Namık Kemal’in başlangıç figürleri

Modern edebiyatın başlangıcına dair şecerelerin vazgeçilmezi Namık Kemal, yeni bir edebiyatın başlangıcını meşrulaştırmak için öncelikle zemini hiçleştirir. Ancak yabancı bir edebiyatı model alarak yeni bir edebiyat başlatmak nasıl meşrulaştırılacaktır?


@e-posta
Dosya, 07 Aralık 11:54
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Türkiye’de modern edebiyatın başlangıcına dair mevcut şecerelerin vazgeçilmez bir başlangıç figürü Namık Kemal. Bazılarına göre “gerçek anlamda ilk romanın,” İntibah’ın yazarı, aynı zamanda Türk edebiyatı disiplininde yapılmış ilk doktora tezlerinden birinin konusu[1], vatan fikrinin ilk popülerleştiricisi, tarihsel melodram ve romanları tanıtan ve dolaşıma sokan öncü edebiyatçı olarak Namık Kemal, modern edebiyatın başlangıcını nasıl tasavvur etmiştir? Modern edebiyatın başlangıç figürü, eleştiri yazılarında bu başlangıcı hangi figür ve mecazlarla tahayyül etmiştir?

Modern edebiyatın temel ilkelerinin manifestosu niteliğindeki “Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir” (1866) makalesinden itibaren, Namık Kemal için modern edebiyat öncelikle bir kesintiyi ifade eder. Batı ile özelde de Batı edebiyatıyla bir karşılaşma olmuştur ve karşılaşmadan sonra hayatın ve edebiyatın eskisi gibi devam etmesi imkânsızdır. Namık Kemal, bu karşılaşmayla Osmanlı’da gerçek anlamıyla edebiyatı başlatır. Karşılaşma söylemini, geçmiş edebiyatın hiçleştirilmesi takip eder. Yeni edebiyatla karşılaşıldıktan sonra mevcuda bakıldığında, görülen hiçlikten ibarettir: Mevcut edebiyatın asıl edebiyatla karşılaşması, güneşin doğuşuyla beliren toz zerreleri fikriyle düşünülür. Edebiyat güneşi burada doğduğunda mevcudun asıl mahiyeti, yani bir zerreden ibaret olduğu anlaşılmıştır.

Namık Kemal, yeni bir edebiyatın başlangıcını meşrulaştırmak için öncelikle zemini hiçleştirir, böylelikle -söylemsel düzeyde- zaten boş olan bir araziye yeni bir bina yapılıyor gibi olacaktır. Ancak yabancı bir edebiyatı model alarak yeni bir edebiyat başlatmak nasıl meşrulaştırılacaktır? Geçmişten vazgeçip başkasına tabi olmak nasıl kamuya kabul ettirilecektir? Birinci taktik geçmişin hiçleştirilmesi ise ikinci taktik, yabancı edebiyatın kendisine özgü yerelliğini silerek önce evrenselleştirilip sonra yerlileştirilmesidir. Namık Kemal, evrensel bir edebiyat fikrine inanır. Bu edebiyat önce Hind’de çıkmış, oradan Yunan’a geçmiş, oradan da Müslüman Araplara ulaşmış, en sonunda Batılıların olmuştur. Bu silsilede her bir öğe, zamanla asıl edebiyatı unutmuştur, ancak edebiyata sahip çıkan başka mecralar daima bulunmuştur. Dolayısıyla edebiyat evrenseldir, ama her çağda belirli bir coğrafyada tecelli eder. O hâlde Batı’daki edebiyat alınırken aslında yabancı bir şey alınmamaktadır. Vaktiyle “bizim” olan ama unuttuğumuz, ihanet ettiğimiz evrensel edebiyat tasavvuruna Batılılar sahip çıkmıştır, dolayısıyla “biz” aslında vaktiyle bizim (de) olanı geri almaktayızdır.

