Nabokov'un göz kamaştırıcı İhtişam'ı…

İhtişam, sahip olduğu edebî parıltısının yanı sıra çeviribilime dair nitelikli bir örnek de… Öyküsüyle Nabokov için kişisel bir öneme de sahip olan kitabın Türkçeleştirme serüvenini Sabri Gürses'ten dinledik


@e-posta
Söyleşi, 09 Ağustos 10:48
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Sizi bilmem ama ben Nabokov’un yalnızca eserlerini değil kendisini de düşündüğümde, bir tür göz kamaşması hissederim. Görkemli, zarif ve ışıltılar saçan bir zekâ seviyesinde… Onun hem hikâyelerinde ve yazı üslubunda, hem de yarattığı karakterleri ve bizzat kendisinde ihtişamlı bir şeyler vardır. Nasıl olmasın ki! Çoğu roman karakterine taş çıkaracak denli maceralı ve “ihtişamlı” bir hayat yaşamıştır sonuçta.

1899’da (yani belki de en ihtişamlı yüzyılın son yılında) St. Petersburg’da varlıklı, liberal bir ailenin en büyük oğlu olarak doğduğu hayatı, bu “görkemli” ilk açılışın ardından, hep baş etmek zorunda kaldığı türlü zorluklar içinde geçmiştir. Bu öylesine ilginç bir yaşam olacaktır ki Nabokov ne zaman arzu ettiği şan, başarı ve servete erişeceğini düşünse, hayat onu bir şekilde elinden alacak ve o arzuladığı hayat, hep bir tür uzaklardaki erişilemeyen ışıklar gibi kalacaktır. Tıpkı ayrılmak zorunda kaldığı, çocukluğunun masal ülkesi anavatanı gibi…

Nitekim Bolşevikler iktidara geldiğinde, aile mecburen Rusya’dan ayrılarak önce Londra’ya, sonra Berlin’e gider. Nabokov, öğrenimini Cambridge, Trinity College’da tamamlar. Ancak babası beklenmedik bir şekilde ölünce, ailesini geçindirmek için Berlin’deki Rus göçmenlerin de desteğiyle çalışmak zorunda kalır. Derken aşk belirir. En büyük aşkı, karısı ve belki de her konudaki en iyi dostu Vera girer hayatına. 1923 ile 1940 arasında anadilinde romanlar, hikâyeler, oyunlar, şiirler yazar ve kuşağının seçkin Rus göçmen yazarlarından biri olarak ün kazanır. Nihayet şan ve şöhrete erişmeye başlamışken, bu kez de yaşamla arasına Naziler girer. Eşi Musevi asıllıdır ve orada daha fazla kalmaları imkânsızdır. Yeni bir göçe hazırlanan yazar, 1940 yılında karısı ve oğluyla ABD’ye gider ve 1941’den 1948’e kadar Wellesley College’da dersler verir. 1955’te yayımlanan Lolita’nın (İletişim, 1999) dünya çapındaki başarısından sonra, nihayet uzaklardaki ışıklara erişebilir ve 1959’da Cornell Üniversitesi Rus Edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak İsviçre’ye yerleşir. İsviçre’deki yeni yaşamı onun için hayatının en huzurlu ve refah içinde geçen dönemi olacaktır. Bir anlamda uzaktaki ışıklara ulaşmakla kalmamış, başındaki görkemli taçla o ışıkların içinde yaşamaya başlamıştır. İngilizce yazdığı ilk romanı The Real Life of Sebastian Knight’ı (Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, İletişim, 2003) 1941’de yayımlar ve ondan sonra bu dili şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak eserlerini İngilizce yazmaya devam eder. Vladimir Nabokov 1977’de, İsviçre’nin Montreux kentinde ölür.

Parlak ve ince zekâsıyla dâhilik seviyesinde değerlendirilen Nabokov, hemen her dâhide görüldüğü gibi çeşitli takıntıları ve hatta huysuzluklarıyla da tanınır. Ya da belki de biz fanilere öyle gelir! Çünkü çağdaşlarından belki de çok önce, sürgündeki bir yazarın, kendi soydaşları arasında ne kadar başarılı olursa olsun, yalnızca kendi diliyle okunduğu sürece asla nihai başarıya ve dünya çapında tanınırlığa ulaşamayacağının bilincindedir. Dolayısıyla yazarlığının ilk döneminde Rusça olarak kaleme aldığı romanlarının İngilizceye çevrilmesi son derece önem verdiği ve titizlikle çeviri sürecinde de yer aldığı bir olaydır.

İhtişam, Nabokov’un tüm eserlerini okurla buluşturan İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ve yazarın Rusça yazdığı döneme ait bir roman. Nabokov’un Rusça yazıp oğluyla birlikte İngilizceye çevirdiği İhtişam, Rusça aslından Sabri Gürses tarafından Türkçeye çevrildi. Bu Türkçe edisyon, Nabokov’un onayladığı son edisyon da dikkate alınarak hazırlanmış. Yani ona yakışan bir titizlikte…

İhtişam, Vladimir Nabokov, çev.: Sabri Gürses, İletişim YayınlarıPeki, İhtişam ne anlatıyor? Her şeyden önce belki de yazarın tüm eserleri arasında en şiirsel, en melodik yapıya sahip eser olduğunu söyleyebiliriz. Son derece zarif bir şekilde akan ve zaman zaman da patlayan bir şampanya misali görkemli doruklarla ilerleyen bu eser, bir yandan da melankolik ve romantik bir yapıda.

