Nezihe Meriç için ne dediler?

Oktay Akbal 1951 yılında Varlık'ın Eylül sayısında ve Ünal Boduroğlu aynı derginin 1954 yılı kasım sayısında Meriç için iki yazı kaleme almıştı. Bakın neler yazmışlar...


@e-posta
Dosya, 07 Haziran 09:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Yeni bir haikayeci: Nezihe Meriç 

Bir haftadanberi Nezihe Meriç’in hikâyelerini elimden bırakamıyorum. Kaç zamandır bir hikâye kitabını bu kadar zevkle, sevgiyle okuduğum olmamıştır. Ne kadar başka, değişik bu genç kızın hikâyelerinde! İnsan okumaya doyamıyor, o hikâyeler bitecek diye korkuyor adetâ… Türk hikâyeciliği için yepyeni bir imza olan Nezihe Meriç’ten daha birçok hikâye okumak isteriz. Verimli bir yazar olduğunu tahmin ediyorum, kolay yazıyor, galiba üzerinde de fazla durmuyor. — Bu hem iyi hem de kötü. Yazarının çalışma tarzına bağlı bir şey. —

Nezihe Meriç adını geçen yıl “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinin çıkardığı Yeni İmzalar sayısında görmüştüm. “Bir şey” adında bir hikâyesi dikkatimi çekmişti. “Bir şey” de ne çok şey vardı, Salim Şengil’in dediği gibi. Alışageldiğimiz, okuyageldiğimiz hikâyeler gibi değildi, o kadar değişikti… Geçenlerde okuduğumuz “Püf Noktası” ise artık Nezihe Meriç’in olgun, yetişmiş bir hikâye yazarı olduğuna bizi inandırdı. Şimdi ise, sekiz hikâyesini bir araya getiren bu özel sayı ile genç kızlarımız arasından bu kadar üstün bir kabiliyetin çıktığını görmek bizi şaşırttı. Bugüne kadar şiir ve roman yazmak isteyen genç kızlarımızın işin ne kadar kolayına gittiklerini bildiklerimiz, gördüğümüz için Nezihe Meriç’in taze, yeni ve ileri bir sanat anlayışı taşıyan hikâyeleri, Türk okuru için bir sürpriz olmuştur.

Kitaptaki “Alaturka Şarkılar”, “Kurmak”, “Sinir hastalıkları mütehassısı” hele “Keklik Türküsü” gibi hikâyeler yıllardır yazan değme hikâyecinin kaleminden zor çıkacak başarılı örneklerdir. Çok kısa zamanda şöhretini bütün sanatsever okurların duyacağına ve seveceğine emin olduğumuz Nezihe Meriç’i tebrik eder, yeni hikâyelerini çeşitli dergilerle yayınlamasının kendisi için çok daha faydalı olacağını hatırlatırız. Yıllardır binbir çeşit zorlukla savaşarak “Seçilmiş Hikâyeler” dergisini çıkarmaya çalışan Salim Şengil’e ise böyle genç bir kabiliyete kendini gösterme imkânını sağladığı için teşekkür borçluyuz.

Oktay Akbal, Varlık, Eylül 1951

***

Nezihe Meriç

Ankara’da çıkan o ufak dergilerde biteviye savunup duruyorlar: Şiir, hikâye, roman gibi bütün yazı türlerinin esas, sosyal endişeler içinde büyük dâva eserleri meydana getirmekmiş. Sanat, bu arada sudan bir araç gibi kullanılırsa ne alâ, kullanılmasa da bal gibi olur. İkinci Dünya Savaşından sonra sanatın bir tüm olarak, araç değil gaye olarak lâfı mı olur efendim? Koca koca mefhumlar ve önümüzde, en aşağı İskandinav memleketleri kadar demokrat olan memleketimizde hürriyet dâvası var, günden güne kalkınan halkın sefalet dâvası var.

Bu, savaş sonrası neslinin yanında ferdiyetçi olmak; aşktan, özlemden, hayatın ufak tefek kaygılarından, neşelerinden söz açmak suç oldu. Önümüzdeki eseri inci gibi işliyen; hem şekil, hem öz yönünden mükemmel olması için çalışan sanatçı kendinden bahsetti, başka insanlarla olan ilgisini, aşkını, neşesini, üzüntüsünü dile getirdi diye sıfır oluveriyor bu beylerin gözünde. Yalnız bununla kalsa iyi, sanatçı ve onu okuyup sevenler fildişi kulecikler diye adlandırılıyor, toplum üstünde acaip yaratıklar gözüyle bakılıyor.

