Müzik, beyin ve evrim

Beyin araştırmaları, müziğin beynimizde doğuştan var olan kendine özgü sistemleri kullandığını gösteriyor ama dil gibi yaşamsal bir yeti olmaması onu evrimsel açıdan anlaşılmaz ve araştırmacılar için tartışmalı kılıyor


@e-posta
Dosya, 03 Mayıs 11:40
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Müzik yetisi, insanlığın belki de en tuhaf, karmaşık ve gizemli kazanımlarından biri. Kuşlar ve balinalar gibi bazı memeliler "şarkı" söylese de, hayvanların müzikal becerisi yakından incelendiğinde üretim biçimi ve çeşitlilik açısından bizim müzik yetimizin yanına yaklaşamıyor. Müzik gibi, ritim duygusu ve ritim tutabilme becerisi de yalnızca türümüze özgü. Müzik yatkınlığıyla doğuyor, çocuklarımızı müzikle büyütüyor, müzikle öğreniyor, oyunlar oynuyor, avunuyor, tapınıyor, savaşıyor, kur yapıyor, evleniyor, zaman geçiriyor, ruh halimizi değiştiriyor, hastalıkları tedavi ediyor, kimliklerimizi belirliyor, çoğu sosyal aktivitemizde müziğin eşliğini arıyor ve bütün bunları çok eski çağlardan beri yapıyoruz. 

Günümüze ulaşan müzik aletlerinden hangisinin daha eski olduğuna dair tartışmalar sürse de, arkeolojik kayıtlara geçen en eski enstrümanlar hayvan kemiğinden yapılmış yaklaşık kırk bin yıllık flütler. Ahşap ve deri gibi organik malzemeden çalgıların bugüne kalmasının mümkün olmadığını düşünürsek, enstrüman kullanımının 40 bin yıldan çok daha geriye uzandığını söyleyebiliriz. Kullandığımız en eski enstrüman diyebileceğimiz insan sesini de hesaba katarsak, müzik tarihinin insanlık tarihi, hatta hominoid/insansı atalarımızın tarihi kadar eski olduğunu iddia edebiliriz. Türümüzün belli biyolojik işlevleri geliştirdiğinden beri müzik üretmeye zaman ve enerji harcadığını tahmin etmek zor değil.

Güneybatı Almanya'daki Swabian Jura mağaralarında bulunan 40 bin yıllık flütlerFakat insanlık tarihi kadar kadim olan müzik yeteneğini, yalnızca üretim becerisiyle tanımlayamayız. Müzik, belli bir zümreye, kültüre veya müzik duayenlerine ait değildir. Dünya üzerindeki bütün toplumların kültürel mirasında önemli bir yeri olduğundan, var olan her kültürde, her çağda karşımıza çıktığından evrenseldir. Müzik yeteneği, ailesi yedi kuşak müzisyen olan Bach örneğindeki gibi genetik miras ve eğitimle ilgili olabilir, fakat insan topluluğunun hemen her üyesi müzik dinleme ve anlama yetisine sahiptir. Hepimiz, bazılarımızınki belki daha gelişkin veya sonradan gelişen müzik algısıyla, ritim duygusuyla, müzik kulağıyla doğarız. Gerçi hepimiz demek doğru değil belki; nörolog Oliver Sacks, müzikle beynin ilişkisini ilginç vaka sunumlarıyla anlattığı kitabı Müzikofili’de, Nabokov’un, müziği "sinir bozucu seslerin gelişigüzel sıralanışı" diye tarif ettiğini aktarıyor. Konser piyanosu ve bütün üflemeli müzik aletleri, kısa süre dinleyince sıkıcı, uzun süre dinlemek zorunda kalınca işkence gibi geliyormuş Nabokov’a. Oğlu Dimitri de babasının hiçbir müzik parçasını tanıyamadığını doğruluyor. Nabokov’un müzikten keyif almasını, hatta müziği algılamasını engelleyen amüzi rahatsızlığından mustarip olduğu anlaşılıyor, fakat benzer nörolojik sorunları olmayan herkes beyninde müziği anlayıp ondan keyif almasını sağlayan doğal bir yatkınlıkla doğuyor. 

