Antişaire antiveda

Şiirin haylaz kâşifi, Şilili asırlık huysuz çınar Nicanor Parra, geçen hafta 103 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında serkeş ve hürmetsiz şiirlerle dolu bir külliyat, sanatıyla Roberto Bolaño'dan Beat kuşağına etkilediği yüzlerce yazar bıraktı...


@e-posta
Portre, 01 Şubat 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Dile kolay, neredeyse bir asırdır şiiri sabote etmekle meşguldü. Bir asilzâde gibi pohpohlanmaya, ağdalı mısralarla, görkemli tasvirlerle, şâşaalı ilân-ı aşklarla şımartılmaya alışkın şiir hazretlerimiz, onun kaleminde hayranlık nümâyişlerinden mahrum, çalımsız, fiyakasız emellere layık görülüyordu. Gündelik hayata dair şiir mi dediniz? Ne kadar da avam, ne kadar da sıradan…

Şiirin haylaz kâşifi, Şilili asırlık huysuz çınar Nicanor Parra, geçtiğimiz hafta 103 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında serkeş ve hürmetsiz şiirlerle dolu bir külliyat, sanatıyla Roberto Bolaño’dan Beat kuşağına etkilediği yüzlerce yazar bıraktı.

Parra, 1954’te yayımlanan Şiirler ve Antişiirler şiir derlemesine atıfla, “antişair” sıfatıyla özdeşleşti. Her ne kadar 80’li yıllardan itibaren ekolojik hareketten esinlenerek kendisine yeni bir sıfat -“ekoşair”- türetse de antişairlerin öncüsü (ve sonuncusu) olarak anılacaktı.

Aslen fizik ve matematik profesörü olan Parra şiiri halk diliyle buluşturmak, şiirle her şeyi ve hiçbir şeyi anlatabilmek istiyordu. Gayesi aslında kendisinden sadece beş ay daha büyük olan Orhan Veli’den (her ikisi de 1914 doğumludur) çok da farklı değildi: Şiiri “şairâneden” arındırmak. Yani şiirin itibarını değil elbette, şiirselliğin debdebesini sabote ediyordu Parra. Ve tıpkı küçük kız kardeşi, Latin Amerika’nın efsanevi halk ozanı Violeta Parra’nın şarkıları misali insan, doğa ve toplum ilişkisini basit bir dille şiire dökebilmenin yollarını arıyordu. “Şairler Olimpos Dağı’ndan indiler” diye müjdeliyordu antişiirinin manifestosunu açıkladığı “Manifesto” – bu arada niyetini asla esrarengiz başlıklarla gizleme ihtiyacı da duymazdı – adlı şiirinde:

Büyüklerimiz için,
Lüks bir eşyaydı şiir
Ama bizim için
Temel bir ihtiyaç:
Yaşayamayız şiirsiz.”

Daha sonra da eklemeden edemiyordu:

Budur mesajımız,
Şiirin ışıltıları
Herkese eşit şekilde ulaşmalı
Şiire herkes erişebilmeli
.
(…)
Bulutların şiirine karşı
Yeryüzünün şiirini
Gösteriyoruz
– Başı serin, yüreği sıcak
Yere basmakta kararlıyız –
Kahvehane şiirine karşı
Doğanın şiirini
Salon şiirine karşı
Meydan şiirini
Sosyal protesto şiirini.”

Parra’yı en iyi tanımlayanlardan biri ise Şilili yazar Roberto Bolaño. 1999’da bir televizyon söyleşisinde Parra’nın “en sevdiği şair” olduğunu ilan eden Bolaño, “O günbatımları ya da ufuk çizgisi üzerinde kadın konturları yerine yemeklerden, ardından da tabutlardan ve tabutlardan ve de yine tabutlardan söz ediyor” diyor. Sonra da “Manifesto” şiirini örnek göstererek, şunu da vurgulamadan geçemiyor: “Antişiir şiirdir, bunda hiç şüphe yok. Nicanor’un antişiirsel manifestosu olabilecek en saf şiirdir”.

