Nilgün Marmara’da şiir, yaşamak ve ölmek üstüne

Keşke Nilgün Marmara’nın eseri de yaşamı da daha büyük ırmaklara gidebilecek kadar sürekli ve uzun olsaydı. Olamamasının nedeni depresyonlar kadar toplumsal anların karanlıklarında gizlidir...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman
Ahmet Oktay, Gerard de Nerval, şiiri

Şiir

Öylesi günlere geldik ki, İnsanın kendisiyle ilk karşılaşmasından bu yana en kadim, en sahici “söyleyiş kipi” olan şiir bir unutuşa bırakıldı, nicedir. Dünyanın, dünyadaki oluşun karmaşık, çok katmanlı ve programlanabilir bir hayata geçip geçmediği konusunda benim enikonu şüphelerim var; ama bu durumun asla değişmeden böyle süreceğini iddia edenler, hayatın bütün iktidar alanlarında başı çektikleri gibi edebiyatta, kültürde de başı çekiyorlar.

Hayat ile karşılıksız bir ilişkinin dile gelme hali olarak şiir, önce post-modern bir alazlamadan geçirilerek kanatlarını kaybetti, şimdi de artık teleğini yitirmiş çaresiz bir kuş gibi tünemiş, uçamıyor. Yanlış anlaşılmasın, has şiirin yazılıp yazılmamasından, okunup okunmamasından söz etmiyorum; şiiri insanların ona karşı olan inançsızlığı, dahi hayatlarında hiçbir yere koyamamaları öldürdü. Sonra şehirlerin ve medyanın karmaşasında bir kalabalık içinden tek tek cımbızlandı dizeler, hatta şairlerin olmayanlar bile.

Şiir’in unutulmasına karşın, şair’in nasıl yaşayıp nasıl öldüğüne dair bin bir merak uyandıran da bir dönemdeyiz. Uzun yıllardır beklendikten sonra Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın hayatları ile ilgili kitaplar kaplayıverdi ortalığı, yadırgamıyorum, anlamaya çalışıyorum.

Metinler, Nilgün Marmara, Everest YayınlarıBöylesi bir dönemde, 35 sene önce, Türkiye’deki şiirin sancılı ama doğurgan yıllarında besbelli yeni ve büyük bir şiir üzerine eğildiği bilinen ama bu serüveni 29 yaşındaki beklenmedik intiharı ile sonlandıran Nilgün Marmara’nın şiirlerinin Everest tarafından yeniden basılmasını çok anlamlı buluyorum. Böylece büyük yayınevleri şiir basmaz, üstelik sözü çoktan yarıda kalmış şiiri hiç basmaz türünden klişelerin artık aşılması gerektiği, şiir için bir umutlanma vesilesi olsun. Everest 2006’dan bu yana Daktiloya Çekilmiş Şiirler’i defalarca bastı, şimdi de önümüzde bir “Prose Poem” yani eskilerin deyimiyle Mensur Şiir denemesi olan Metinler’in yakınlarda yayınlanan ikinci baskısı duruyor.

Nilgün Marmara’nın eğitiminden gelen, Anglo Sakson şiirine olan yatkınlığı, özellikle de hem tezinde kullandığı hem de yaşamı, hem şiiri hem de ölümünden etkilendiği Sylvia Plath denklemi üzerine birçok kere yazıldı.

 Bir kuşağın sancısı

Ben başka bir yerden başlamak istiyorum, Türkiye’deki şiir kendi bedenini, ruhunu, aşkı, umutsuzluğu, varoluşa değen bütün o sancılı süreçleri yani, 12 Eylül sonrasında bir anda kaybolmuş bir kuşağın ağır atmosferi içinde yaşadı. Yazı bu anlamda hem dindirilmemiş bir sancının bütün yükünü üstlenmeye çalıştığı gibi, hem de Benjamin’in dediği; Faşizm’in başarılmamış bir devrim anlamına geldiği yerde, kendi  içine doğru sonsuz çekilebilmenin yarattığı melankoli ile teselli etti. Tartışmasız bu dönem olgunluk dönemini yaşayan şairler ve yazarlar bile büyük eserler ürettiler.

Ancak Marmara belki de başkaları adına bile, başkalarının yüklenmediği, üstlenmediği bütün o geniş ağı, derin bir duyarlık ama yalın bir ustalıkla tuttu, ustadır, o dönem etkilenmiş daha yetişecek gibi bütün eski şair kaprislerine muhatap olmasına karşın bugün bakıldığında müthiş iç müziği, arı dili ile ustadır, neredeyse Ece Ayhan geleneğinden çok sonraki Oktay Rıfat geleneğine daha çok yaslanmış bir şekilde de lirik…

Bir kuşağın, kendi iç sesinde dahi olsa tanıklığı ve hayal kırıklığı, Daktiloya Çekilmiş Şiirler’de yer alan, Mayıs 1981 tarihli Sülfür/Civa şiirindeki gibi:

“Başkaldırı tüm destekleriyle tutuklandı/bir tarihte./Sonra izledik renklerin kırılmalarını/bakışımızın kapanmasında./Ülkem dağılıyordu, ele almalı artık/pek ötedeki seçeneği/alaycılığı,/iyi ağlatı iyi güldürü için/Ağır ağır yaklaşıyoruz eylemsizlik kıyısına/ ya da çorak kır çağırıyor, çorak kır”, diye başlayan ve sonunda tekrarla ”Yoksa, çorak kır çağırıyor bizi, civa uçurumuna” diye sonlanan erken dönem şiiri, sadece kendi melankolisi ve depresyonu ile yaşayıp erkenden ölen bir şairin aslında kendi kuşağının ağır geri çekilişinden, ülkedeki yaşananlardan, arzu ve umudun yittiği bir yerden konuştuğunun işaretlerini taşımaktadır.

Kuşkusuz; "Duvar rengi sağanağa tutsak herkes/kendi delilik ağının altında./Ölgün ülkenin canlandırılması olanaksız burada" derken, bu ayrımı sadece toplumsal bağa yerleşerek değil daha inçe bir çizgi çekerek “sahte bağımsızlıkları”nı yaşayan, daha içsel dünyalarda bile var olan aynı çorak kır’a çarparak hayal kırıklığına da uğrar şair. Bu kırılganlıkla tamamlanamayan, bir şiire doğru götürür onu: “Ağlardın, Bir yıldızcık için/erirdi buz sıcakça göz çevresinde./Örtünmezdin. Artık her inatçı anlayışssız/için, daha başıboş daha serseri olmaya…/Görülmezdi ne öncesi yaşın/ne sonrası. Anında; hepsi ölüydü…. Kırılırdı. Kırılgan yapı açık tehlikeye/Kalırdı öyle/Çırpınarak bir daha yaşam için,/Yitirilirdin.Yiterken o boşlukta sonrasızca/Bilinemezdi asla, yazgısı buzulun/Kör gözüyle bakan dünyada…..”

Bazı özel takıntıları da olsa, Marmara’nın şiiri, baskı sonrası iç bungunluğa, yılgınlığa düşmüş bir kuşağın, teknik detaylarla oyalandığı aymaz şiirinin çok da ötesinde durmaktadır, bu tarafı anlaşılmamıştır sanıyorum.  “Göksüz bir gecenin ayrışması” gibi çalışmıştır şiirine, edebiyat dergilerinde intiharından sonra daha fazla çıkması ise, bu anlaşılmamışlığın onanmasıdır daha çok,  başka bir şey değil.

Bu anlamda böylesi bir şiirin sahici ustalık döneminde nasıl bir şiire doğru gideceği ayrı bir merak konusu ancak neredeyse aynı dönemde yazdığı Metinler, bu zorlu düz şiir denemeleri bize bir ölçüde ışık tutuyor.

Metinler

Düz şiir, mensur şiir yazması zor, büyük kavrayışlara açık, geçiş dönemlerindeki yoğun karmaşa’nın, içeri ile dışarının birbirine dokunduğu geçişlerin bir tarzıdır daha çok. Düz’e şiir yazmak daha çok başka bir mekânsal ya da tarihsel ana denkleştirir şiiri, Türk şiirinde bu eğilim tarihle hesaplaşma ve günümüz ile tarih üzerinden bir polemiğe giren Ece Ayhan şiirinde,  zaman zaman -Oktay Rifat’ta yoğun bir kıra çekilme lirizmi içinde sesin büyüsünden kurtulma anında kullanılmıştır. Melih Cevdet’te ise, lirizmi başka bir mekâna felsefenin mekanına çekerek denediği bir bilge söz kurmasına yol açar. Keza Enis Batur zaman zaman bu biçimi dener hatta düze söylemenin kışkırtıcı dilini bazen biçem’de düz olmayan şiirlerine dek getirir.

Oysa Baudelaire’de “prose poem” sanayi toplumuna geçiş sonrası şehirler oluşan ueni canlılığı, yeni dünyanın çelişkilerinin şiiridir. Sürrealist’lerin, (Breton) düz şiiri deneyseldir.

Nilgün Marmara’nın metinlerine baktığımızda ise kıra dönüş, aşk, kuraklık ana’ya yakarı gibi gerçekten daha sonraları çok daha büyük bir şiiri zorlayacak, bu kez şiirlerin artık “kara’nın umulmaz ışığı” ile bizleri şaşırtarak yürüdüğünü söylemek zorundayım.

