Gazeteciliğe taşradan bakmak: O haberleri hangi erkekler yazıyor?

Metropollerde yaşadıklarımızdan çok uzakta, taşrada gazetecilik yapan bir kadın olarak maruz kaldığım, tanık olduğum tacizi, eril-cinsiyetçi söylemleri, uygulanan tahakkümü ve özellikle o erkeklerin haberleri nasıl yazdığını konuşmak istiyorum


@e-posta
Dosya, 30 Ağustos 10:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Özlem (Akcan), “Yazar mısın sen de” diye sorduğunda, ne yazacağımı uzun uzun düşündüm. Ne yazsaydım ki? En fazla, yine tutup medyada yaşadıklarımı anlatacaktım ve Özlem zaten bunun çok önemli bir kısmını yazmıştı. Sonra, hepimizin hikâyesinde farklı deneyimler olduğunu kendime hatırlatarak yazmaya karar verdim. Hem Özlem’in, hem de K24’teki dosyanın “Sen de anlat” çağrısını, bize iyi gelenin başka bir kadına dokunması umuduyla alıp kucakladım. 

#sendeanlat gibi bir eylem ve farkındalık, Türkiye şartlarında toplumsal olarak hayatımıza Özgecan Aslan’ın katledilmesinden sonra girdi, daha sonra bir devinimle büyüdü, yol aldı. Özgecan Aslan’dan önce, maruz kaldığımız tacizleri, yaşadıklarımızı, deneyimlerimizi elbette anlatıyorduk fakat bu kadar toplumsal boyutlara henüz ulaşmamıştı. Oysa feminist örgütlenme ve kadın hareketi tarihinde, zaman geçtikçe adı gelişip büyüyen “bilinç yükseltme toplantıları” gibi kadınların birbiriyle yaşadıklarını, tecrübelerini, deneyimlerini paylaştığı toplantılar, konuşmalar, halleşmeler hep vardı. Kişisel olan politikti, bunu gerek politik toplantılarda, gerek arkadaş masalarında gerek ev buluşmalarında gerek iş yerlerindeki molalarda ziyadesiyle yapıyorduk. Bu mevzu, biraz da kadınlık deneyiminin doğalında gelişim sürecine dâhil edilse yanlış olmaz.

Fakat şunu çok iyi hatırlıyorum. Özgecan katledilmeden kısa bir süre önce, Cumhuriyet Üniversitesi’nde okuyan bir kadın taciz edilmiş, üniversitenin Facebook’taki “İtiraf” sayfasında bunu rumuzla paylaştıktan sonra, tabiri yerinde olacak “linç girişimine” maruz kalmıştı.1 Niye? Etek giydiği için. Çünkü “Sivas’ımızın ahlakını bozan bu hareketler asla kabul edilemezdi.” Kadının ne gibi cinsiyetçi söylemlerle saldırıya uğradığını, sonrasında bu saldırıların ne şekilde devam ettiğini buraya uzun uzun yazmama gerek yok. Siz konuyu biliyorsunuz.

Bu olayın hemen ardından ismini bilmediğim o kadına açık mektup yazmıştım. Hatta yazdığım mektubu üniversitenin “itiraf” sayfasına atarak kadınla paylaşmalarını rica etmiştim, daha sonra Admin aracılığıyla yazışarak birbirimize destek olmuştuk. O gün yazdığım mektuba, sonrasında hayatımıza büyük bir şekilde giren “Sen de anlat”ı sığdırmıştım. Kayseri’de okuduğum ve çalıştığım yıllarda, maruz kaldığım tacizleri ve tacizi meşrulaştırma çabalarını sırasıyla anlatmış, onu ne kadar iyi anladığımı ve yanında olduğumu söylemiştim.

Mektubu, o vakitler arkadaşlarımla yazdığımız sitemiz harfvolver.com’a koymuştum. O gün ve sonrasında çokça paylaşılmıştı. Kısa süre sonra Özgecan Aslan’ın katledildiğini öğrendik ve bir gecede hayatımıza #sendeanlat girmiş oldu. Anlattık, çokça anlattık. Hiç bu kadar ulu orta, kamuya açmadığımız, hatta kendimize dahi anlatmaktan çekindiğimiz, zorlandığımız ne varsa yazdık. Yine de en zoru, istismar ve tecavüzleri paylaşmaktı, belki de o dönem en az bunlar anlatıldı. Kolay değildi çünkü.