Neruda’ya göre "hiçbir şeyin şiirini" yazıyordu

Peki, kimdi bu Olimpos Dağı’nın zirvesinde yaşayan şiir tanrıları? Bunların en başında elbette Pablo Neruda geliyordu. Her daim vakur, göz alıcı, kısaca şiir gibi şiirlerin üstadı. Parra, 1990 yılında yayımlanan nehir söyleşisinde şaşırtıcı bir detay paylaşarak, antişiirlerini ilk okuyanlardan birinin ve hattâ en büyük destekçisinin Neruda olduğunu söylüyor. Şöyle anlatıyor Parra:

40'lı yılların sonlarına doğru Neruda beni ve [bir diğer şair dostu olan] Juvencio Valle'yi Isla Negra'da hafta sonu ziyaretine davet etti. Antişiirleri orada ilk kez okudum ve sempatiden ziyade kahkahaya yol açtılar. Pablo çok ilginç bir şekilde tepki verdi: Kafese tıkılı bir ayı gibi bir o yana bir bu yana yürüyor, burnunu kaşıyor, bana bakıp bunu nasıl yaptığımı, hiçbir şeyin şiirini nasıl yazdığımı soruyordu. Sonunda şöyle dedi: 'Eğer bunu bir kitap boyunca yaparsan, o zaman bir şeyler olacak'. Neruda'nın tepkisi olumluydu, çünkü o olmasaydı Şiirler ve Antişiirler de olmazdı.”

Nicanor ParraOlmazdı zira Neruda şekliyle, içeriğiyle, tınısıyla şiirleri tuhafına gitmiş olsa da, nev-i şahsına münhasır fizikçi dostunu cesaretlendirmekle kalmadı, şiirlerini kayıplara karışmaktan da kurtardı:

Isla Negra'daki evine gittiğimiz başka bir seferde ise kitabımın elle yazılmış metinlerinin bulunduğu çantanın yok olduğunu fark ettim: Melipilla'da mola verdiğimiz bir restoranda unutmuştum. Çaresiz bir şekilde Pablo'ya çantayı aramaya çıkacağımı söyledim, ama o, benim çantayı asla bulamayacağımı ve kendisinin halledeceğini söyledi. Bir şoförden çantayı aramasını ve bunu yaparken de tanınmış şair, senatör ve ‘yoldaş’ olarak ağırlığını kullanmasını istedi. Birkaç saat sonra oturma odasına girerek 'hokus pokus’ dedi ve elinin üzerindeki örtünün altından çantayı çıkardı. İnanamamıştım.”

Parra şiirlerini tam 17 yıl boyunca tek tük görücüye çıkarmanın dışında kitap haline getirmekten çekinmişti. Bu çekincesinin ardında, “nasıl direnç Ohm ile ölçülüyorsa, şiirlerin değerinin Neruda ile ölçüldüğü” ve yaptığının bunun fersah fersah uzağında olduğu bilinci yatıyordu. Şiirlerinin birçoğu, daha çok Federico García Lorca’dan esinlenen ilk kitabı Adı Konmamış Şarkılar’ı (Cancionero Sin Nombre) yayımladığı 1937 yılı ile 1940’lı yıllarının başlarında yazılmıştı. İlginç bir şekilde Türkiye’deki Birinci Yeni akımıyla sadece edebi açıdan değil, dönemsel olarak da örtüşüyordu.

Ancak Parra şiirlerini 40’lı yıllar boyunca yayımlamaya direnecekti. Aslında belki de edebi talihini bu bekleyişe borçluydu. Nitekim 1949’da Oxford Üniversitesi’nde kozmoloji okumak için İngiltere’ye taşındı ve “antişiir” sıfatını da ilk kez orada “icat etti”. Parra, 1949 ya da 1950’de sokakta bir kitapçı ararken dönemin Fransız şairlerinden Henri Pichette’in şiir derlemesi için kullandığı Apoèmes, yani “şiir olmayan/şiirden yoksun” başlığının gözüne çarptığını ve bunun daha sonra kendisine “antişiiri” çağrıştırdığını anlatıyor. “[Antişiir sıfatı] daha sonra aklıma geldi, yani ben eseri en başından itibaren açıkça ifade edilmiş bir teoriye göre yazmadım” diyor Parra. Şiirleri adını çağırmış ve adeta kozmolojiden öykünerek o yılların hararetli tartışma konusu, madde ve antimadde zıtlığının edebiyattaki alter egosunu temsil etmeye yeltenivermişlerdi sanki.

