"Bir roman yazmak istiyordum..."

Gökçer Tahincioğlu: Edebiyatın kalıcılığı, sonraki kuşakların bugünkü politik atmosferi anlaması açısından mühim. Bunu haberle yapmanız mümkün değil. Ve işin en temelinde yine bahsettiğim kaygı yatıyor elbette; bir roman yazmak istiyordum


@e-posta
Söyleşi, 10 Ocak 10:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Gazeteciliğini bildiğimiz, yaptığı haberlerle bir şekilde hayatımıza giren pek çok gazeteciden biri Gökçer Tahincioğlu. Mesleğini hakikate ödediği bir borç bilip vicdanı ve aklıyla sürdürenlerden. İlk romanı Mühür, 2018’in son günlerinde çıktı. Türkiye’nin yakın geçmişini, aslında yakın ve henüz geçmemiş hâllerini, anlatıl(a)mayanı kurmaca yoluyla dile getirmiş. Tarikatlar, cemaatler, kaybolan çocuklar, zorla kaybettirilen çocuklar ve kayıpların yakınları... Bütün bu iç yakan, yuvaları başlara yıkan meseleleri, merkezinde vuslatın mümkün olmadığı bir aşk etrafında kurgulamış Tahincioğlu. Öyle bir kurgu ki, okurun eline bir terazi tutuşturup yaşamın ağırlığını tartmaya davet ediyor. Hukuk, hak ve adalet kavramlarının anlamını yitirmeye ramak kaldığı bir zaman diliminde bir arayışı öykülendiriyor. Toplumun vicdansızlığından, devletin hukuksuzluğundan, hayatın her şeye bir şekilde alıştırılmasından ve iktidar fantezileri uğruna verilen yıkıcı savaşlardan bahsediyor. Böylesi bir insanlık manzarasının hem sebebi hem de sonucu olarak ortaya çıkan sorgusuz sualsiz ait/teslim olma ve inanma hâllerini tartışıyor. 

Tahincioğlu’nun romanını okurken, yakın Türkiye tarihi dersi alıyorsunuz âdeta. Bütün bunların ne zaman ve nasıl olduğunu biliyorsunuz. Belleğin silinmeye ne denli meyyal olduğunu fark ediyorsunuz. Unutmadan yaşayamayacağınız şeyleri unutmanıza hayıflanıyorsunuz. Evet, bir roman Mühür, bir kurmaca, lakin gerçekle ve bugünle bağı kuvvetli bir kurmaca. Bugünün edebiyatta yaşadıklarımızın neden yazılmadığını, sadece kişiye özel hâllerin kaleme alındığını düşünenler içinse bir ayrım. Bir gazetecinin elinden çıkmış dili, anlatımı, biçimi, kronolojisi ile başarılı bir ilk roman.

Gökçer Tahincioğlu ile önce medyadan, sonrasında da romanda ele aldığı belli başlı konu başlıklarından bahsettik. Tarikatları, çocukları, katliamları ve bizden geriye ne kaldığını konuştuk.

Gazetecilikle başlayalım. 2018’in Ekim ayında yıllardır çalıştığınız Milliyet gazetesinden ayrıldınız. Ama derler ki gazetecilik bırakılabilir bir meslek değil. Şimdi neler yapıyorsunuz?

Gazeteciliği çok kararlı bir tutumla bırakıp başka bir iş yapmaya ya da hiçbir iş yapmamaya yönelmemişseniz, evet, gazetecilik bırakılabilir bir meslek değil. Ben de Milliyet’ten ayrılırken gazeteciliği bırakmak üzere veda etmedim. Milliyet, gözümü açtığım, içinde büyüdüğüm, bana bu mesleği yıllarca onurlu ve etkili biçimde yapabilme olanağı sağlayan kurumdu. Okumayı söktüğüm gazetede muhabirlik, yazarlık, haber müdürlüğü yaptım. Bu nedenle ayrılmak çok güçtü benim için. Ancak Milliyet’ten ayrıldım, meslekten değil. Şimdi de uzun yıllar birlikte çalışma şansı bulduğum meslek büyüklerim, bir bölümünü yeni tanıdığım çok genç ancak çok yetenekli gazetecilerle birlikte T24’teyim. Uzun yıllar yaptığım gibi yargı dosyaları hazırlıyor, göz ucuyla Ankara siyasetini takip ediyor ve köşe yazılarına devam ediyorum. Bir yandan da kitap çalışmaları sürüyor. Uzun yıllardır kafamda olan ve hayata geçirmek için görece daha sakin günleri beklediğim birkaç proje üzerinde de gazeteci arkadaşlarımla çalışıyorum.

Bir gazeteci olarak medyanın gidişatını nasıl görüyorsunuz? Biliyorum ki bu böyle iki satır kelam ile yanıtı verilecek bir soru değil ama...