Müzikofili - Müzik ve Beyin Öyküleri, Oliver Sacks, Çev: Begüm Kovulmaz, Yapı Kredi Yayınları

İnsana özgü, kadim ve evrensel olması, her kültürde karşımıza çıkması, hemen herkesin eğitime gerek kalmadan onu algılayabilmesi, üretebilmesi ve ondan keyif alabilmesi, müziğin evrimsel bir beceri ve müzik yetisinin genetik yapımızla bütünleşik olduğuna, tüm kalıtsal bilgimizi içeren genotipimize işlemiş olduğuna işaret ediyor. Bu da müziği evrim araştırmalarının konusu yapıyor, çünkü genetikçi ve biyolog Theodosius Dobzhansky'nin ünlü makalesinin vecizeleşen başlığında dediği gibi: Evrimin ışığı olmadan biyolojide hiçbir şeyin anlamı yoktur. Müziği seviyoruz elbette, bizi duygulandırıyor, neşelendiriyor, ağlatıyor, avutuyor, birleştiriyor. Onsuz bir hayatı düşünmek bile istemeyiz ama diğer yandan müziksiz de yaşayabiliriz; sonuçta müzik konuşma, problem çözme, alet kullanma becerilerimiz gibi yaşamsal önem taşımıyor. Bugün yok olsa, hayatlarımızda büyük bir boşluk bırakacağı kesin, fakat türümüzün de, bizlerin de hayatta kalmayı sürdüremememiz için görünürde bir neden bulunmuyor. Nabokov’un müziksiz de gayet yaratıcı bir hayat sürdüğünü biliyoruz. Oysa evrimin en önemli mekanizmalarından doğal seçilim sürecine göre, bir türde bu kadar yaygın görülen karmaşık bir yetinin kuşaktan kuşağa aktarılması, genom donanımıyla bütünleşik hâle gelebilmesi için, o becerinin organizmanın hayatta kalma veya üreme şansını artırması gerekir. Bu avantajı sağlamayan özellikler zamanla silinip yok olur. Müziğin biyolojik ve evrimsel kökenlerini araştıran uzmanların aklını karıştıran soru işte bu: İnsan, kendisini duygusal açıdan etkileyen ve estetik haz veren ileri düzeyde müzik repertuarını evrimsel bir ihtiyaç duymadığı hâlde neden ve nasıl geliştirdi?

Müziğin evrimsel kökeni

Müziğin evrimsel kökeniyle ilgili tartışmalar, Herbert Spencer'ın 1857 tarihli "Müziğin kökeni ve işlevi" başlıklı makalesiyle ve Charles Darwin'in 1871 tarihli İnsanın Türeyişi’nde müzik üzerine yazdığı 10 sayfayla başlar. Darwin, 1859’de Türlerin Kökeninde evrim teorisini ortaya koyduktan 12 yıl sonra, 1871’de İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim’i yayımladı. Türlerin Kökeni’nde bütün canlı varlıklar üzerinden doğal seçilime odaklanarak açıkladığı evrim teorisini, bu kez insan açısından ayrıntılandırdı ve evrimin diğer önemli ayağı olan cinsel seçilimi anlattı. İnsanın Türeyişi’nde müzik konusuna ayırdığı 10 sayfada, onu biyolojik bir özellik olarak anlamaya çalışıyordu: "İnsanın atalarının, erkekler, kadınlar veya her iki cinsiyetin, karşılıklı sevgilerini anlaşılır bir şekilde sözcüklerle ifade etme yetisini kazanmadan önce, birbirlerini müzikal notalar ve ritimle baştan çıkarmaya çalışmış olması mümkündür."