(Burada bir parantez açarak “antişiirin” Türkçe literatüre “karşı şiir” olarak girdiğini belirtelim. Ne var ki ben bu ifadeye pek katılmıyorum, çünkü Parra şiirinin pek çok şeye “karşı” olduğunu belirtse de amacı eserini şiire “karşıt” bir şekilde konumlandırmaktı. Yani bir bakıma “şairler gider Olympos’a, ben gider tersine” dercesine bir tavır, antişairlik. Ayrıca unutmayalım, Parra her şeyden önce bir fizikçi. 1930’lar ise antimadde kavramının fizikte yavaş yavaş yer edinmeye başladığı ve zamanla en hummalı araştırmaların konusu olduğu bir dönem. Antimadde araştırmalarının öncüsü, daha henüz antimaddeler keşfedilmeden varlığını öngören Paul Dirac 1933’te, sadece 31 yaşındayken Nobel Ödülü’ne layık görülecekti. Ardından da biliminsanları – günümüzde nasıl Higgs Bozonu’nu, nam-ı diğer “Tanrı Parçacığı”nı keşfetmeye çalışıyorlarsa – bu denklemlerde beliren kavramları kanıtlamaya adayacaklardı kendilerini. Dolayısıyla Parra derlemesini Şiirler ve Antişiirler diye adlandırırken “karşı şiir” kavramından ziyade, şiir-antişiir zıtlığını kast ediyor. Parra nehir söyleşisinde fiziğin şiirine etkisiyle ilgili bir soruya verdiği cevapta da buna açıklık getiriyor: "O kitabın - yani Şiirler ve Antişiirler kitabının - başlığından tutun, yaptığım her şeyde izi olduğunu düşünüyorum: Artı ve eksi, pozitif ve negatif akım, proton ve elektron, bir şey ve zıttı”. Henri Pichette’in yoksunluk tarif eden A-poèmes tabirinden esinlendiğini söylemesi de bu anlamda aydınlatıcı.)

Kendi kutsallığını tiye alan bir şiir

Bolaño’nun vurguladığı gibi antişiir “na-şiir” demek değil, bilakis antişiirler de tam anlamıyla şiir. Peki, antişiir nedir o zaman denilecek olursa… Mucidine sorarsak antişiirler "Öznenin yüceltilmesinin peşinde değiller, payları kendine ısmarlamıyor, ne vizyoner ne de üstinsan olma gayesi taşıyorlar. Şu mısraları hatırla ‘Ben de kendi çapımda bir Tanrı'yım / Hiçbir şey yaratmayan bir yaratıcı’”. Antişairin aksine, şair ise “tıpkı papazlar gibi bir dünya ile ötekinin arasında duruyordu”.

Nicanor ParraBir başka deyişle, antişiir şiir, evet ama kutsal olmayan, kibirsiz, alelade, yalın, hayatın bir parçası olarak şiir. Öncelikle “şiir, insanlar konuştuğu gibi konuşmalı” diyor Parra (Orhan Veli’nin “şiire yeni bir dil getirme cehdi” sözlerini hatırlayın). Olabildiğince az kelimeyle ifade etmeli (bu noktada Birinci Yeni şairleri çok daha titizdi, Parra kendi itirafıyla bazen bu prensibi uygulamayı gözden kaçırdığını anlatır). Ama belki hepsinden daha da önemlisi: Şiir kendini de tiye alabilmeli: "Şiirin neden bu denli dertli olması gerektiğini sorguluyordum, mutluluğa, coşkuya, gülümsemeye, kahkahaya yer yoktu."