Romanın ana karakteri Martin, baba tarafından İsviçreli, anne tarafından ise varlıklı bir Rus ailenin tek çocuğudur. Ekim Devrimi’nden hemen sonra 1918 yılında babası aniden ölünce, bu karışıklık ortamında annesiyle birlikte önce bir süre Kırım’da yaşayan Martin, ardından bir gemi yolculuğuyla (hatta puslu bir İstanbul Boğazı’ndan da geçer gemi) Avrupa’ya doğru yol alır ve amcası Heinrich’in yanına İsviçre’ye ulaşır. Martin geride yalnızca vatanını değil, tuhaf bir çekiciliğe sahip olan ilk aşkı, aile dostlarının kızı Sonya’yı da bırakmıştır. Gemi yolculuğunda ise kendinden büyük, evli ve şair bir kadın olan Alla ile ilk cinsel deneyimini yaşayacaktır. Zengin ve iyi niyetli amcanın kanatları altına giren anne-oğul nihayet huzura kavuşmuş gibi görünse de, Martin; içindeki ilk gençlik huzursuzluğunu ve sıkıntılarını gidermenin yolunu teniste ve çıktığı doğa yürüyüşlerinde arar. Bu yürüyüşlerden birinde ciddi bir uçurumdan düşme tehlikesi de atlatan Martin için, o hayatla ölüm arasında yürüdüğü anların yaşandığı yamaç, bir tür cesaret sınavı ve ölüme karşı bir meydan okuma olarak yer eder zihninde.

Kendisine tam olarak nasıl bir kariyer çizeceğinden emin olamayan ve belli bir yeteneğe de sahip olmayan Martin, sonunda Londra’da, Cambridge Üniversitesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı okumaya başlar. Londra’daki ilk günlerini ise artık burada yaşamakta olan, aile dostlarının ve Sonya’nın ailesinin yanında geçirir. Cambridge’de ise yakın arkadaşlıklar kurar. Bunlardan biri olan Darwin ile Sonya arasında gelişen ilişki onu rahatsız etse de bir şey diyemez. Zaten Darwin’in evlenme teklifini reddettikten sonra ona olan ilgisini de yitirecek olan Sonya, klasik bir güzelliğe sahip olmasa da tuhaf bir çekiciliğe sahip, daha çok zekâsıyla ve zalim oyunlarıyla erkekleri kendine bağlayan tuhaf bir genç kadındır.

Martin için zaman kış aylarında Cambridge çevresi ve Sonya’nın etrafında, yaz tatilleri ise İsviçre’deki annesi ve amcasının yanında geçerken, hayat bir anda değişir. Sonya ve ailesi aniden Berlin’e taşınmak zorunda kalır. Annesi ve amcası ise sessizce evlenir. Çok geçmeden Sonya’nın peşinde Berlin’e giden Martin, buradaki Rus göçmenlerin arasında kendine bir yer edinmekte gecikmez ama asıl olarak Sonya’nın melankolik yörüngesinde dönmeye devam eder. Onunla hayali bir ülkeye dair bir hikâye oyunu da geliştiren Martin, bir süre sonra Sonya ve çevresi tarafından istenmediği hissine kapılıp aniden Berlin’den ayrılıp kendini bir tren yolculuğunda bulur. Bu yolculuk sırasında bir gece uzaklarda gördüğü gizemli ışıkların büyüsüne kapılıp aniden trenden inen Martin, bir süreliğine bu ışıkların kaynağı olduğunu düşündüğü köyde ve kasabada yaşar ve çalışır.

İsviçre’ye dönüşünde Rusya’yla hâlâ gizli bir ilişki içinde olduğu bilinen önemli bir isimle de görüşen Martin, kendini giderek bir anlamda nihai "cesaret girişimi"ne hazırlamaya başlar. Bu hareketi Sonya’dan Darwin’e ve ailesine dek herkesi büyük bir şaşkınlığa sokacaktır. Ve öykü Martin’in eyleminin sonucunu tam öğrenemeden bir tür belirsizlik içinde son bulur. Tıpkı o dönemde Rus Devrimi’nin bir gün sona erip ermeyeceğinin bilinmediği gibi…

İhtişam’ın öyküsüne genel olarak bakıldığında, onun Nabokov’un kendi hayat öyküsüyle büyük paralellikler taşıdığını görebiliyorsunuz. Zaten Nabokov’un kendisi de bizzat bunun kendi öyküsüne benzer bir öykü olarak okunmasını istememekle birlikte yazarken otobiyografisi Konuş, Hafıza’dan çok yararlandığını da söyler.

Proust’un hatırlama eylemi üzerine kurulu Kayıp Zamanın İzinde’sini anımsatan İhtişam, dönemin Avrupa’da yaşamak zorunda kalan Rus göçmenlerinin hayatlarına ve etraflarındaki politik görüşlere dair okunabileceği gibi varoluşçu bir büyüme, bir duygusal eğitim öyküsü olarak da okunabilir.