Evrim teorisinin ilk savunucularından İngiliz felsefeci ve toplumbilimci Herbert Spencer, müziğin kökenini duyguların fiziksel olarak (hareketler ve seslerle) ifade edilişinde arar. Ona göre, hayvanların ve insanların sinirsel uyarımları sesle ifade edişi, zamanla duyguların daha gelişmiş yöntemlerle anlatımına dönüşmüştür: "Acı veya hazdan kaynaklandığını tespit ettiğimiz bütün ses değişimleri, vokal müzikte en uç noktadaki ifadesini bulur." Spencer'a göre ilkel "vahşiler" monoton şarkılar söyler, eski Yunan müziğine dört telli basit bir lavta eşlik eder, Çinliler ve Hintliler'in de "ötesine geçemediği," konuşur gibi söylenen "ilkel" besteler güçlü duygu değişimleri ve ses dalgalarından, doğal bir süreçle ortaya çıkmıştır. Daha sofistike müzikse medeniyetin incelikli duygularından doğmuştur, zaten besteciler duyguları yoğun ve hassas insanlardır. Spencer'a göre müzik, duyguların fiziksel ifadesinden sesle ifadesine, ilkel şarkılardan Avrupa medeniyetinin yüksek değerlerinin ifadesine doğru gelişmiştir. Zaten her şeyin düzeni budur. Müziğin ortaya çıkması için özel bir evrim mekanizmasına gerek yoktur.

Farklı görüşte olan Darwin, müziğin kökenindeki evrimsel mekanizmayı arar. Irklarla kültürlerin müzikleri arasında gelişmişlik yönünden bir ayrım da yapmaz, çünkü insanları tek bir tür olarak değerlendirir. İnsanın Türeyişi’ni yazarken amacı cinsel seçilim teorisini anlatmak olduğundan, Darwin'in müzik hakkında yazdıkları asıl teoriyi destekleyen alt örneklerden biridir. Ona göre dansla müzik (ikisi arasında ayrım yapmaz, zaten pek çok kültürde böyle bir ayrım yoktur) insanın dilden önce sahip olduğu verili bir yetiydi ve cinsel seçilim yasaları sayesinde gelişmişti. Atalarımız, bildiğimiz anlamıyla dilin gelişmesinden önce, cinsel seçilim mekanizmasının hoşa gidecek hâle getirdiği sesleri, potansiyel eşlerine kur yapmak için kullanmışlardı.

Uyarlanımcı (Darwin) ve uyarlanımcı olmayan (Spencer) diye özetlenebilecek bu iki cephe, günümüzde de müziğin evrimsel kökeni konulu tartışmaları belirliyor. Müziğin dilden daha eski veya onunla birlikte gelişen evrimsel bir yeti olduğunu savunan uyarlanımcılar, türümüze yaptığı katkıları ve evrim tarihindeki önemini cinsel seçilim, toplumsal uyum, anne-bebek ilişkisinde müzikallik gibi gerekçelere dayandırıyorlar. Spencer’ın izinden giden ve uyarlanımcı olmayan geleneği savunanlarsa müziği biyolojik işlevi olmayan bir insan icadı olarak görüyorlar.