Bize kelimeleri vererek devam etme gücünü veren” kadınlara…

Peki, ben bugün neyi yazacağım? On bir senelik gazetecilik hayatımın taşrada geçirdiğim ilk yıllarını, buradaki gazeteci erkeklerin profillerini, zihniyetlerini anlatacağım. Mesleğe önce alaylı olarak başladığım için, o dönemler yaşım küçüktü ve yaşadığım her şeyi, henüz politik bilinç kazanmamış bir hâldeyken karşılamıştım. Feminist dürtüler o küçük yaşlarda hep içimde bir yerdeydi, ancak henüz politik değildim ve bugün geldiğim noktada feminist bilincin çok büyük bir güç olduğunu bir kez daha görüyorum. Yakın dönemi çok anlattım, şimdi daha eskiye, taşraya gideceğim. Metropollerde yaşadıklarımızdan çok uzakta, taşrada gazetecilik yapan bir kadın olarak maruz kaldığım, tanık olduğum tacizi, eril-cinsiyetçi söylemleri, uygulanan tahakkümü ve özellikle o erkeklerin haberleri nasıl yazdığını konuşmak istiyorum.

Merhaba 17 yaşım, merhaba gazetecilik

Gazeteciliğe 11 sene önce, lisenin ardından henüz üniversiteye gitmeden önce başlamıştım. Çok küçüktüm, ailemi küçük yaşta kaybettiğim ve kendimi tek başıma büyüttüğüm için çalışma hayatına da erken başlamak zorundaydım. (Bunu kamusal alanda ilk kez dile getiriyorum.)

Tokat’taydım. O dönem kentte -hâlâ olduğu gibi- ilandan para kazanmak için çıkarılan siyah beyaz, yazım hatası çok, belediye ve valilik haberleriyle sütunları doldurulan, ajans abonesi vasıflı gazeteler vardı. Bunların yanında ilk kez renkli, 16 sayfa, özel haber manşetli ve muhalif söylemlerde bulunan bir gazete çıkarılıyordu Tokat’ta. Küçük yaştan itibaren hep arkeolog ya da gazeteci olmayı istemiştim, ikisi arasından o an için yapabileceğim hâliyle en uygun şey gazetede çalışmaktı.

Ben genel yayın yönetmeniyim, ezerim, bağırırım”

Bildiğimiz bir hikâye; katledilen gazetecilerin meslek idealiyle gidip gazetenin kapısını çaldım. Yaşım 17-18 olduğundan beni pek ciddiye almamışlardı. O dönem Tokat’ta, bir tek bu gazetenin başında bir genel yayın yönetmeni (GYY) vardı. Yıllarca ana akımda çalıştıktan sonra emeklilik döneminde memleketi Tokat’a dönmüş, yeni kurulan büyük iddia sahibi bu gazetenin de başına geçmesi istenmişti. İlk görüşmedeki türlü ezme ve baskının ardından ertesi gün işe alındım, zamanla mesleği öğrenmeye başladım. Şimdi bakıyorum da, tamamı beş kadından oluşan haber merkezinde mesleğe başlamak, ilerlediğim alana göre muazzam başlangıç olmuş.

Gazeteciliğe başladım, ama nasıl. Bir beyaz tahtanın üzerine yaza çize, azarlaya bağıra mesleği öğretmeye çalışan bu GYY, aynı zamanda eski yazı işleri alışkanlığıyla kafası atınca başımızın üzerinden telefon atabiliyor, bir harf hatası nedeniyle yüzümüze gazete fırlatabiliyordu. En küçüğü ben olduğum beş kadın, her sabah gündem toplantısında arzusuna göre önce bir güzel azarlanıyor, sonra harikulâde kafa açıcı meslekî konuşmalar yapılıyor, gündemleri paylaştıktan sonra hızla dağıtılıyorduk. Bu tahakküme ses çıkaran olduğunda, “Ben genel yayın yönetmeniyim, istediğim gibi davranırım. Mesleği ancak böyle öğrenirsiniz” yanıtı gecikmiyordu. Beni çok ezmişti, kendi tabiriyle eze eze mesleği öğretmişti. Bütün bu meslekî baskısı ve tahakkümüyle hâlâ, “En çok Sibel’i ezdim, en iyi gazeteci o oldu” diye övünür. Övünme, hiç övünme.

Patrona “Bunu bana ayarlasana” teklifi

Ailesini küçük yaşta kaybeden bir kız çocuğu olarak, tahmini ne yazık ki zor olmayacağı üzere, hem sistematik cinsel istismarın hem de tecavüzün olduğu yakın tarihim nedeniyle “baba şefkatlerine” ve “abi sevgilerine” karşı gard almış durumdaydım. (Bakın, bunu da kamusal bir alanda ilk kez paylaşıyorum.)