Nabokov’un kendisi ise İhtişam’ı ve kendisinin bir tür “ikizi” (bir anlamda doppelgänger’i) gibi okunabilecek Martin karakteri ile diğerlerine dair ise şunları söylüyor: “Şunu söylemek yeter, her şeye rağmen sahte bir egzotizme ya da basmakalıp bir komediye dönüştükten sonra, benim ancak çok sonra Ada romanında elde ettiğim o saflık ve melankoli doruklarına yükseliyor. İhtişam’ın ana karakterleri benim diğer (Rus ve Amerikan) on dört romanımın karakterleriyle nasıl bir ilişki içinde duruyor? Her iş için bunun insanlara ne yararı var diyenler bunu sorabilir. Martin benim genç erkeklerimin en iyisi, en dürüstü ve en dokunaklısı; küçük Sonya ise, ışıksız kara gözleri ve kaba görünümlü kara saçlarıyla (ismine bakılırsa babası Çeremis kanına sahipti), aşkın cazibesinin ve ilminin uzmanları tarafından benim genç kadınlarımın en tuhaf bir çekiciliğe sahip olanı, tabii biraz da açıkça huysuz ve açıkça acımasızca çapkın olanı olarak görülecektir. Martin benim uzak bir kuzenim sayılabilir bir bakıma (benden daha sevimli, ama aynı zamanda benim asla olmadığım kadar naif biri), onunla bazı çocukluk anılarını, hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız bazı şeyleri paylaşıyoruz.”1

Vladimir ve Vera Nabokov, Berlin, 1934Ona bu öyküyü yazdıran amacı ise şöyle tanımlıyor: “Romanımın amacının, aslında bir amacı olan tek romanımın amacının, sürgündeki genç kahramanımın yalnız geçen bir hayatın çok anlamsız görünen maceralarında olduğu kadar en sıradan hazlarda da bir heyecan ve şaşa bulduğunu göstermekti.”

Öte yandan öyküde yer alan olaylardan çok, bir öykünün anlatılma biçimine önem veren bir yazar olan Nabokov’un bu romanı da her şeyden önce üslubunun şiirsel güzelliği ile yazarın edebî dehasını gösterdiği yapısı ve incelikli edebî oyunlarıyla öne çıkıyor. Sürekli yinelenen temalar ile üst üste binen yansıma efektleri yaratan Nabokov, öykünün başında yer alan şu “ormandaki patika” temasını sürekli yineleyerek hem tüm romana yayarak bir yol kuruyor hem de öyküsünü masalsı bir havaya büründürüyor.

“(…)beşiğin hemen üstünde, aydınlık duvarda suluboya bir tablo asılıydı: sık bir orman ve onun içlerine uzanan dolambaçlı bir patika. Annesinin onunla birlikte okuduğu İngilizce kitaplardan birinde (ama ne kadar yavaş ve gizemli telaffuz ederdi sözcükleri, sayfanın sonuna kadar gözleriyle tarayarak gider, hafif çilli küçük beyaz elini sayfanın üzerine koyup ‘Sence ne oluyor sonra?’ diye sorardı) yatağının tam üstünde böyle, ormana giden bir patikayı resmeden bir tablo olan, ve bir gün yataktan tabloya, sonra da ormana giden patikaya üzerinde geceliğiyle tırmanmış olan çocuk hakkında bir hikâye vardı. Annesinin duvardaki akrilik tabloyla kitaptaki resim arasındaki benzerliği fark edeceğini düşünmek Martin’i endişelendirirdi; onun hesabına göre annesi ürkecek, gece yolculuğuna tabloyu alıp kaldırarak son verecekti. (…) Gençliğinde o zamanı hatırlayınca, kendi kendine tam böyle mi oldu, yatağın başucundan bir gün tablonun içine daldı mı, ve bu onun hayatı boyunca devam eden mutlu ve acı verici yolculuğunun başlangıcı mı oldu diye sorardı kendi kendine. Sanki toprağın soğukluğunu, ormanın yeşil alacakaranlığını, (orada burada ulu bir ağaç kökünün tümseğiyle örülü) patikanın kavislerini ve masalsı olasılıklarla dolu o tuhaf karanlık havayı hatırlar gibi olurdu.(…)”

Uzakta parlayan ışıklar ve aydınlık ile karanlık ve siyah da bu romanda sıkça karşılaştığımız bir diğer temayı oluşturuyor. Martin hayatı boyunca uzaklarda görünen o ışıklara ulaşmaya çalışsa da ne zaman yakınlaştığını düşünse onları kaybediyor. Tıpkı anavatanını sonsuza dek kaybetmesi, Sonya’ya duyduğu umutsuz aşkın genç kadının acımasız oyunlarıyla nihayete erememesi ve de hayatta istediği hiçbir büyük başarıya ulaşamaması gibi… Bir yandan da yazının başında da anlatmaya çalıştığım gibi, Nabokov’un kendisinin de hayatının ilk döneminde hep uzaklarda kalan o parıldayan ışıklardır bunlar. Karanlığı ve siyahı ise Sonya’nın siyah saçları ve gözlerinde, uçurumda karşılaştığı siyah kelebekte, öykü boyunca karşımıza çıkan ölümler ve yas giysilerinde görürüz ağırlıklı olarak. Ve Martin’in bir anlamda aynı Sonya’ya duyduğu tutku gibi bir tür ölüme karşı duyduğu tuhaf çekimdir o aynı zamanda… “(…) Martin yanlarına gitti ve Sonya’yla her karşılaştıklarında olduğu gibi, bir anda onun etrafındaki havanın karardığını hissetti.”

Dönemin Rus göçmenlerine ve dâhil oldukları politik çevreye de dair bir hikâye olduğunu söylemiştik. Peki, yazarın bu konudaki kişisel fikirleri ve bu bağlamda kendi simgesi olarak görülebilecek olan “romantik kaybeden” Martin’in rolü nedir?