Türlerin Kökeni, Charles Darwin, Çev: Bahar Kılıç, Alfa Yayıncılık

Beyinlerimizin işleyiş biçimini ve gelişimini —renkleri görme, koku, tat ve işitme duyularımız— bazıları günümüzde artık var olmayan evrimsel baskılar yönlendirdi. Müziğin evimsel mekanizmaların yan ürünü olduğunu ileri süren araştırmacılar, hayatta kalma ve cinsel seçilim baskılarının ortaya çıkardığı dil ve iletişim sisteminden, bir şekilde müzik için de istifade etmeyi öğrendiğimizi, müzik algımızın temelde evrimsel bir kaza, başka yaşamsal işlevlerimizin bir yan ürünü olduğunu ileri sürüyorlar. Bu yazıyı yazarken dinlediğim Thelonious Monk albümü (Monk's Dream) bile, müziğin zihnime yalnızca onun yapabileceği bazı şeyler yaptığını, hayat boyu dinlediğim müzikler olmasaydı başka biri olacağımı düşündürüyor bana, müzik olmasa insanlık da daha farklı bir tür olurdu kuşkusuz. Müziğin evrimin yan ürünlerinden biri olduğu iddiası bilişsel psikoloji çevrelerinde de tartışılan, henüz kesin çözüme ulaştırılamamış bir konu. Müziğin kökeni hakkında daha net bir fikir sahibi olabilmek için, müzik araştırmalarının ilerlemesi, müziğin ne olduğunu, insan beynine nasıl ulaştığını, orada nasıl bir işlemden geçtiğini, evrimsel geçmişini, bireysel, kültürel ve toplumsal etkilerini daha ayrıntılı öğrenmemiz gerekiyor. Saydığım konu başlıkları, biyomüzikoloji denen oldukça genç bir bilim dalının araştırma alanına giriyor. Müziğin kökenini ve amaçlarını biyolojik bakış açısıyla incelemeyi amaçlayan, adı 1991’de İsveçli müzikbilimci Nils Wallin tarafından konan biyomüzikoloji, üç ana dala ayrılıyor; evrimsel müzikoloji, nöromüzikoloji ve karşılaştırmalı müzikoloji. İlki müziğin evrimsel kökenlerini, ikincisi beynin müziği işleyen bölgelerini, bu işlenme sürecindeki nöral ve bilişsel mekanizmaları incelerken, karşılaştırmalı müzikoloji veya etnomüzikoloji de müziği kültürel ve toplumsal işlevleri üzerinden araştırıyor. Biyomüzkolojinin konu edindiği meselelere biraz daha yakından bakınca, Darwin ve Spencer’ın iddiaları arasında seçim yapmamız kolaylaşabilir de zorlaşabilir de, ama her hâlükârda sevgili müziğimizi biraz daha yakından tanımış oluruz.     

Müzik nedir?

Müzik, düzenlenmiş seslerdir, ses de, nesnelerin titreşiminden kaynaklanan ve yayılabilmek için belli yoğunlukta ortam taneciklerine (hava, su vb) ihtiyaç duyan bir basınç dalgası. Bir gitarın tellerinin titreşimi, hava moleküllerinin yer değiştirerek tellerle aynı frekansta titremesine yol açar. Titreşen hava molekülleri kulak zarımıza çarparak onun da aynı frekansta ileri geri kımıldamasına, salınmasına neden olur. İşitme duyumuzun giriş kapısı olan kulak zarı dokular ve kemik arasında uzanan basit bir membrandır ama işitsel dünya hakkındaki bütün izlenimlerimizi ondan ediniriz. Oysa ona çarpan hava molekülleri, sesin kaynağını, gitar telinden geldiğini söylemez; ses dalgaları ses perdesi bilgisini taşımaz. Havada titreşen moleküllerin hareketleri ve salınımları ölçülebilir, fakat perde dediğimiz içsel niteliği anlamlandıracak olan insan (veya hayvan) beynidir.[1]