Şiir ve Antişiir kitabının girişinde “Okuyucuya Uyarı” şiiri de bu yaklaşımının en güzel örneği:

Hukuk doktorlarına göre bu kitap asla yayımlanmamalı:
gökkuşağı kelimesi yok hiçbir yerinde,
hele ki acı kelimesi,
kolye ile süslenmiş kelimesi.
Sandalye ve masalardansa bol miktarda var,
tabutlar! Yazıhane gereçleri!
bu da gururlandırıyor beni
zira, bana kalırsa, gökyüzü çöküyor üstümüze.
(…)
Gayet de hiçbir yere götürmeyebilir şiirim:
“Bu kitabın kahkahaları sahte!” diye konuşabilirler aleyhimde,
“Gözyaşları, yapmacık!”
“Bırakın nefes nefese kalmayı, esnetiyor bizi bu sayfalar”
“Küçük bir çocuk gibi koparılıyor yaygaralar”
“Aksırarak anlatıyor kendini yazar.”
Âla: Buyurun, yakın gemilerinizi
iddialıyım, tıpkı Finikeliler gibi icat edeceğim
kendi alfabemi.
 

1988’deki ‘hayır’ kampanyasında Parra’nın izi

Siyasi açıdan da Parra kendini daima solda konumlandırdı, ancak “meta toplumu” eleştirisinden yola çıkarak, “materyalist sosyalizmi” eleştirmesi uzun bir dönem Şili soluyla başının pek de hoş olmamasına yol açtı. Kendisi de bir söyleşisinde yeni bir toplum idealini Marks’tan ziyade Kropotkin’de aramak gerektiğini savundu. Metalaşma eleştirisini 70’li yıllarda bir görsel sanatlar çalışmasına dökecekti.

1982’de ise “metalaşma” yaklaşımının bir ürünü olarak “ekoşiir” serisine geçiş iddiasındayken Polisin Şiirin Aklını Karıştırmak için Fıkralar’ı yayımladı. Görsel ile yazılı sanatlar arasındaki bu eser Parra’nın kendine özgü şiir üslubuyla, Pinochet iktidarına yönelik topyekûn bir taşlamaydı. Şiirler 250 kartpostal şeklinde üretildi – her bir kartpostal kısacık, siyasi ama bağlamı yer almadığından kime ya da neye karşı olduğu belirsiz mısralardan ve Parra’nın kahkahalarla güldüğü bir fotoğraftan oluşuyordu. Sansürcülerin sanat dünyasının kafası bir hayli karıştı tabii. Siyasi miydi? Evet. Pinochet iktidarı mıydı hedefte olan? Muhtemelen. Açık açık söyleniyor muydu? Hayır. Edebiyat mıydı? Denemez. Aslında sahiden fıkrayı da andırıyorlardı. Bununla beraber pek masum da sayılmazlardı. Renkli orijinalleri sergilenirken, siyah-beyaz baskıları dağıtıldı.

Eser, şiiri düzen bozucu yeraltı sloganlarına dönüştürmüştü. Daha sonra 1989 yılında nihayet mısralar şiir halinde derlenip, kitap halinde raflardaki yerini bulacaktı.

“Polisin Aklını Karıştırmak İçin Fıkralar” adı altında derlenen mısralardan bir tadım sunalım mesela:

Öldürmeyeceksin:
öldürüleceksin…
(…)
Bulunmasına bulundu
Ama kayıplar listesinde.
(…)
Kuşlar
…… tavuklar sayın Rahip
mutlak dolaşım özgürlüğü
elbette kafesten çıkmadan.”

Ya da “Postunuza dikkat” şiirinden:

Lüzum yok işkencenin
kanlı olmasına
bir entelektüel mesela,
gözlüklerini saklamak yeterli.”

Daha ne zamana kadar bayım?
Söylediklerimizi
hissetmek zorundayız?
Ne zaman söyleyebileceğiz
hissettiklerimizi?”

Parra’nın Şili’de 1988 yılında Pinochet’in görev süresinin uzatılmasına karşı yürütülen “Hayır” kampanyasıyla da ilginç bir bağı var. Zira kampanyanın mimarı Eugenio García, Parra’nın eski bir öğrencisi ve yardımcısı. Kampanyanın başarıya ulaşmasını sağlayan iyimserlik sloganı “Mutluluk şimdi geliyor” da halis muhlis Parravari bir tavır.