“Burada bu politik tipin tam eşkalini vermeye mecbur hissediyorum kendimi (bu tip yaygın bilginin bilinçdışı hassaslığıyla, o dönemki kitaplarımın asıl okuru olan Rus entelektüeli tarafından hemen tanınır), çünkü Amerikalı entelektüellerin, tam da o dönemde, Bolşevik propagandaya kapılmış ve kendilerini liberal düşüncenin Rus sürgünler arasında dipdiri yaşadığını kesinlikle göz ardı etmeye koşullamış olduğu gerçeğini hâlâ kabul edemiyor – bu yüzden de her yıl piroteknik bir tiksinti ve sarkazm abidesi halinde ölümsüzleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. (New York’ta, 1940 yılında, ne Sovyetleri ne de herhangi bir Çarı savunduğumu söylediğimde hayli kıt akıllı bir solcu yazar yüzü aydınlanarak, ‘Troçkistsiniz öyleyse?’ demişti.) Fakat, İhtişam’ın kahramanının politikayla ilgilenmesi şart değil; Martin’i yapan sihirbazın iki hünerinden ilki bu. Onun kaderinin ana teması gerçekleştirmedir: Martin o nadir insanlardan, yani “rüyaları gerçek olanlar”dan biri. Ama bu gerçekleştirmenin kendisi de şaşmaz bir şekilde zehirli bir nostalji ile kaplı. Çocuksu rüyanın anısı, ölüm beklentisine karışıyor. Martin sonunda yasak Zoorlandiya’sına (Nabokov’un Zembla’sı ile hiçbir alakası yok!) giden tehlikeli yolu izlerken, sadece bir çocuk odası duvarındaki resmin boyalı ormanında kıvrılarak uzanan masal yolunu mantıkdışı sonucuna götürüyor.”

Nabokov’un özellikle zarif bir kıvraklığa ve parlak bir zekâya sahip edebî oyunlar kurmayı sevmesinden bahsetmiştik. Kendisi de İhtişam’da bunu nasıl yaptığını bizzat kendi sözleriyle şöyle anlatıyor. Bu aynı zamanda onun düşünme ve yaratıcılık yöntemlerini anlayabilmemiz için de mükemmel bir örnek:

“Sihirbaz çubuğumun ikinci hüneri de şu: Martin’e yağdırdığım birçok maharetin arasına yeteneği katmamaya özen gösterdim. Onu bir ressam, bir yazar yapmak çok kolay, genellikle yaratıcı varlıklara atfedilen keskin duyarlığı ona bahşedip de onlardan biri olmasına izin vermemek ise çok zor olurdu; onun sanatta bir ‘kaçış’ değilse de, varolmanın kaşıntılarından bir ferahlama bulmasına engel olmak ise acımasızlık olurdu! Kendi küçük serüvenimi omnibus nimbus içinde icra etme hevesim sonunda galip geldi. Sonuç bana eskiden hazırladığım bir satranç problemini hatırlatıyor. Tüm güzelliği paradoksal bir ilk hamlede yatıyordu: Beyaz Vezir’in gidebileceği dört kare vardı ama bunların hepsinde de Beyaz At’ın dört mat etme hamlelerinden birinin yoluna çıkacaktı (böyle güçlü bir taş iken “ayak altında”!); bir diğer deyişle, satranç tahtası üzerinde kesinlikle yararsız bir zevk kaçırma ve ağırlığa dönüşüyor, daha sonraki oyunda da hiçbir rolü yok; bu yüzden atıl bir piyonun arkasında nötr bir köşeye çekilmesi, aylak bir bilinmezlik içinde oraya çakılmış kalması gerekiyordu. Bu problemi inşa etmek şeytani derecede zordu. ‘Podvig’ de öyle. Yazar bilge okurların işbilir bir heves ile otobiyografisi Konuş, Hafıza’yı karıştırıp aynı konuları ya da benzer manzaraları bulmaya çalışmayacağına güveniyor. İhtişam’ın eğlencesi başka yerlerde. Küçük olayların birbirine bağlanıp yankılanması, bir amaç yanılsaması yaratan ileri geri geçişler gibi yerlerde aranmalı bu eğlence.”

Öte yandan bu zarif roman, bir daha dönmemecesine bitmekte ya da kaybolmuş olan bir şeylere karşı yazılmış bir ağıt gibi de okunabilir. Geçmişte kalan "romantik çağa," sona ermiş bir imparatorlukta kalmış anavatana, giderek hızlanan arabalarla dolu şehirlerde yaşamak zorunda kalan çağdaş insanın yitirdiği "yavaşlık" duygusuna ve ilk gençlik çağıyla simgelenen genel olarak masumluğa…

İhtişam’ın bir diğer önemi ise kuşkusuz çeviribilime dair değerli bir örnek olmasında yatıyor:

“Bu eserle birlikte, benim dokuz Rusça romanımı (Batı Avrupa’da 1925-1937 arasında yazılmış ve 1926-1952 arasında émigré yayınevleri tarafından yayınlanan) Amerikalı ve İngiliz okurlara sunan nihai İngilizce versiyonlar dizisi tamamlanıyor,” diyerek bu süreci anlatmaya başlıyor Nabokov. “Bu çeviri metne titiz bir şekilde sadıktır. Oğlum taslağını hazırlamak için üç yıl ara ara çalıştı üzerinde, sonra ben de temiz bir metin çıkarmak üzere üç ay çalıştım. Bedensel hareket ve jestlerle, yürümeyle ve oturmayla, gülümseyip kaş altından göz süzmekle ilgili Rusça fiiller, ‘Podvig’de özellikle çok güçlü görünüyor ki bu da işimizi daha bir zorlaştırdı. ‘Podvig’e ‘Soglyadatay’ı yazdıktan hemen sonra, Mayıs 1930’da başlanmıştı, kitap aynı yılın sonunda tamamlandı. O sırada karım ve ben hâlâ çocuksuzduk; Batı Berlin’de, Luitpoldstrasse’de General von Bardeleben adlı tek bacaklı, tek uğraşı aile soyağacını çıkartmak olan yaşlı bir beyefendinin geniş ve kasvetli dairesinde bir oda kiralamıştık.”