Beynin gri madde olarak ünlenen en üst katmanı, korteks denen birkaç milimetre kalınlığında bir zardır. Müziğin beyindeki yolculuğu korteks altı yapılarda başlar: Kendrick Lamar’ın artık Pulitzer’li albümü DAMN’in en sevdiğim şarkısı DNA’i dinlemeye başladığımda, iç kulağımın koklea denen bölümündeki tüy hücreleri kulak zarımdan gelen titreşimleri farklı frekans bantlarına ayırarak elektrik sinyalleri hâlinde şakaklarımdaki işitsel kortekslerime, beyin sapıma ve beyinciğime gönderir. Temporal lobumdaki farklı bölgeler duyduğum tınıları ayırt etmemi sağlar. Rap müzik benim için yeni bir deneyim olmadığından bellek merkezim hipokampus devreye girip daha önce dinlediğim benzer müzikleri hatırlamama yardım eder ve DNA’i dinlerken aklıma Beastie Boys ve Tupac gelir. Şarkıyla birlikte —zihnimde veya bir uzvumla— ritim tutuyorsam beynin en eski bölgelerinden biri olan, yılanlar ve kertenkelelerde bile bulunduğu için “sürüngen beyin” diye nitelendirilen beyinciğimdeki zamanlama devreleri işin içine girer. Şarkıyı dinlerken duygulanmama —coşmama— neden olan yine beyinciktir. Sözleri dinlemeye çalışıyorsam, beynimin dille ilişkili bölümleri ve frontal lobum hareketlenir. Dinlediğim şey hoşuma gittiğinden, haz ve ödül merkezlerim aktif hâle gelir. Beynimin farklı bölgeleri, dinlediğim müziği anlamlandırmak için farklı nöron popülasyonlarını kullanarak paralel bir orkestrasyon faaliyetine girişir ve müziği deneyimlememi sağlar. Kalp ritmi, kan basıncı, sindirim, solunum, cinsel uyarılım gibi istemsiz bedensel fonksiyonlarımızı yöneten otonom sinir sistemine doğrudan ulaşabilen müzik, bedenimizde fizyolojik değişimlere neden olur. Kalp atışımız ve kan basıncımız değişir, nöronlarımız müzik temposunda ateşlenir, tüylerimiz diken diken olur, ürpeririz, gözlerimiz dolar. Müziyenler bu duyarlığımızı ustalıkla yönlendirip manipüle edebilirler.

Beyinde tek bir dil merkezi olmadığı gibi tek bir müzik merkezi de yoktur. Bazı ortak nöral devreleri kullanmalarına rağmen, müzik beyinde dilden daha fazla ve farklı alanı işgal ediyor, bu da müzik algımızın dil yetisinin yan ürünü olduğu iddiasını zayıflatıyor. Beyin hasarından sonra dil veya müzik yetisinden birini yitiren hastaların vaka incelemeleri de iki sistemin örtüşmeli ama özerk çalıştığına işaret ediyor. Oliver Sacks, Müzikofili'de afaziye yol açan bir dizi felç geçiren Rus besteci Vissarion Şebalin'in konuşamamasına ragmen hastalığından önceki düzeyde besteler yapmayı sürdürdüğünü, Şebalin'in felç geçirdikten sonra bestelediği Beşinci Senfoni'yi Şostakoviç'in "iyimserlik ve hayat dolu muazzam bir yaratıcı eser" diye tarif ettiğini anlatıyor. Müzikofili’deki bir diğer vaka sunumunda, beyni herpes ensefaliti yüzünden hasar görünce uzun erimli belleğini yitiren, birkaç saniyeden öncesini hatırlayamayan besteci ve müzikolog Clive Wearing'in müzik yetisinde hiçbir kayıp olmadığını öğreniyoruz. Beyin hasarına ve duyu kaybına rağmen müzik becerisini yitirmeyen müzisyenlerle ilgili örnekler, müziğin beyinde özerk ve yaygın yapıları kullandığını gösteriyor. Beyninin sol korteksi hasar gördüğünde, besteci Ravel perde algısını yitirmiş ama ses rengi algısını kaybetmemiş, melodi çeşitlemelerini vurgulayan Bolero’yu bu kusuru sayesinde yazmıştı. Tamamen işitme yitimine uğradıktan sonra yıllar boyunca (giderek daha yüksek seviyeli) besteler yapmaya devam eden Beethoven'ı da unutmamak gerek. Sacks'a göre normal işitsel girdilerin ortadan kalkmasıyla işitsel korteksi aşırı duyarlı hâle gelen besteci bu sayede müzikal imgeleme gücü geliştirmiş, hatta müzikal halüsinasyonlar yaşamaya başlamış olabilir. Sürekli aktif olan beyin her zamanki işitsel uyaranlarından mahrum kaldığında kendi uyaranlarını yaratıyor ve bunlar halüsinasyona dönüşebiliyor.