 Nicanor Parra,1992 yılında ders verdiği sınıfta tahtaya NO yazıyor.Benzer şekilde, tüm dünyada ses getiren No filmi beyazperdede gösterilmeden bir yıl önce yazar Antonio Skármeta’nın referandum kampanyasını konu alan Gökkuşağı Günleri romanında da Parra’nın fıkralarına dikkat çekici bir gönderme var. Romanın kahramanı Adrián Bettini (Skármeta gerçek isimleri kullanmamıştır), hayır kampanyasına dair “Ben Truva’yı ateşe vermenizi bekliyordum,” diye tepki görüyor. “Yani Pinochet’e zorla kaybedilenler, insan hakları, işkenceler, sürgünler, görevine son vermelerle saldırmanızı beklerdim… Ama siz oradan bir fıkra, buradan bir fıkra derken… Öyle ki, siyasi gözlemciler kampanyanızı tamamen zararsız buluyorlardı, bir sayfanın altındaki sempatik bir yorum ya da ölü bir sinek gibi.” Evet, fıkra, tıpkı Parra’nın akıl karıştırıcı fıkraları gibi!

Çalkantılı 80’li yılların ardından Parra 90’lı yılların sonunda ve 2000’li yıllarda kitaplarının çevrilmesiyle dünyada daha geniş bir okuyucu kitlesi tarafından ilgi toplayacaktı. 2011’de 97 yaşındayken İspanyolca edebiyatın en prestijli ödülü Cervantes’e layık görüldü. Ödülü kabul eden torunu Cristóbal, büyükbabasının şükranlarını yine antişiirle ve jüriyi kahkahaya boğarak sundu:

Ödüller / Dulcinea del Tobosolar gibidir / Onları düşünürken / uzak / sağır / esrarengiz / Ödüller özgür ruhlar içindir / ve jürinin dostları için.”

Son antolojisini ise geçtiğimiz yıl – 102 yaşında! – çıkaracaktı. Parra’nın şiirleri ile ilgili sayfalar yazmak mümkün – Kafka’ya duyduğu hayranlıktan, Baudelaire ve Rimbaud’yu keşfetmesi ve her ikisinin etkilerinden ve Allen Ginsberg ile dostluğundan, Simone de Beauvoir’ın tavsiye mektubuna rağmen nasıl oldu da Fransa’nın en önemli yayınevine çeviri masraflarını ödetmek isteyince resti çektiğine -ve şiirlerinin bu yüzden ancak 54 yıl sonra Fransızcaya çevrildiğine - kadar.

Ama Parra’nın şiire ve şiirin üslubuna yeni bir soluk kazandırdığı, bırakın şiiri itibarsızlaştırmayı, şiirin yeniliklere açılmasını sağladığı, bu açıdan da 20. yüzyılın yaratıcı Latin Amerikalı yazarları arasında anılacağı kesin. Hiçbir şeye kutsallık katmaması ve her şeyi tiye alabilmesi onu aynı zamanda mükemmel bir taşlamacı yapıyor.

Parra hayata belki veda etti ama ölümü bile asla ciddiye almadı ki. 80. yaş günü için yayımlanan özel bir televizyon programında – ki programın sunucusu Neruda’nın Postacısı romanının ve yukarıda Parra’nın 1988 referandumuna etkisine dair değindiğimiz Gökkuşağı Günleri’nin yazarı Antonio Skármeta’dan başkası değildir – ölüme ilişkin bir soruyu şöyle yanıtlıyor Parra:

“Elbette ki ölümden sonrası için de bir projem var: Yeniden dirilmek.”

Her zamanki gibi ölümü de zıddıyla, yani yaşamla tiye alıveriyor. İddialı bir proje mi dersiniz?

“Bu kurbağa şeklinde olsa bile. Okey mi?” diye ekliyor.

O zaman Parra olsa kendisine bir veda değil, vedanın zıttı bir hoşçakal diler geçiştirirdi. Etkisindeki nice mısrada mizahıyla tekrar buluşmak üzere…