Kitabın çevirmeni Sabri Gürses, “İhtişam, Nabokov adlı ‘kahramanın’ bir başka dilde başarı ve zafer kazanmasının kitabı” diyor. Peki, pek çok yönden önemli bu eserin Türkçeye çevirisi sırasında neler yaşandı? Bunu öğrenmek için eseri Rusça aslından çeviren Sabri Gürses ile konuştuk.

Nabokov’un Yetenekini Rusça aslından siz çevirmiştiniz. Bir Nabokov çevirmeni olarak, genel anlamda Nabokov çevirilerinin özellikleri ya da zorlukları konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Açıkçası, 20 yıldır Nabokov'un çevresinde dönüp duruyorum ama kendimi Nabokov çevirmeni sayamam; ondan çok şey öğrenmeye çalıştım, ama biyografisi edebiyatından daha öne çıktı bende. Belki çevirmen olarak onu model almaya çalıştım; Yevgeni Onegin’i çevirmesini inceleyip onu örnek almaya çalıştım, onun çeviri görüşlerini ve Rus edebiyatı perspektifini düşünmeyi önemli buldum. Ama çevirmeni olmayı düşünmemiştim; sadece bir gün Rusça döneminin Rusçadan çevrilmediğini fark ettim ve bir de adının VLADİMİR yerine VLADIMIR diye yazıldığını fark edip bu konuda bir itiraz "tviti" yazdım; ardından da yayınevinin yönetmeni Nihat Tuna'yla tanışıp bu yolda buldum kendimi. Belki daha önce İngilizceden çevrilmiş eserleri Rusçadan yeniden çevrilecek olsa, o seriyi tamamlasam, o zaman Nabokov çevirmeni diyebilirdim kendime. Şimdiyse bence Nabokov çevirmeni Fatih Özgüven ile Yiğit Yavuz… Ben olsam olsam Nabokovcu çevirmen olabilirim.

Konuş, Hafıza, Vladimir Nabokov, çev.: Yiğit Yavuz, İletişim YayınlarıDiğer Rus yazarlara oranla Nabokov çevirisi yapmayı nasıl kıyaslarsınız? Sürekli akıl oyunları kuran ve bunu paralel bir şekilde kullandığı sözcüklere, romanının kurgusuna da yansıtan bir yazar. En küçük bir hatanın tüm romanın evrenindeki hassas dengeyi bozması tehlikesiyle karşı karşıyasınız yani bir anlamda…

Sanırım Nabokov dönem dönem değişmiş bir yazar, tek bir Nabokov var demek mümkün değil herhalde. Rusça yazdığı eserlerin yapılarıyla İngilizce yazdıklarının planları arasında ciddi farklar olduğu söylenebilir. Beni bu Rusça döneminde en çok etkileyen şey bazen ince bazen kaba Sovyet eleştirisi… Örneğin Yetenek’te o kadar vaktini Çernışevski üzerinden Sovyet ideolojisini ya da Bolşevikleri eleştirip incelemeye, sürgün hayatını anlatmaya ayırması çok şaşırtıcı. Hiç Orhan Pamuk'un bir eserinde Hikmet Kıvılcımlı ya da Hasan İzzettin Dinamo biyografisine vakit ayıracağını düşünebilir misiniz? (Acaba Vedat Türkali’nin Bir Gün Tekbaşına’da yaptığı böyle bir şey miydi?) O tarihte büyük şeyler umut etmiş olmalı bu edebî çözümlemeden, o yüzden de eser, bence, iyimserlik ve romantizm yüklü. Sanırım bu iyimserlik ve romantizmi İngilizce döneminde, yaşıyla ve Sovyetlerin çökmemesiyle birlikte kaybetmiş. Bu yeni kitap, İhtişam’daysa Berlin döneminin öncesini, yani Sovyetlerden kaçış ve İngiltere dönemini görüyoruz. Ne yalan söyleyeyim, bana bir James Bond romanını hatırlattı –lise yıllarında çok severdim Fleming romanlarını okumayı, Bond'un havasını hatırlatan bir şeyler var Martin'de, bir tür anti-Bond. Özellikle romanın sonunda kendisinden hiç beklenmedik şekilde yapmaya çalıştığı kahramanlık, Nabokov'un yüksek ve geçici edebiyat arasında ustaca gidip gelme yeteneğini sergiliyor bence. Ben olsam, Yetenek’le İhtişam’dan oluşan bütünü Umberto Eco'nun Gülün Adı’yla kıyaslardım. Tıpkı Eco'nun kayıp kitap ve gerçek peşinde dolaşan rahip dedektifi gibi, Nabokov'un birbirini tamamlayan iki edebiyatçı kahramanı da aynı şeyi arıyor; manastır haritası burada Berlin şehrine ve Rusya-Avrupa haritasına dönüşmüş durumda. Nabokov çevirisinde genel bir temel güçlük, bence Nabokov'un edebiyatı konulaştırması, onu parodi ve yansıtma ögesi olarak ele alması: Nabokov'un bir edebiyatçıyı kahramanlaştırmasını onu taklit ederek Türkçede edebiyatçı üslubuyla mı çevirmeli, onunla rekabet edip farklı bir sanat mı yapmalı, yoksa düz olarak anlamı çevirmeli, Nabokov'un Yevgeni Onegin çevirisi gibi kelimesi kelimesine çeviri mi yapmalı? Ben iki taktik arasında gidip geliyorum; insan insan oldukça ideal birebir çeviri imkânsız gibi bir şey.