Dilbilimci Steven Pinker, doksanlarda yaptığı bir konuşmada "Müzik işitsel cheesecake'tir" diyerek epey sansasyonel bir şekilde gündeme getirmişti bu konuyu. Pinker’a göre insanın bilişsel işleyimleri arasında incelemesi en az ilgi çekici olan müzikti, çünkü dilin yan ürünüydü, zihnimize dilin getirisi olarak giren davetsiz misafirdi, evrimsel bir parazitti. Pastanın damağı gıdıklaması gibi, müzik de beynin önemli bölümlerini haz verecek şekilde gıdıklıyordu ve tek yaptığı buydu.

Beyin araştırmaları, müziğin beynimizde doğuştan var olan kendine özgü sistemleri kullandığını gösteriyor ama dil gibi yaşamsal bir yeti olmaması onu evrimsel açıdan anlaşılmaz ve araştırmacılar için tartışmalı kılıyor. Dilbilimci Steven Pinker, doksanlarda yaptığı bir konuşmada "Müzik işitsel cheesecake'tir" diyerek epey sansasyonel bir şekilde gündeme getirmişti bu konuyu. Pinker’a göre insanın bilişsel işleyimleri arasında incelemesi en az ilgi çekici olan müzikti, çünkü dilin yan ürünüydü, zihnimize dilin getirisi olarak giren davetsiz misafirdi, evrimsel bir parazitti. Pastanın damağı gıdıklaması gibi, müzik de beynin önemli bölümlerini haz verecek şekilde gıdıklıyordu ve tek yaptığı buydu.

Evrim yalnızca doğal seçilim üzerinden yürüseydi Pinker haklı olabilirdi, fakat Darwin, cinsel seçilim teorisini açıklarken kişiyi (ve genlerini) çekici kılmaktan başka doğrudan işlevi olmayan özelliklerden söz eder. Müzik ve dans becerisi, bu açıdan tavus kuşunun kuyruğu gibidir. Sağlıklı bir tavus kuşunun şatafatlı kuyruğu kuşun sağlıklı ve zinde, metabolizmasının kaynaklarını boşa harcayacak kadar gelişkin olduğunu işaret eder; kuş öyle zinde, öyle sağlıklı, öz kaynakları açısından öyle zengindir ki salt gösteriş için ve estetik amaçla sergileyebileceği fazladan kaynaklara sahiptir, işlevsiz süslü kuyruğu da bunun ispatıdır. Cinsel seçilim teorisini açıklamakta sık sık başvurulan tavus kuşu kuyruğu analojisi, müziğin evrim tarihimizdeki toplumsal rolüyle de ilişkilendirilebilir. Evrimsel tarihimiz boyunca, müzik ve dans becerisi iki açıdan cinsel zindeliğin ve uyum yeteneğinin göstergesiydi: Öncelikle, dans edip şarkı söyleyebilen herkes potansiyel eşlere fiziksel ve zihinsel açıdan canlı ve sağlıklı olduğunu ilan ediyordu. İkincisi, müzik ve dans konusunda uzmanlaşmış olmak, bireyin barınma ve yiyecek bulma sorununu çözmüş, dolayısıyla değerli zamanını tamamen gereksiz olan bu becerileri —tıpkı tavus kuşunun kuyruğu gibi— geliştirmek için harcayabilecek kaynaklara sahip olduğunu gösteriyordu. Diğer yandan, cinsel seçilim sürecinde yaratıcılık, en azından insan türünün dişileri için zenginlikten (kaynak bolluğundan) daha önemli bir kriterdir. Zenginlik potansiyel partnerin çocuk yetiştirmeye uygun olduğunu gösterebilir ama yaratıcılık çocuğa aktarılacak daha iyi genlerin kanıtıdır ve müzik yaratıcılık ister. İnsansı atalarımızın kur yapma süreci uzun soluklu bir çabaydı. Müzik, özellikle akılda kalıcı müzik, potansiyel eşin zihninde yer ederek talibine duyduğu ilgiyi yitirmemesini sağlıyordu. Bugün de belli bir şarkıda romantik ilgi duyduğumuz birini düşünürken veya partnerimizle aşkımızın simgesi olan şarkıyı seçerken yaptığımız bu.