Babam yaşındaki erkekleri hiçbir zaman baba olarak görmediğim gibi, şefkatlerinden de hep onları itercesine uzak durdum. Bu yüzden beraber çalıştığım benden büyük erkeklere bu konuda pek mesafeliydim. Fakat dışarıdaki meslektaşlarımız, durmaksızın bizleri nasıl “düşürebileceklerinin” planını yapıyordu. Bunların taciz konusunda genelde iki taktiği vardır: ya açıktan taciz ederler ya da bunu “saygı, sevgi, sos ilişki” çerçevesinde yapmaya çalışırlar. Beraber habere gitmeye ısrar etmek, “kalbini kazanmak, aklını almak” için durmadan haber paslamak, senin yerine çekim yapmak, gecenin bir vakti haber uydurmak, büroyu ısrarla ziyaret etmek, hatta müdürüne ya da patronuna “Bunu bana ayarlasanıza” teklifleri sunmak gibi… Beni aylarca taciz eden bir gazeteci, en son müdürümü ziyaret edip beni kendisine ayarla teklifinde bulunmuştu, evet.

Tokat gibi bir yerde “1 Mayıs”, “6 Mayıs” gibi manşetler hazırladığımız gazete, doğru düzgün maaş vermeyen patronumuzun emek sömürüsünün ardından batınca, bu kez gazete ve TV yayını yapan başka bir yerel medya grubuna geçmiştim. Burada erkekler yoğunluktaydı, birçoğu eril ve cinsiyetçiydi. Aynı kurumda çalıştıkları kadınları “bacıları” olarak görürken, diğer basın kurumlarındaki kadınlara karşı her türlü tacizi mubah görüyorlardı.

Kambura’da bir muhabir: “Ne iyi abimizdin, ne iyi esnaftın sen”

O kurumda çalıştığım bir gün, Tokat’ta bir cinsel istismar olayı duyuldu. Merkezde Ali Paşa Camii karşısındaki “Mekke-Medine hac malzemeleri” benzeri isimleri olan dükkân sahipleri, 13 ve 14 yaşındaki iki çocuğa cinsel istismardan gözaltına alınmış, bir hayli esnaf tutuklanmış, kimisi serbest bırakılmıştı. Tokat’taki muhabirler olarak çok sevdiğimiz, bizden büyük bir meslektaşımız vardı, kendisi herkesin iyi bildiği, şimdilerde patron değiştirmiş bir haber ajansının Tokat muhabiriydi. Birlikte çok habere gittik, çok sevilirdi, ne sakin, ne tatlı, ne güzel bir insandı… Öğrendik ki cinsel istismarın içindeymiş, üstelik esnaf çocukları istismara maruz bırakırken görüntüleri çekmiş ve bunu hem bir tehdit unsuru hem de bir “pornografi ürünü” olarak bilgisayarında tutmuş.

Herkes şok içindeydi, ben o şoku hiç yaşamadım; bugün geldiğim noktada zaten şaşırma yetimi kaybetmiş durumdayım. Bahsettiğim bu cinsel istismar, Tokat’ın tüm yayın organlarında sıradan bir adlî vaka gibi iki satırla haber yapılıp geçildi. Merhaba Kambura! Çünkü tutuklanan ya da gözaltına alınan esnaf içinde “Çok kıymetli isimler” vardı ve “Suçsuz olan bu isimlere kara çalınmak isteniyordu.” “Zaten kızlar da az orospu değildi, onlar kendilerini satıyorsa koca isimlerin ne suçu vardı. Para olsa kendileri de yapardı, sahi bu kızlar nasıl onlara denk gelmemişti ki…”

Türkiye koca bir Kambura olduğu için o gün Tokat’ta, iki çocuğa yapılanların üstü kapatıldı ve istismar eden erkekler sırtları sıvazlanarak topluma geri kazandırıldı. Benim yaptığım haber de üstüne basılarak çamura yatırıldı. Senelerdir o muhabirin adına Google’da aratıyorum, o dönem çalıştığı ajans ismini her yerden kaldırmış. Tek bir ize rastlamak mümkün değil.