Nabokov, Rusça yazdığı romanlarını da daha sonra bizzat kendi İngilizceye çevirmesiyle tanınıyor. İhtişamı da önce oğlunun yaptığı çeviri taslağı üzerinden yine bizzat kendi düzeltmiş. Peki, bu aşamada öyküye yeni eklemeler de yapmış mı?

Nabokov, baş edilmesi güç bir mızmızmış çeviri konusunda. Kimseyi beğenmeyen, hep aksilik eden bir hâli var onunla ilgili hatıralarda. Oğluna neler çektirdiğini ancak tahmin edebiliriz. Nabokov'u bilmem, hayal edebiliyor muyuz? Rusya'da şöhret ve yaratıcılık süreci Bolşevikler, Avrupa'da şöhret ve yaratıcılık süreci Naziler yüzünden kesintiye uğrayan, ABD'de kendini yeniden yaratan zeki bir yazar. Bu kitap hem Rusçasıyla önemli onun için, Avrupa'daki umutlarını temsil ediyor, hem de İngilizcesiyle önemli; önsözde görüldüğü gibi İngilizce çevirisi gecikti diye yakınıyor. Düşünün ki Türkçe yazıyorsunuz başka bir ülkede, ama orada ünlü olmanız da, okunmanız da imkânsız ve başka bir dilde kendinizi yeniden yaratmanız lazım. Çeviri bunun ilacı değil, o yüzden Nabokov doğrudan İngilizce yazmaya geçiyor, ama çeviri yazarın külliyatını sergileyebilmek ve eski ama yeni kitaplarla kendi şöhretini yerleştirmek için önemli, gerekli. Fakat Rusça özgün metne bakıyorsunuz, bazı şeyler ABD okurunun ya da 20-30 yıl sonrasının okurunun anlayamayacağı, bulanık bulacağı şeyler. Nabokov bunları değiştiriyor. Yetenek’te de vardı bu tür değişiklikler, fakat çok küçük şeylerdi; İhtişam’da yine metni bozmayan, hatta aksine yenileyen değişiklikler, ama Nabokov'un düşünce tarzını aydınlatması açısından ilgi çekici. Yayın sürecinde Nabokov'un son verdiği şekliyle, o değişikliklerle bırakmayı yeğledik, ben o değişiklikleri bir iki sayfalık bir yazıyla kitaba ek olarak koyma taraftarıydım, ama seride böyle bir şey yapılmadığı için, okurun okuma zevkini bulandırmamak için koymamaya karar verdik. [Editörün notu: Bu metni söyleşinin sonunda bulabilirsiniz.]

Sabri GürsesKitabın adının seçilmesinin de başlı başına bir öyküsü var. Zaten yazar da bunu önsözünde anlatıyor. Siz de İngilizcedeki adı olan Gloryden yola çıkarak İhtişam adını belirlemişsiniz. Nabokov’un seçimine ve daha sonra da Türkçe çevirmeni olarak sizin seçiminize neden olan Nabokov’un bakış açısını tanımlayabilir misiniz?

Ah, ah! Ne büyük bir macera! Romanı Rusçadan çevirirken, çevirdikten sonra neden “Podvig” (Rusça: Kahramanlık, zafer, hamle) ismini verdiğini anlamaya çalıştım, bulabildiğim tek açıklama kahramanın romanın sonlarındaki eylemi, o beklenmedik insanî jesti oldu. “Hah,” dedim, “tamam, bu romanın adı bu, ‘Kahramanlık’”. Sonra düşündüm, Rusçası da olaya uygun olarak bir başarı ya da zaferden bahsediyor, öyle olsun. Yayıncıma böyle mektuplar yazdım. Sonra yayın sürecini beklerken İngilizce çevirinin önsözüne aklım takıldı, “Aman,” dedim, “şimdi başkası çevirir onu, yabancı çeviri katmanı girer araya, onu da ben çevireyim.” Hemen oturdum çevirdim İngilizceden, o zaman kitabın ilk isminin “Romantik Çağ” olduğunu, bunun da çok iyi oturduğunu gördüm. Ama nasıl Nabokov yapamadıysa, bizim de o ismi koymamız imkânsızdı. O zaman ““İhtişam” olabilir,” diye not düştüm yayıncıma, “ben böyle çevirdim ama bir de bu var, İngilizcede 'Glory' demiş, 'Zafer' desek denk düşer ama acaba,” diye peşpeşe birkaç mektup gönderdim. Editör okuması sürecinde karar veririz dendi, sonra vakit geçti, ben de bir yazı yazarken yine “Kahramanlık” ya da “Zafer” diye düşündüm kitabı, öyle bahsettim, ama derken yayıncıdan haber geldi ““İhtişam” okumadan geldi, yayın sürecinde,” diye! Nereden çıktı derken, bir baktım ben önermişim, böylece önerip de kaçındığım bir ismin güzelliğini kabul etmek zorunda kaldım. Aslında Yetenek için de aynı kararsızlıklar söz konusu –korkunç kararsız bir dönemindeyim hayatımın– birçok seçenek arasında “Nimet” olabilir gibi geldi kitabın ismi, “Yetenek” ya da “Hüner” doğrusu, ama ilerde, bir 10 yıl sonra, “Nimet” olsun istiyorum. Sonuçta Nabokov'un İngilizceye, yani romanın anlattığı o Rus dertlerin az bilindiği bir dile, aktarırken gösterişli bir isim seçmesindeki tavrı, biz de Türkçede gösterebildik sanırım. “İhtişam”, bir başka dilde başarı ve zafer kazanmasının kitabı; Nabokov adlı kahramanın…

Çevirmeni ve bir Nabokov okuru olarak İhtişamı, Nabokov romanları arasında nasıl bir yerde görüyorsunuz? Ve bir Nabokov okuru İhtişamı hangi nedenle, daha doğrusu hangi beklentiyle okumalı sizce? Bu sorudan yola çıkarak Martin karakteri için Nabokov’un bir tür alt bilinci diyebilir miyiz?