Sanatın başlıbaşına kocaman bir dâva olduğunu bu savaş sonrası nesli nedense bir türlü kabul etmiyor. Sanat bir hâlis sanatçı için tüm toplum dâvalarının önünde bir büyük meseledir. Toplum dâvalarının üstünde demiyorum, önünde diyorum. Bir yazar sanatı tüm olarak, gaye olarak ferdiyeti içinde eritmezse onu sosyal dâvalara dair yazdığı şeyler sanat eseri olmaz, politika eseri olmaz. Benim kendi kanımca toplumun meseleleri ile uğraşan sanatçı çok büyük sanatçıdır. Önce ferdi eserler vermiş, sanatının gelişmesi için bütün sanat meseleleri üzerinde uzun zaman çalışmıştır. İnce eleyip sık dokumuştur. Artık ister toplum üstüne, ister aşkları, özlemleri üstüne, ister insanlara sevgisi üstüne yazabilir. Sanat hep ön plândadır, hürriyetinden geçer sanatından geçmez.

Nezihe Meriç’in Bozbulanık’ı üstüne söz açacaktım, savaş sonrasının neslinin sanat anlayışına dokunmadan edemedim. Hikâyecimizin hikâyelerini bu etki altında yazdığından değil, tam aksi. Nezihe Meriç, benim gibi, daha binlerce, onbinlerce gibi bir savaş ertesi çocuğu, ama ötekilerden ayrıldığı sosyal sanat anlayışını benimsememesinde. Bu özelliği bir yana, hikâyenize kadın psikolojisini bütün giriftliği, çıplaklığiyle sokmasını bilmiş. Kitaptaki 14 hikâye boyunca bir genç kız nabzı tıp tıp atıyor: Zaman zaman mariz, hasta; zaman zaman neşeli, sevdalı ‘içinden uçuk sarı ışıklar geçen esmer bir ses’e sevdalı.

Hikâyecimiz kendi kendine yeten büyük yalnızlardan. Bu yalnızlığını alt etmek için hiçbir çabada bulunmuyor. Hikâyelerinin çoğunda kendi gündelik meselelerini, neşesini, sevincini, üzüntüsünü, saadetini, hastalığını işlemiş. İşlemişte lâf mı, kelime kelime teyellemiş, dikmiş, örmüş. Öyle büyük büyük meselelere, toplum dâvalarına dokunmamış, kendi dünyasına kendi yalnızlığına kapınıp kalmış. Ama ortaya öyle sâf, öyle çekici bir sanat eseri çıkmış ki.

Bir genç sanatçının daha ilk eserinde mükemmele eriştiği görülmüş şey değildir. Ben de Nezihe Meriç için mükemmel demiyeceğim, ancak yakın bir gelecekte Sait Faik gibi dünya çapında bir sanatçı yalnızın yerine kısmen de olsa doldurmıya çalışacak diyeceğim. Nezihe Meriç’in balıkçıları yok ama önünde kendi yalnız dünyası var. Bu arada burjuva hayatını ele alıyor, karınları tok sırtları pek insanların ufak tefek meselelerine dokunuveriyor. Sonra şair de.

En çok kitaba ismini veren hikâyeyi beğendim. Yazarın üslûbu da bu hikâyede tam mânasiyle beliriyor, kısa, kesik cümleler arasında anlatmak istediğini ne fazla, ne eksik söyleyiveriyor. Hikâyelerinin çoğunda olduğu gibi çokluk da birinci şahsı, kendini konuşturmuş. İnce bıyıklı bir genç avukatla kültürlü birkaç kız ezeli kadın erkek münasebetlerinden, aşktan, şundan, bundan konuşuyorlar. İnsan kendini bilmekle bilmemek arası bir ruh hali vardır. Meriç bu ruh hali içinde konuşmalar üstüne fikir yürütüyor, düşünüyor. Düşüncelerine diyeceğim yok, yalnız hikâye bir genç kız psikolojisini ilk defa bu kadar ustalıkla aksettiği için çok ilgi çekici.

Bir eleştirme yazısında, yazarın saf iyi tarafları gösterilirse eleştirmeciye “taraf tutuyorsun” derler. Bana da böyle denmemesi için kitabı okuyup bitirdikten sonra, araştırdım: Yazarın neyi eksik, ne taraftan yoksun diye. Belirli bir hayat görüşüne henüz tam mânasiyle sahip olmadığına karar kıldım. Daha çok genç olan hikâyeci bu yokrunluğunu zamanla telâfi edecektir.

Savaş sonrası neslinin görüşü Nezihe Meriç gibi sanatçıların önünde biraz eğilse ne olurdu, diyeceği geliyor insanın.

Ünal Boduroğlu, Varlık, Mayıs 1954

 

Dergilerin künyelerini bizimle paylaşan Serdar Soydan'a ve arşivleri tarayıp bize yazıları ulaştıran Tuncay Birkan'a teşekkür ederiz. Yazılar aslına sadık kalınarak dizilmiştir.