Ajansımızda kadın çalıştırmayız”

Bir buçuk sene içinde bunlar yaşanmıştı. Ben artık Tokat’tan, toplumdan, el âlemden, tacizden, tecavüzden yıldığım ve beni sistematik cinsel istismara maruz bırakan adamın yüzünü daha fazla görmek istemediğimden, hayatta kalmak için ertelediğim üniversiteyi sonunda kazanmıştım. Kayseri’yi kazandım ve dört sene süren büyük bir kaybın içine sürüklendim. Orada da başka bir ulusal haber ajansının bölge müdürlüğünde önce muhabir olarak göreve başladım. Bir süre sonra bölge haberler editörü olacağım uzun deneyimimde, hakiki bir sınavdan geçtim desem mübalağa etmiş olmam.

Siz o ajansı, Madımak yakılırken “Çok iyi görünüyor buradan, harika oldu yaa” diyerek çekilen görüntülerden bilirsiniz, ben isim vermesem de olur. Bu büroda çalışan tek kadın bendim, zaten yurt içinde ve yurt dışında binlerce çalışanı olan ajansta toplamda 10 kadın ya var ya yoktuk. Mesela, Karadeniz Bölge Müdürlüğü’nün kendi bölgesinde kaşeli ya da stajyer muhabir de dâhil olmak üzere asla kadın çalıştırmama kararı bulunuyordu. O bölge müdürü, bir gün benim çalıştığım bölge müdürlüğünü ziyarete geldiğinde harem selamlıklı oturmuşlardı, ki tek kadın ben olduğum için haremde tek başıma takılmıştım.

Ya erkek gibi ol ya kadınlığını kullan”

Bir yandan okurken bir yandan hem maddi hem de meslekî anlamda çalışmak zorunda olduğum için burada uzun süre kalmıştım. Ama meslek hayatımın ileriki yıllarında severek yaptığım yargı muhabirliğini/editörlüğünü bu dönemde yapamamıştım. Çünkü emniyetten ya da adliyeden başarılı işler çıkarmam için “kadınlığımı kullanmam” gerektiği söylenmiş, eğer bunu yapamazsam başarısız olacağımın altı ısrarla çizilmişti. Ya “erkek gibi” olacaktım ya da emniyetteki veya adliyedeki erkeklere “kadınlığımı” kullanacaktım.

Fatmagül de hak ediyor”, günaşırı tecavüz haberi geliyor

Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisi başladığı zaman da burada çalışıyordum. Bir gün benden 15 yaş büyük çalışma arkadaşım bey, “Fatmagül’ün suçu büyük Sibel, o saatte çıkmayacaktı, o saatte çıkarsa tabii ki tecavüz eder adamlar. Hak etmiş işte kızım” demişti. Bir başka gün, benden 10 yaş büyük haber müdürüm bey, dekolte giyen kadının “tahrik ettikten sonra tecavüzden şikâyet etmesinin makûl olmadığını” söyleyen ilahiyat profesörüne hak vererek, “Goooğuuus dekoltesi giyen bir karının eh bi zahmet tecavüzü de kabul edeceğini” söylemişti. 2 

“Çok namuslu, namazlı niyazlı, milletin bacısına anasına göz dikmeyen” bu adamlar, bir kadına tecavüz etmek için makûl sebepler ararken ve yaşadıkları kentin nasıl muhafazakâr, nasıl dindar olduğunu gerine gerine anlatırken, ben iki günde bir tecavüz, üç günde bir cinsel istismar haberi geçiyordum aynı şehirde ve aynı büroda.

Tecavüzü onaylayan erkekler istismar haberini nasıl yazıyor?

Şimdi söyleyeceklerimde mübalağa olmadığına sizi temin ederim. Yaygın medyada bir tecavüz haberinin nasıl pornografik hâle getirildiğini, tecavüze uğrayan kişinin nasıl cinsel nesneye dönüştürüldüğünü ve tık malzemesi hâline getirildiğini ne yazık ki iyi bilirsiniz. Taşrayı anlatırken bahsettiğim erkek profili de, cinsel istismara uğramış çocukları yaşı, bedeni ve/veya istismarın boyutu üzerinden çeşitli fantezilerle hayal edebiliyor (15-16 yaşında bir çocuksa yetişkin görüyor ve rızası vardır diyebiliyor) ya da istismarı bir şekilde gerekçelendirebiliyor.