Bana kalsa, bu Rusça dönemi romanları onun samimi edebiyatçı olduğu dönemin romanları derim. Bence genel olarak edebî eserler için çeviri zorluğu değil, okuma zorluğundan bahsedebiliriz; her eser çevrilir, ama okunamayabilir. Sadece sorunlu çeviri yüzünden değil, üzerine binen yorum ve anlamlandırma katmanları, tarihsel tortular yüzünden. Çevirmen muhteşem aktardığına inanabilir sözleri, cümleleri, öyle yapmıştır da, ama okurla çevirmenin, eserle okurun aynı tarihsel düzlemde buluşması mümkün olmayabilir. Sonuçta her kültür her an başka kültürlerin ürünlerini kullanabilecek, kullanmalı diye bir şart yok. Okur hazır olmayabilir. Örneğin, bence, Türkiye'de okur Nabokov'un bu eserlerini -kendi perspektifimden, Yetenek ve İhtişam’dan bahsediyorum- okumaya hazır değildi, 70'lerde. Çernışevski hakkındaki her şeyi kültleştiren, sosyalizmi tarikatlar arası bir çekişme üslubuyla yorumlayan, her an bir şeyler olacak beklentisiyle yaşayan okur kesimi yadırgayacaktı Nabokov'u. Sovyetleri onun gözüyle görmeyecekti, hâlâ devam edecek, başarıya ulaşacak bir ülke olarak görüp Nabokov'la alay edecekti. Nabokov da 68 gençliğine karşı alaycı tavrıyla bunun farkındaydı sanki. İngilizcedeki okurları bile Rusya-Sovyetlerde bir şeylerin ters gittiğini kabul etmekle birlikte, onu bir bebeğin acemi adımları olarak değerlendiriyordu belki. O yüzden evet, Martin, bence, Nabokov'un Bolşeviklerden intikam almak üzere harekete geçirdiği ikizi. Ama okur hazır mı artık onu anlamaya? Mesela Oğuz Atay'ın sonraki dönem Nabokov'u anlayarak Tutunamayanlar’ı yaratma sürecine girdiği, esin kaynaklarından birinin Solgun Ateş olduğu söyleniyor. Acaba Nabokov'un Sovyetleri görme tarzını da anlıyor muydu, öyle görüyor muydu? Şimdi bile, acaba, orta hâlli bile olsa Rusya'nın tarihiyle ilgilenmemiş, Bolşevikleri eleştirel gözle incelememiş bir okur, tam olarak anlayabilir mi Nabokov'un derdini, sormak lazım. Buradaki incelik tabii şu ki, İhtişam avantür havasında olduğu için, bir göçmenlik hatıratı havası da taşıdığı için okura çok şey anlatıyor.

Siz bu çeviri esnasında en çok nelerde zorlandınız ya da tereddütler yaşadınız?

Ağır bir çeviri değildi, şiirsel dilin baskın olduğu bir metin. Nabokov'un bu döneminin diline Tolstoy hâkim sanki. Nabokov'un da beğendiği Saşa Sokolov da bence bu dönemin diliyle yazmıştı Budalalar Okulu’nda. Bu dil, düzgün Rus romanlarının çıktığı dil bence, umarım okura belli bir etkisini verebilmişimdir.

Bu romanda ışıklar ve karanlık çok rastlanan leitmotifler. Sonya’nın siyah saçları ve karanlık gözlerine dek uzuyor hatta… Bu anlamda bir çevirmen çevirisini yapmadan önce yazarın eserine dair çok titiz ve derinlemesine bir analitik okuma sürecinden geçiyor olmalı. Siz de çevirilerinize böyle mi hazırlanırsınız?

Hayır, kendi kendime ilgi duyup denediğim, alıştırma olarak çevirdiğim metinler dışında ön okumalardan olabildiğince uzak duruyorum. Bu da yanlış ifade, çünkü edebiyatla uğraşan insan bir şekilde hep ön okuma yapmış, bir şeyler öğrenmiş oluyor önceden. Ama yine de dürüst olmalı: Ben iş sırasında işi tanıyanlardanım, şaşırmayı yeğliyorum.

Bu çeviriyi yapmadan önce, yer yer bu romanda da izleri görülen, kendi anılarından oluşan Konuş, Hafıza ile bir karşılaştırma yaptınız mı? Ne tür dikkat çekici ortak detaylarla karşılaştınız?

Hayır, bir karşılaştırmaya girmedim –ama haklısınız, editörüm beni bu konuda uyarsaydı, bunu talep etseydi iyi olurdu. Nabokov kendisi önsözünde işaret etmiş bağlantıları, ama ben otobiyografi gibi görmemeyi yeğledim, öyle olduğunu bile bile. Diğer yandan, romanda özel bir yer tutan, Rusya sınırı kuzey ülkeleri hakkında yeterince bir şeyler okumadığıma hayıflandım. Finlandiya, Estonya gibi ülkelerin tarihi hakkında çok az şey biliyoruz; Beyaz Ordu ve Martin'in neden oraya katılmak istediği hakkında da. Türkçede bu ülkeler hakkında çok az şey olmasına şaşırdım yakınlarda –çok şaşırtıcı bir eksiğimiz. Ben bile şans eseri Lotman'ın peşinden Estonya'nın Tartu şehrine gitmeden önce doğru dürüst anlayamamışım Martin'in neden oradan geçerek Rusya'ya girmesini... ah, spoiler’a giriyorum yine... Kısacası, Rusya'nın komşuları hakkında daha çok çalışmalıyız.