Bir durgunluk, ama yaşama cevap veren bir durgunluk içinde, tılsımlı bir dünya ile neredeyse teselli olmuş ama gönlü de kırık şiirler bunlar, bu kez kırık aşklar, ama her zaman dirimin kutsanması var burada, ”Zamanı çalıyor yetkin camda parmakları bürümcüğün, gizli bir yanardağın lavlarıyla dokunan ağını çözmek için./Biz güven çağına gelmiş olmalıydık artık” daha da ileri giderek hatta, Çözülüş Tınısı’nda olduğu gibi: “Borçluyuz daha çok yaşamaya –“ da diyebilmiştir. Düz şiirlerde ise daha önceleri görmediğimiz şiirlerin hiç beklenmedik yerlerinden göveren ”usyarılımı” ve delilik gibi sözcükleri görüyoruz.

Metinler kitabı, zaman zaman çok yüksek bir şiirsel ton ile akan ama her bir şiirin sonunda doğru beklenmedik bir dinginlikle biten şiirlerle dolu,  sahicilik de daha önceden değindiğim gibi ustalık da var bu şiirlerde "Ey, içine bakan gözlerimin yoksul gölgesinde kendini açıklayan gerçeklik! Her kopuşla adını yineleten umut! Bir serin-yaşlı bahar özlemi, acı kar fırtınası beklentisi kışlarda ve alıcısı olmayan iki mevsime, zamanın kapanabilmesi devrimi”…

Ölüme sevdalanma tuhaflığı

Ara başlıkta, Al Alvarez’in İntihar Kan Dökücü Tanrı kitabından esinlenerek ölüme sevdalanmayı bir tuhaflık olarak yazdım başlığa. Sık sık rastladığımız gibi Marmara’nın şiirini intiharına bağlayarak daraltmadım, hakikat, şiirini oluşturmuş bir şairin intihar etmiş olmasıdır, tersine intihar etmiş bir şairin şiirini okumak değil. Bu ayrımın farkına varılması, Marmara’nın şiirini bize açacaktır.

Al Alvarez’in değindiği gibi sanatçıların intiharlarının toplum gündemine oturması esasında günümüz toplumlarının başladığı zamanlara dayanıyor. Dünyanın yangın yerinde savaş, acılar kırgınlıklar, yoksunluklar ve yoksulluklarla dolu dönemlerindeki travmatik etkileri ile hızlanan ölümler bunlar; Pavese’deki gibi savaşın, Celan’daki gibi toplama kamplarının ağır hafıza yükünü taşıyorlar üstelik.

Oysa günümüzde, ölüm, intihar, öldürme hatta cinnet bile sıradan gündelik ve hemen geçiştirilecek kadar basit ve sıradan bir gerçekmişçesine yaşanıyor, bunun da çok derin bir travmaya doğru gittiği, şiddeti meşru hale getirdiğini görüyoruz.

Hayatla hesaplaşmanın, cebelleşmenin, hatta kenarda veya şairin kendisine dediği gibi “karagönüllü” olmanın intihara doğru gitmesi gerekliliği bulanık bir varsayım oysa, işin felsefi ve patolojik boyutları üzerine yoğun düşünmüş olan Camus’ya itiraz ederek söylemeliyim, evet intihar yüreğin sessizliğinde bir yapıt gibi hazırlanıyor olabilir, insanın kendisi bile zaman zaman bunu bilmeyebilir, ancak yazı neticede en karanlık anında bile daha iyi olması gerekenin arzusuna, onun nasıl olacağına dair umuduna doğru bir konuşmadır. Keşke Nilgün Marmara’nın eseri de yaşamı da daha büyük ırmaklara, daha farklı topraklara gidebilecek kadar sürekli ve uzun olsaydı. Olamamasının nedeni depresyonlar kadar toplumsal anların karanlıklarında gizlidir, 12 Eylül sonrasının on yıl sürecek ağır, bungun, sessiz ve güvensiz yıllarına…

İlk başladığımız yere dönersek, insanın içinde kurabileceği ütopyanın kırılması baskı ve zor yılların içinde yoğun yaşanıp yerini iç bungunluklara bırakan bir süreçtir. Varoluşçulardan sürrealistlere bizdeki İkinci yeniye bu böyledir.

Arzunun ve umudun hayatta toplumsal yaşamda ve bireysel varoluşta kaybolduğu kara zamanlarda insanın aklı ölüme, yaşam karşıtı bir oluşa öyle bir değip geçebilir belki ama o çemberin içinde tutsak olması apayrı bir konu, üstelik felsefenin en zorlu konularından birisidir. Buradaki yazıyı aşacaktır.

Ölüme sevdalanma’nın sadece yaratıcı kişiler arasında olabileceğine dair tuhaf saplantıya da şöyle bir değinip,  kapatıyorum bu bahsi. Üstelik şairin, bize bıraktığı ölümün, erken ölümünün dahi kesemediği dizeleri ile.

“Her zaman onu anlatır ozan. Sonradan en karanlık yüzlerimizle, arı suçlarla bir yere döneceğimizi, bıkmadan erinçle."

Bu erincin, bu sonrasız dönüşün, bu arınmanın ölümü de alt edebilecek gizil bir gücü varmış aslında. Bu da bizleri ayrıca üzüyor.