Neden mavi hissedemiyorum?

Mavinin, gelmiş geçmiş tüm insanlığın arka plan rengi oluşu, gökyüzü ve denizin sunduğu vaat ve imkânsızlığın ürünü mü?


@e-posta
Dosya, 03 Ağustos 11:21
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Gökyüzünün deseni, denizin engin yüzeyi. Tüm dünyanın üçte ikisini kaplayan suların oluşturduğu hemzemin, göğün gece gündüz demeden tonunu değiştirerek sunduğu çatı. Sahilde asla hâkim olunamayanın görüsü; hiçbir zaman varılamayan ufukta perspektifin kaybolduğu birleşme noktası; kendi çıplaklığından utanmayan, yine de kendine dokundurtmayan umudun vaadi ve imkânsızlığı. Aslında ne gökyüzünün ne de denizin rengi; mavi.

Nasıl elde edileceği bu kadar geç keşfedilen, Mısır’daki kadim yapım yöntemleri unutulduktan sonra üretimi ancak yeniden Afganistan’ın madenlerinden başlayan, doğada canlı hâliyle hayli nadir görülen mavinin, gelmiş geçmiş tüm insanlığın arka plan rengi oluşu, gökyüzü ve denizin sunduğu vaat ve imkânsızlığın ürünü mü? Afganistan’ın dağlarından gelen lapus lazari taşının çeşitli maddelerle karıştırılması ve farklı formüllere tabi tutulmasıyla üretilen mavinin, üretim süreci esnasında yapılacak en ufak bir hata istenenle hiçbir alakası olmayan sonuçlar doğuruyor1, sanatçılara sunduğu tüm vaadi boşa çıkarıyordu. Zahmeti ve ham maddesinin nadirliği, rengin nadirliğini tescilliyor, azın kıymeti de varlığının zenginlik ve asalet temsili olmasına sebep oluyordu. Sanat tarihinde hep yoklukla karşımıza çıkıyor, hep aşırılıkta kalıyor mavi; Michelangelo The Entombment’ı (1500) mavi boya bulamayınca tamamlayamıyor2, söylentilere göre Vermeer o kadar çok mavi alıyor ki ailesini borç batağının içine sürüklüyor3. Rönesans boyunca ressamlar, özlem duydukları maviyi yalnız Meryem Ana’da sakınmadan kullanabiliyor, yani semavî dinlerin anlatılarına göre imkânsız bakirenin üstünde. Meryem Ana’nın betimleneceği Rönesans’ın ısmarlama resimlerinde, imkânsız bakirenin kutsallıkla buluşması için, burjuvazi, ressamlardan mavi kullanımı talep ediyor.4 Kendi asaletlerinin kanıtını, herhalde ender bulunan bu rengin kullanımıyla, göklerdeki analarına sunacakları maddi imkânlarla elde edeceklerine inanıyorlar.

Mavi / Bir Rengin Tarihi, Michel Pastoureau, Çeviri: İnci Malak Uysal, Can YayınlarıDerken, Güneş Batmayan İmparatorluk yeniden yağmalıyor; Hindistan’ın doğasını, insanlığın denizden ve göklerden elde edemediği maviyi üretmek için işe koyuluyor. İndigo mavisi ortaya çıkıyor. Afrika’daki sömürgeciliğe bile hız veriyor mavi. Fransa’da insanlığın yarış merakına yaraşır şekilde hodri meydan deniyor; ucuz mavi bulana para ödülü vaat ediliyor. Zira mavinin asaletle buluşması da aslında 13’üncü yüzyılda, Fransa’da gerçekleşiyor. Kral Saint Louis, devamlı mavi giyen ilk kral olarak mavinin anlamını kendine ve tahtına aktarıyor.5 Hemen yanı başındaki bir coğrafyada, İtalya’daysa uzun süre ruhban sınıfı mavi giyiyor. Hristiyanlığın dünyevî organizasyonundan sorumlu olan zümre, kendilerini salt dünyalılardan ayırt etmek, mavi göklerdeki babalarıyla yakınlıklarının gözden kaçmaması için bu göğün rengini üstlerine alıyorlar; böylece insanlar onlara her baktığında, ağızlarından çıkan her sözü duyduklarında babalarının evinin rengini görebiliyorlar.