Zaten basında okuduğunuz haberlerin yüzde 80’e yakını, çoğunluğu taşra kaynaklı olan muhabirlerin haberlerinden alınıyor. Sonuç olarak, haberin ilk kaynağıyla, o haberi alıp düzenleyerek siteye yükleyen yaygın medyadaki editör arasında bir zihniyet farkı kalmıyor. Kendi olaya nasıl bakıyorsa haberi de öyle yazan bu erkekler, örneğin bir cinsel istismar haberinde failin iddialarına ve istismarın ayrıntılarına fazlasıyla yer verebiliyor. Böylece okura tek bir mesaj sunuluyor: Failin mesajı. Gerekçesi, iddiası, meşrulaştırması… artık ne varsa okura bir tek failin söylemleri aktarılıyor ve böylece okur manipülasyona açık hâle getirilebiliyor.

Örneğin, bir cinsel istismar olayında fail, istismar ettiği çocuk hakkında, “’Beni aramazsan seni rezil ederim’ diyerek tehdit etti, planı kurdu, tuzağa düştüm, kendisi istedi” diyorsa, bu bilgiye mutlak surette haberlerinde yer veriyorlar. Bu gibi iddialara yer verirken de yüksek ihtimal faile inananlar olabiliyor, böylece çocuğun cinsel istismarını hafif cümlelerle geçiştirebiliyorlar, çocuğun rızası olduğu iddiasıyla habere bakabiliyorlar.

Bu haberlerin birçoğunda, çocuğa dair yaşadığı yerin bilgisi, adının soyadının baş harflerinin olduğu kod isim, çocuğun ya da yaşadığı yerin fotoğrafı, cinsel istismarın ayrıntılı anlatısı, yol ve yöntem gösteren ifadeler gibi pek çok bilgiye yer verilir. Bu bilgiler aktarılırken çocuğun mahremiyetini, üstün yararını, geleceğini ve itibarını koruma gibi bir odağa gidilmez.

Cinsel istismara bakış: “Bu da zaten orospuymuş, adamlar haklı”

On iki erkeğin 15 yaşında bir çocuğu sistematik cinsel istismara maruz bırakmasına dair bir olayı, failleri köşe bucak saklayanların kızın fotoğrafını WhatsApp gruplarında yaygınlaştırmasından sonra görüp, “Bu zaten orospuymuş ya, adamlar haklı valaaa” diye sıradan adlî bir haber olarak geçen ve 12 erkeğin ismini “Aman, başıma bir iş gelmesin, yarın bir gün işim düşer” diye haberin içinde sadece bir sayı olarak belirten pek büyük haber ajansı muhabirleri tanıyorum. 

Yıllar sonra: Feminist bir yayıncılık

Bütün bu bahsettiklerim, mesleğimin ilk yıllarında taşrada yaşadıklarımdı. Birkaç yıl sonra, Gezi sürecine yakın dönemde o ajanstan ayrıldıktan sonra uzun süre işsiz kalmıştım. Artık bütün yaşananların, okumaların, pratiklerin, deneyimlerin ardından zaten uzun süredir feministtim. Daha sonra alternatif medyayla ilgilenmeye başlamış, meslek alanımı da kadın, çocuk ve canlı odaklı haberciliğe yönlendirmiştim.

On bir yılın son üç yılında Jin Haber Ajansı’nda (JINHA) ve Şûjin’de editörlük yaptım. Sanırım hayatımın en iyi deneyimlerinden biriydi. Erkek egemen basın dünyasında, JINHA’nın varlığı çok kıymetliydi. Feminist bir basın mümkün müydü? Kıyısında değil, üstelik tam ortasındaydı. Feminist ve kadın hareketi çevresinden birçok kadının çalıştığı JINHA, -bildiğimiz kadarıyla- dünyanın ve -burası kesin- Türkiye’nin ilk kadın haber ajansıydı. Kadınların kurduğu, muhabirinden kameramanına, editöründen şoförüne kadar kadınların çalıştığı bir haber ajansında üretmek, hakikaten feminist yayıncılığın mihenk taşlarından biriydi.

Üç yılda, bir feminist olarak çok şey öğrendiğim ve çok şey katmaya çalıştığım ajansta, yalnızca feminist bakış açısıyla habercilik yapmakla kalmıyor; aynı zamanda yeni, deneysel bir dil de oluşturmaya çalışıyorduk. Kadının, kadından aldığı güç ne büyük devinim… Ben başladığımda yıllardır yayın yapan JINHA, zamanla erkek-devlet sisteminin çokça uyguladığı saldırının sonucunda, bir gecede çıkan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılınca yoluna Şûjin ile; o da kapatılınca JinNews ile devam etti. Ben uzun süredir fiilen içinde değilim ama şunu çok iyi biliyorum; var kılmaya devam edeceğiz, var olmaya devam edecek. Buna ihtiyacımız büyük.