorluk akıl almaz bir büyüklüğe erişmiş, sınırları da fethedilemeyecek rakiplere dayanmıştı. Bu durumda Osmanlılar, doğal olarak savaştan ziyade iç yönetime önem veren bir siyaset anlayışına geçti. Seferlerin görece basitliği, yerini devlet idaresinin giriftliğine ve meşakkatine bıraktı. Ve bunun neticesinde kardeş katline bakış da değişti.

Bu değişimleri Osmanlıların “yumuşamasına” ya da hatta “çöküşüne” bağlamak, kardeş katlini gaddarlığa indirgemek kadar naif olur. Devlet artık padişahın keyfi kararlarına emanet edilemeyecek bir hâle gelmişti. İmparatorluğun idarî gereksinimlerini karşılayabilmek için bürokrasi sürekli genişliyor, yönetici elitler sayıca artıyor, padişahın hareket alanı ise hem somut hem de siyasal anlamda daralıyordu. Öte yandan padişahın şahsına olmasa da hanedana duyulan ihtiyaç her zamankinden fazlaydı. Çünkü devleti yöneten elitin tek meşruiyet kaynağı hanedandı. Harem ağasından sadrazamına, yeniçerisinden valide sultanına kadar bu elitin büyük bir kısmı devşirilmiş, yani gayrımüslim doğmuştu. Bu insanlar, Osmanlı soyunun kuruması durumunda herhangi bir hükümdarlık iddiasında bulunamazlardı.

Halksız bir hanedan olan Osmanlı, sadakat sorununu böyle çözmüştü. Eşlerini, elitlerini ve askerlerini Müslüman halklardan seçseydi kendisiyle rekabet edebilecek hanedanların önünü açmış olacaktı. Oysa devşirilmiş, yani kendi halklarından koparılmış bireyler, ne eski çevrelerinden destek toplayabilir, ne de Müslüman halkların saygı ve itibarına kavuşabilirdi. Padişahın şahsına besledikleri sadakat görece olsa bile, hanedana duydukları ihtiyaç mutlaktı. Kısacası Osmanlı hanedanı —devlet tarafından kurtarılan büyük Amerikan bankaları gibi— çökemeyecek kadar önemli ya da “too big to fail” bir konuma erişmişti.

Yine de padişahlık, günümüz Türkiye’sinde palazlanan mutlak iradeli başkanlık sisteminden ziyade, bugünkü, gücünün çoğu sembolik olan İngiliz monarşisini andırmaya başlamıştı. Devleti yöneten elitlerin ise, birey olarak padişahı zayıflatma ama hanedan olarak padişahlığı sürdürme gibi sadece ilk bakışta çelişkili görünen iki önceliği vardı. Bu durumda, yeni bir padişah tahta geçtiğinde bütün diğer adayları ortadan kaldırmak gereksiz, hatta tehlikeliydi. Bunları zayıf ama hayatta tutmak ve gerektiğinde birbiriyle değiştirmek çok daha akılcı bir yaklaşım olmaz mıydı?

Kardeş katli geleneği, işte böyle düşüncelerin etkisiyle Osmanlı’nın tedavülünden kalktı. Ancak padişah evlatları, hayati tehlikeden kurtuldukları ölçüde kendi hayatlarını belirleyebilmekten de uzaklaştılar. Bir zamanlar çocuk denecek yaşta Osmanlı vilayetlerini yöneten bireylerin yerini, bazen bir ömür boyu saray duvarlarını —yani “kafes”lerini— aşamayan, dış dünyadan bihaber kişiler aldı.

İşi biraz abartırsak Osmanlı’yı kardeşsiz bir düzen olarak betimleyebiliriz. Hem taht adayı olan hanedan üyeleri, hem de gayrımüslim halklardan devşirilen yönetim elitleri, küçük yaşta ailelerinden ve kardeş sayabilecekleri bütün bireylerden uzaklaştırılıyordu. Kardeşsiz düzen, geleneksel aile bağlarını göz ardı edip bunların yerine devletin çıkarları etrafında örgütlenen yeni bir ilişkiler ağı ikame ediyordu. Aile ve kardeş kavramlarını bilinçli ve amaçlı bir şekilde bu kadar zayıflatan, hatta anlamsızlaştıran bir düzende kardeş katlinden bahsetmek ne kadar doğru olur?

Osmanlı’nın gerçekten katledecek bir kardeşi var mıydı?