Namık Kemal’in karşılaşma, hiçleştirme ve evrenselleştirip yerelleştirmeye dayalı söylemi, başlangıç figürlerinin irade gücü konusunda bizi yanıltmasın. Tüm bu sürece dair kurucu mecazlarda karşılaşmanın şiddeti de saklıdır. Bahar-ı Dâniş Mukaddimesi’nde (1874) bu şiddet hissedilir:

“Bir iki asırdan beri cânib-i magribden [Batı tarafından] ziyâ-pâş-ı zuhûr olan âftâb-ı mârifet [ışık saçarak doğan bilgi güneşi] ki efkâr-ı atîka [eski fikirler] âleminin müntehâ-yı devâm ve ibtidâ-yı kıyâmetine [sürekliliğinin kesilmesine ve kıyametinin başlangıcına] delâlettir [işaret eder]. Tabîatiyle buralara dahî neşr-i nûr etmeğe [ışık yaymaya] başladığından her şeyde bir hayli tagayyür [başkalaşma] göründü. Bu inkılâbâtın [değişimlerin] mülkümüzce [ülkemizde] en büyük sadmesine uğrayan şey ise edebiyattır.”

Batılı bilgi güneşiyle karşılaşmanın sürekliliği kesintiye uğratan, “bura”nın kıyametini başlatan etkisini Namık Kemal sadme olarak adlandırmaktadır ve bu sadmenin en şiddetli yaşandığı alanın da edebiyat olduğunu iddia etmektedir. Sadme, hızla vurma, çarpma, beklenmedik sıkıntı, felaket, afet, kimyasal patlama anlamlarına gelmektedir.[2] Aslında sadme tam da günümüzün ifadesiyle şoka denk düşmektedir. Wolfgang Schivelbusch The Railway Journey kitabında şok [shock] kavramının tarihini askerî çarpışmalardan tren sarsıntılarına, travmalara, Freud’a ve Walter Benjamin’e doğru takip ederken savaş çarpışması, sarsıntı, beklenmedik olay ve travmanın bu kavram etrafında nasıl örüldüğünü gösterir (“The History of Shock” bölümü, s. 150-170). Namık Kemal’in sadmesi de bir şok deneyimine işaret eder. Modern edebiyatın başlangıcı, Batı ile karşılaşmanın şokuyla bağlantılıdır. Batı’nın eskinin kıyametini başlatan şiddetine maruz kalan Namık Kemal gibi başlangıç figürleri, bir yandan kendilerini aciz hissetmişlerdir, ancak diğer yandan bu şok, onlarda hayret, hayranlık da doğurmuş, önlerinde yeni bir yaratıcılık alanı da açılmıştır.

Peki, Namık Kemal için bu hayranlık verici sarsıntıyı ilk hissedenler kimlerdir? Abdülhak Hamid’le mektuplaşmalarından görebildiğimiz kadarıyla Hamid, yeni edebiyatın başlangıcını Namık Kemal’e atfetmektedir. Ancak Namık Kemal, kendisini Şinasi ile Recaizade Ekrem ve Abdülhak Hamid arasında bir aracı olarak görmektedir. Yeni edebiyatın asıl başlatıcısı Şinasi’dir. Şinasi öncesinde yer alan ve yenilikle bağdaştırılabilecek herkes, Namık Kemal tarafından bir şekilde devre dışı bırakılmıştır. Örneğin Şerif Mardin’in Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu’nda (İletişim Yayınları) yenilikçi yazarlığın öncüsü olarak sunduğu (s. 288) Ceride-i Havadis yazarları Hafız Müşfik ve Âli, Namık Kemal tarafından aşırılık, taşkınlık, delilik, eşcinsellik, ayyaşlık belirtileri ile dolu bir şekilde tasvir edilir. Şinasi dışındaki öncüler norm dışına sürülerek kurucu normlar Şinasi’ye atfedilir. Bu bakımdan Talim-i Edebiyat üzerine risalesinde anlattığı Şinasi’nin metniyle ilk karşılaşma ânı çok önemlidir:

“Hangi senede olduğu hatırımda değildir, fakat zannıma göre yetmiş sekiz sene-i hicriyesinde [1862 yılında] olacak, bir Ramazan günü kitab aramak için Sultan Beyazıd Camii  avlusundaki sergilere girdim. Elime talik yazı litograf basma ile bir kağıt parçası tutuşturdular, yirmi de para istediler. Parayı verdim, kağıdı aldım. Üstünde ‘ilahi’ ünvanını gördüm. Derviş Yunus ilahisi zannettim, bununla beraber okumağa başladım. O ilahi neydi bilir misin, neydi? Beni yazdığım yazının şimdiki haline getirmeğe sebeb-i müstakil [tek başına sebep] olan ilahi idi. Sade fikre ne kadar da yakışıyor. Mebadisi [başlangıcı] şudur:

Hak taala azamet âleminin padişehi
Lâmekandır olamaz devletinin taht-gehi

Sana bir istitrad yapayım [konu dışına çıkayım]: Alexander Dumas, ki sade fikir yazmakta maharet-i fevkalade ile meşhurdur, tiyatroya nasıl meylettiğini yazdığı sırada Paris’te Shakespeare’in oyunu oynandığından bahseder. Onu da eski gördüğü oyunlara kıyas eder de: ‘Farzet ki Adem yeni canlanmış bir tarafına dönmüş, yanıbaşında anadan doğma Hazret-i Havva’yı görmüş. O halde Âdem ne türlü hissiyata malik olursa ben de Shakespeare’in oyununu gördüğüm zaman o hissiyata uğradım’ der.

Ben de hemen o kadar incizaba uğradım [cazibesine, çekimine kapıldım]. Nesren yazdığı şeyleri gördüğüm, hatta beğenmediğim Şinasi’nin ilahi bir kelîm [söz söyleyici] olduğunu o şiirinde anladım. Fakat fikrimi edebiyat arkadaşlarıma anlatamadım. Gittim, gazetesine muîn [yardımcı, destekçi] oldum.

(...) Kendimce edebiyatı mümkün olduğu kadar akıl ve hakikate tevfik etmeğe [uygun hale getirmeye] çalıştığım zamanın veya Alexander Dumas’nın teşbihiyle Hâmid Bey’in tabirini birbirine mezcederek, Âdem gibi gözümü açıp da yanımda bir nedime-i vicdan [vicdan arkadaşı] gördüğüm eyyâmın mebdei [günlerin başlangıcı] o gündür.” (s. 36-38)

Namık Kemal’in Batı edebiyatının da özünde gördüğü akla ve hakikate dayalı bir edebiyat fikrine meylettiği, yeni Namık Kemal’in başladığı o gün mucizevi bir karşılaşmaya şahit olmuştur. Asıl başlangıç figürüyle karşılaşma, Âdem’in Havva ile karşılaşmasına benzer bir şaşkınlık ve hayranlık şiddetini barındırmaktadır. Ancak burada da bu karşılaşmanın Batı edebiyatıyla dolayımlandığına dikkat edelim. Şinasi karşısında Namık Kemal, Shakespeare ile karşılaştığında kendini Havva ile karşılaşmış Âdem gibi hisseden Alexandre Dumas gibi hissetmektedir. İnsanlığa ve cinsiyete dair kurucu karşılaşma, Batı edebiyatı içerisindeki bir karşılaşma ve Osmanlı’da modern edebiyatın başlangıç figürlerinin karşılaşması birbirinin üstüne katlanmaktadır. Batı edebiyatının sadmesi ile nasıl ki eski edebiyat hiçleştirilmişse, Şinasi’nin cazibesiyle de diğer muhtemel öncüler kurucu normun dışına sürüklenmiştir. Hâkim edebiyat tarihi paradigması hâlâ bu söylemsel jestlerle kurulmuş şecereyi takip etmekte, başka türlü başlangıç tasavvurları –kısmi örneklere rağmen- hâlâ kıyıda köşede kalmaktadır.


[1] Mehmet Kaplan, Namık Kemal: Hayatı ve Eserleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi doktora tezi, İbrahim Horoz Basımevi, 1948.
[2] Kubbealtı Lugati, http://lugatim.com/s/sadme