Uyarlanım açısından tamamen işlevsiz olsaydı, müziğin insanlık tarihinde daha kısa ömürlü ve müzikseverlerin evrimsel açıdan dezavantajlı konumda olması gerekirdi, çünkü uyarlanım değeri düşük eylemler türün tarihinde silinip yok olma eğilimindedir. Oysa müzik kuşaktan kuşağa zamanımızı ve enerjimizi talep etmeyi sürdürüyor. Evrimsel uyarlanım açısından hiçbir önemi olmadığını iddia eden işitsel pastacılar, müziği günümüzdeki haliyle, bedensiz bir ses olarak değerlendiriyorlar ve profesyonel müzisyenler tarafından belli dinleyici kitleleri için yaratıldığını düşünüyorlar. Oysa müzik ve dans tarihte bütün kültürlerde ayrılmaz bir bütündü, hatta bugün de bazı toplumlarda ikisi için aynı sözcük kullanılıyor. Bazı Afrika kültürlerinde ritimsiz (dans edemeyeceğiniz) müzik, müzik bile sayılmıyor, bir tür ağıt veya haberleşme aracı kabul ediliyor. Eski Yunan kültüründe müzik (μουσῐκή) sözcüğü yalnızca bildiğimiz anlamıyla müziği değil, ritmik melodi, dans ve şiiri de kapsıyordu. Müzik ve dans arasındaki bağ, aslında son yüzyıl içinde zayıfladı, canlı müziğin bir konser salonunun koltuklarında oturup sessizce izlenmesi, tamamen serebral bir deneyime dönüşmesi oldukça yeni ve insanın evrimsel tarihine aykırı bir gelişme. Bu açıdan bir Therapy? konserinde veya rave partisinde olanlar gerçek doğamıza bir senfoni orkestrası konserinde olanlardan daha yakın. Rock ve hip-hop belki de bu yüzden son 20 yıldır dünyadaki en popüler müzik türleri.

Müziğin insan evrimine bir başka katkısı, bilişsel gelişimi desteklemesidir. Dilin yan ürünü olması bir yana, müzikal beceri Homo sapiens’in öncülü atalarımızı konuşmaya hazırlamış, zihinlerimize bugünkü insanlara dönüşmemizi sağlayan bilişsel, anlatımsal esnekliği kazandırmış olabilir. Şarkı söylemek ve enstrüman çalmak, türümüzün motor becerilerini geliştirip dil yetisi için gereken incelikli kas kontrolünü kazanmamıza yardım etmiş olabilir. Karmaşık bir eylem olduğundan, bebeğin zihinsel gelişimine katkıda bulunuyor olması da mümkün. Fetüsün işitme sistemi 20 haftalıkken tamamen gelişir. Anne rahminde, amniyotik sıvının içinde sesleri, en başta da annesinin kalp ritmini duyar. Doğumdan sonra, konuşma yetisiyle ortak beyin bölgelerini paylaştığından, müzik bir tür konuşma egzersizi işlevi görüyor olabilir. Bebeğin gelişmekte olan beynini ses bilgisine, dilsel prozodiye hazırlayan en önemli şey müzikal seslerdir. Müzikal sesler, şarkılar ve kucakta sallamak, pışpışlamak gibi ritmik hareketler anne-bebek ilişkisinde önemli bir yer tutar ve evrensel bir ilişki türüdür.    