Rusçadan çeviri hakkında bir not*

Nabokov'un Rusça eserlerinin çevirisi tuhaf bir çelişkiyle örülü; romanların aslı olan Rusça metinle Nabokov'un İngilizce çeviri sırasında hazırladığı metin arasında ufak tefek farklar görülüyor. Bunların bir kısmı, Rusya'yı tanımayan okura kolaylık sağlamak üzere yapılmış, bir kısmı söz oyununun ya da nüktenin uyarlanması. Bir kısmı da eski hâline dönmesi için hâlâ bir umut beslenen SSCB'nin 54. kuruluş yılı olan 1971'de, romanın kahramanı Martin'in sonuçsuz macerasının 39. yılında yapılmış, iğneleyici değişiklikler. Bir de bölüm numaralandırmada küçük bir değişiklik yapılmış.

Günümüzde, Nabokov hayatta değilken, temsilcileri çevirilerde İngilizce metnin, yani Nabokov'un elinden çıkan son değişikliklerin göz önünde bulundurulmasını istiyor. Bu çerçevede, çok az yerde, Rusça metinden farklılık bulunmaktadır. Benzer bir durum Yetenek'te de görülmüştü, ama değişiklikler çok daha azdı. Editörle birlikte bu kitapta saptadıklarımızı aşağıda belirttik. Bunlar hem Nabokov araştırmacılarına kolaylık sağlayabilir, hem de bir yazarın, özellikle de Nabokov'un kendini başka bir dile çevirir, çevirtirken ne gibi şeylere dikkat ettiğini gösterebilir.

Nabokov'un İngilizce çeviri için yazdığı önsözse hem Nabokov'un eserine bakışını, hem de romanın asıl ismi olan Podvig için (romanda sadece iki kez, 125 ve 196 geçen bu sözcük için) Türkçede kahramanlık ya da zafer yerine neden – büyük tereddütlerle – Nabokov'a uyarak ihtişam dediğimizi aydınlatacaktır. Bu çeviride de Rusça kaynak olarak V.V. Erofeyev'in editörlüğünde hazırlanmış olan, dört ciltlik 1990, Pravda Yayınevi baskısı Toplu Eserler'den yararlandık.

s.10: Vitrinde görünen yazı Rusça metinde Rusça olarak veriliyor.

s.19: Arşidük Rusça metinde, bir “saray”da, “kulübede” ölüyor, Saraybosna'yla bir söz oyunu olabilir; İngilizce metinde “seraglio”, belki Sırp katille ilgili bir söz oyunu.

s.14: “10 Mart civarında” eklenmiş. “Vlast, iktidar” yerine “rejim” denmiş. “Kuzeydeki kır evlerinin bahçesinde” eklenmiş.

s.21: “Sözlerinin ortasında durup düşündü, bir bozkır, birtakım kalpaklı atlılar hayal etti” cümlesine Beyaz Ordu, Güney Rus bozkırı, Kazak kalpaklı atlıları eklenmiş.

s.25: “Ömer Ahmet” yerine “Tartar Dedman” denmiş.

s.39: “Bitilis” aynı vurguyu veren Korubantes yapılmış.

s.72: “Siz yine de prens için Lehçe pan Dojdinski ya da Rusça knyaz Liven demeliydiniz” ifadesindeki Lehçe ile Rusçanın ve unvanların karışık kullanıldığını gösteren örnek İngilizceye uyarlanmış.

s.74: Yevgeni Onegin'deki rüya sahnesini hatırlatan kısımda bir eksiltme yapılmış: “..çok hoş) - ve son sözlerde sesi iyice inceliyordu.”

s.81: “ryuhai” oyunu “bovling” yapılmış.

s.97: “Londra” durağı yerine daha önce “Liverpool Caddesi” durağı var.

s.98: Kafiyeli denen “Japonlar harakiri sever” ve “İspanyalı Filip hayduttu” sözleri değiştirilmiş.

s.152: “İlim, irfan” eklenmiş. “Ong sahng le soude” sözü eklenmiş.

s.158: Bölümün ilk cümlesini iki parçaya bölünmüş; Rusçada olmayan bir “Lermontov'un en önemli lirik şiirinin arsız bir intihaliydi bu dizeler” cümlesi, muhtemelen Ruslar Lermontov'un şiirinin görür görmez çalıntıyı tanıyacağı ama başka bir dilde tanınmayacağı için eklenmiş.

s.171: Rezekne ve Pitalova diye gerçek yer isimlerinin yerine İngilizce metinde Carnagovka ve Torturovka diye söz oyunu yapan isimler kullanılmış.

s.176: “(denizde, gölette, duşta ya da bir küvette)” eklenmiş.

s. 177: “Beyaz Rus değil de Sovyet görünümlü” eklenmiş

s. 178: “... sayısını sipariş etti ve onu yemeğini yerken okudu, bu arada..” kısmı değiştirilmiş.

s.192: “Bizim eski iyi Sovyetler” ifadesinde “eski iyi” atılmış.

*Sabri Gürses’in söyleşide sözünü ettiği ek metin.
1 Nabokov’un kitapla ilgili tüm yorumları İhtişam romanının önsözünden alınmıştır.