Güçle buluşan rengin iktidar hevesinde aldığı rol, aradan geçen asırlar boyunca sürüyor. Mavi, usulca devletin koruyucuları arasında yaygınlaşıyor. Mavinin iktidarı, Almanya, sentetik maviyi üretene kadar Fransa’da saltanatını sürüyor. Kimyager Diesbach’ın yeni mavi pigmenti elde etmesiyle Almanya askerlerini maviyle donatıyor.6 Oradan tüm Avrupa’ya yayılan mavi, üniformanın ve meşruiyeti gücünden kaynaklanan yapının, yani modern devletin simgesi hâline geliyor. Farklı tonlarıyla bayraklara dağılıyor. Herhalde dönemin insanları, bir anda mavinin saldığı korkuyla denizden ve gökyüzünden uzaklaşıyor. Mavi, yeryüzüne hükmedenlerin eline geçiyor. Artık bu dünyaya ait olmayan, göklerdeki uluları ve onların vaatlerini değil; onların bu dünyada barınmasının imkânsızlığını gösteriyor. Avrupalı devletler, kurdukları seküler yapıya, fethettikleri alanın rengini veriyor. Ne var ki, Fransız askerlerin I. Dünya Savaşı’nın çatışmalarında, mavi kostümleriyle kolayca hedef olmaları, rengin üniformada sonunu getiriyor. Asker görünümü, doğanın başka bir alanını fethederek açık mavi, gri, yeşil ve kahverengiye dönüyor.7 Böylece mavinin saltanatı, devletin şehirdeki kollarına aktarılıyor; polislerse geleneğin kaybolmasına direnir gibi mavilerini bırakmıyor. Bugün hâlâ, dünyanın hemen her yerinde polisler maviyle tedirgin etmeye, günlük hayatımızın sınırlarını çizmeye devam ediyor. Gökyüzüyle deniz arasında kaybolan sınırı, insan eliyle tekrar koyuyor. Bedenleri, kapladıkları alanı ve asla kıramadıkları iktidarı devlet kendine devşiriyor. Avcı-toplayıcı dönemde avladıkları hayvanların postlarını omuzlarından sarkıtan erkler gibi, devletler hâkim olma araçlarını, yani aslında üzerimize saldıkları erklerinin sırtına mavileri geçiriyor. Avcılarda postun büyüklüğü gücün sınırlarının genişliğine işaret ederken, artık kimin hangi maviyi icat edip kullandığı, iktidarın kimleri maviyle donattığı gücünün kanıtı oluyor. Devlet mefhumu dalga dalga tüm dünyaya yayıldıkça, mavinin gücü de denizleri ve gökyüzünü aşıyor. Ne anlama geldiğini bilmeyen tek bir insan dahi kalmıyor. Devletin tekelindeki mavi devlet dairelerine de sızıyor, buralara işimiz düştükçe hoşnutsuz bir bakışla karşılıyor bizi. Kırılamayacak yapı ve düzenin içinde denizin ve gökyüzünün mavisi insanlık için bir lüks oluyor, çok eski olmayan ama kanıksanmış yeni maviyle sadece devletin üniformalarını giyenler değil, bizim de bireyselliğimiz dikenli tellerle çevriliyor.

The Brilliant History of Color in Art, Victoria Finlay, J. Paul Getty MuseumTarihe ait her şey var mavide; ticaret, din, talan, savaş, devlet ve nicesi. Tarih ilerledikçe asaletten uzaklaşıyor; Orta Çağ boyunca nadirliğine borçlu olduğu ayrıcalığı elinden alınırken, sahibi de el değiştiriyor. Artık Hristiyan din adamlarının, asaleti onlardan kaçıran burjuvazinin değil, günümüze kadar bildiğimiz son devredilişiyle devletin hizmetine giriyor. ​​Ta ki "devlet okulu" önlüğümüze kadar. Devletin önlüğü de vaatlerini ve imkânsızlıklarını çok bekletmeden sunuyor. Birinci sınıfın ilk döneminde, İstanbul’un ortasında bir ilkokul öğretmeni sınıfa neredeyse hiç gelmiyor. Adı olan ama cisme hiç kavuşmayan sınıfın öğrencileri her gün başka sınıflara dağıtılıyor, her gün mavi önlükleriyle misafir ekonomisinin ne demek olduğunu devlet eliyle öğreniyor. Birbirini tanımayan koca okuldaki o kadar çocuğun hepsine aynı kıyafet giydirilmesi komik geliyor; sanki bize bir zırh bahşediliyor ama aynı zamanda da hangimizin kim olduğu unutturuluyor gibi. Tek rengin rengi oluyor mavi. Kimsenin kendiliği yokmuş gibi geliyor. Oysa ​duyuyoruz; çocukların hepsi kendileri. Devletin ilk dersi, çirkin mavi elbiseyle devletin vaatlerinin illa ki bir imkânsızlıkla yarıda kesileceği oluyor. Biraz güceniyoruz​ ama artık güvenmiyoruz​.​

Gökyüzü ve denizden koparıldıkça, umut vaadinden de uzaklaşıyor. Geriye imkânsızlığı kalıyor. Orta Çağ’da asaleti temsil ederken, iki asır önce nasıl hüznün rengi olduğunu, İngilizce konuşanların neden "mavi hissetmeye" başladıklarını da anlıyoruz yavaşça. İmkânsızlıktan umudunu çıkarmak, mavinin yüzünü göstermesiyle yeni güne başlamak, her gün kendini yeniden devletin kılmak demek oluyor. Kimileri bu hüzne, mavi hissetmek diyor. Devletin olamayanlar, onda kendini bulamayanlar için mavi hissetmek imkânsız görev hâline geliyor. Biz hiç mavi hissedemiyoruz. Geriye kalan soru; mavi hissetmek istiyor muyuz?

Ana görsel: Henri Matisse, "Polynesia, the sky" eserinden detay.
1 The Brilliant History of Color in Art, Victoria Finlay,  2014, s. 106.
2  Making and Meaning: the Young Michelangelo, Michael Hirst ve Jill Dunkerton, National Gallery Publications, London, 1994, s. 78.
3  "Where did Vermeer Buy His Painting Materials? Theory and Practice," Vermeer Studies içerisinde, Koos-Levy van Halm, ed. Ivan Gaskell, 1995, s. 211.
4  Bright Earth, Art and Invention of Colour, Philip Ball, 2001, s. 346.
5  Blue – Histoire d'une couleur, Michel Pastoureau, s. 51–52.
6 a.g.e, Michel Pastoureau, s. 114-16.
7 a.g.e, Michel Pastoureau, s. 137-40.