Yasaklanan ve maruz bırakılan

Evrenselliği ve insanın evrim sürecindeki yeri yanında, müziğin kuşaktan kuşağa aktarılmasını desteklemiş olabilecek önemli toplumsal ve kültürel işlevleri de var. Ritmi, melodisi, prozodisi iyi bir şarkı aklımızda kalarak öğrenmeyi kolaylaştırır. Çocuklara yazı harflerini öğretmenin en kolay yolunun alfabe şarkıları olmasıyla Tevrat’ın belli bir ezgiyle (kantilasyon) okunmasının nedeni aynıdır; müzik sözlü geleneğin sonraki kuşaklara aktarılmasını kolaylaştırır. Kolektif müzik ve dans, topluluk içinde bağ kurmaya ve var olan bağları güçlendirmeye yarar, toplumsal birliği sağlamlaştırır, senkronizasyonu artırır. Geçmişten günümüze her türlü tören ve ayinin temel öğelerinden biri olan müziğin çalışma, tapınma ve savaş ritüellerinde de önemli bir yeri var. Araştırmacılar eski kültürlerde bir arada şarkı söyleme, dans etme ve senkronize müzik yapmaya özellikle başka topluluklarla çatışma durumunda ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor — milli marşlar ve futbol maçlarındaki tezahüratlar da bu tarihsel ihtiyacın bugünkü yansımalarından olsa gerek. Ulus, siyasî parti, ordu ve dinî grup liderleri müziğin kitleleri iyi veya kötü yönde etkileme gücünün uzun zamandır farkındalar. Her seçimde siyasî partilerin seçim şarkılarına maruz bırakılmamızın bir nedeni de bu.

Platon, iki bin yıl önce Devlet’te farklı tonlarda melodilerin farklı duyguları tetiklediğini, ahlakî gelişim üzerindeki güçlü etkisi yüzünden belli müzik türlerinin yasaklanması gerektiğini savunuyordu. 1600’lerde Püritanlar Britanya’da kilise orgunu "şeytanın gaydası" ilan edip çoğunu yok ettiler, II. Dünya Savaşı sırasında BBC radyolarında "toplumun moralini bozabilecek" hüzünlü şarkıların çalınması yasaklandı. Nazi rejimi sadece Mendelssohn gibi Yahudi bestecilerin müziklerini değil, siyahların dejenere müziği olduğu gerekçesiyle caz ve swing’i de yasaklamıştı, fakat caz müziği o kadar popülerdi ki sonunda Goebbels’in emriyle propaganda için kullanmak amacıyla Almanya’nın en yetenekli müzisyenlerinden bir caz grubu kurulmuştu. Stalin döneminde partinin uygun gördüğü popülist ve iyimser türde müzikler bestelemek zorunda bırakılan bestecilerin hayatı epey zorluydu. Müzik tutkuları ateşler, devrimci coşku verir. Gezi döneminde bazı marşların kendiliğinden yayılmasının nedeni de bu olmalı. Kitleler üstündeki güçlü etkisini bilen ve bu etkiden korkan bazı dinî/siyasî gruplar bugün bile kimi müzikleri, hatta müziği tümden yasaklama derdinde.

Müzik çoğu insanın gündelik hayatında etkisi giderek artan önemli bir rol oynuyor. Hızla gelişen teknolojinin özellikle son 20 yılda müziğe erişimi kolaylaştırması ve müzik endüstrisinin giderek ticarileşmesi onu hayatlarımızın vazgeçilmez, bazen istesek de kurtulamayacağımız bir parçası hâline getirdi. Hakkında yüzyıllardır yazılanlara, onlarca yıldır yapılan bütün bilimsel araştırmalara rağmen, türümüz üzerindeki tuhaf ve hipnotik etkisini hâlâ tam olarak anlamıyoruz. Beynimizin yapılandırıp düzenlediği bir dizi sesten oluşan bir tür algısal illüzyon olarak da düşünebileceğimiz müziğin duygusal tepkilerimizi yönlendirme gücü onun gizemlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bütün gizemine rağmen, Aldous Huxley’nin dediği gibi tanımlanamaz olanı anlatmaya en çok yaklaşan şey müzik olsa gerek. Peki bu, müziği insan türünün en önemli icatlarından biri yapmaz mı?

[1] İnsan beynini anlatan auto-tune harikası bir şarkıyı Carl Sagan, Oliver Sacks, VS Ramachandran ve Bill Nye gibi isimlerden dinlemek için bkz: Ode to the Brain, https://www.youtube.com/watch?v=JB7jSFeVz1