Mühür, Gökçer Tahincioğlu, İletişim YayınlarıSermaye yapısındaki değişiklik ve iktidarın medya politikası çerçevesinde basında çoksesliliğin, çeşitliliğin giderek kaybolması, medyaya giren yeni ve aynı görüş doğrultusunda hareket eden sermayenin eleştirel habere yönelik mesafesi medyayı bütünüyle etkisiz kıldı. Bununla birlikte, dijital medyadaki içerik sorunu, muhabire değil yazara dayalı stratejiler, haberlerin etkisini azalttı. Toplumun ardı ardına yaşanan büyük olaylardan sonra artık neredeyse uyuşmuş hâle gelmesi de bir başka etken. Çabuk tüketilen, hemen unutulan haberler, gazeteleri, televizyonları, siteleri etkisiz, rekabetten uzak bir yere itti. Haber, para harcanmaya değer bir olgu olmaktan çıktı. Bu tablodan pozitif sonuçlar çıkartmak mümkün değil.

Sizce ne oldu da medya içinde her daim olan şeyler bu kadar ayyuka çıktı, bütün bunların bir geri dönüşü var mı?

Her daim olan şeyler boyutlandı ve yapılandı. 1980’li, 1990’lı yıllarda siyasetin medyayla sorunlu ilişkisi, iş insanı patronların sektöre girmesi zaten krizin öncü ayak sesleriydi. 2000’li yıllarda ise AKP iktidarı, medyayı vesayetin temsilcisi ve tehdit olarak gördü. En önemli mücadele alanlarından biri medyaydı. Uzanların, Bilgin’in medyadan çekilmek zorunda kalması, elinde sayıca fazla ve etkili medya organı bulunmasına rağmen Doğan Grubu’nu yalnız bıraktı. Doğan Grubu da parça parça bunları elinden çıkartmak zorunda kaldı. Muhalefetin varlığı artık sermaye için medyaya girmek konusunda yeterli değildi. Güvencesiz hissedildi. 2000’li yılların başından itibaren medyaya giren sermayenin derdi ise zaten hiç gazetecilik olmamıştı. 1990’lardaki “işimize de bakalım ama gazetecilik yapalım” anlayışı da artık yerini bütünüyle iktidarla bütünleşmiş bir medya yapısına bıraktı. Bu hâliyle bir ana akım ya da alternatif medya tartışması yürütmek de bana mânâsız geliyor. Türkiye’de ana akım, alternatif medya, dijital medya, basılı gazete sorunu değil, içerik sorunu var. Zaten artık yıkılmış bir medya düzeni var. Tekil örnekler takdire şayan biçimde ayakta duruyor sadece. Yeniden inşa etmek, haberi, bilgiyi değerli kılmak gerekiyor. Bunun için de toplumun nabzını tutabilmek ve eleştirel bakmak zorunlu.

Peki, bir roman yazmak fikri ne zaman, nasıl ortaya çıktı? Mühür nasıl ve ne kadar bir çalışmanın ürünü?

Gazetecilikten de önce vardı bu fikir. Henüz çocukken okuduğum romanlardan çok etkilenmiş, nasıl yazar olunabileceğine odaklanmıştım. Çocuk aklıyla, okuduğum birçok romanda yazarların gazetecilik yapmış olmaları beni etkiledi. Demek ki roman yazabilmek için önce gazeteci olmak gerekliydi. Gazetecilik merakı böyle başladı. Sonrasında gazetecilik hayatım oldu ancak roman fikri aklımdan hiç çıkmadı. Kendimi edebiyat alanında eğitmeye çalıştım. Farklı tekniklerle yazabilmek, karakter üretmek, kurgu metnin oluşturulması gibi konularda sürekli gayret içerisinde oldum. Bu sürecin sonunda artık yazmam gerektiğini düşünerek yola çıktım ve Mühür geldi.

Bu anlattığınız meseleleri neden yakın siyasî tarihi anlatan kurmaca dışı bir kitap formunda değil de roman olarak yazdınız?

Bunu zaten hem haber ve yazılarla hem de gazeteci kitabı formatında yapıyorum. Bunu yapmayı da sürdürmek niyetindeyim. İlk roman, tamamen birey odaklı ya da fantastik bir kurguda da olabilirdi. Ancak güncel politika hakkında yazmak istedim. Belki biraz da bildiğim alandan gitmek gibi bir fikir vardı. Bir diğer etken, güncel politik romanların artık çok yazılmıyor olması. Edebiyatın kalıcılığı, sonraki kuşakların bugünkü politik atmosferi anlaması açısından mühim. Bunu haberle yapmanız çok mümkün olmuyor. Ve işin en temelinde yine bahsettiğim kaygı yatıyor elbette; bir roman yazmak istiyordum.

Bugünün edebiyatında güncel ve politik olanın yer almamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce neden bugün yazılmıyor ya da yazılamıyor?

Hiç yazılmıyor ya da yazılamıyor değil. Bu alanda roman yazan çok arkadaşımız, edebiyatçı var. Kadın cinayetleri, faili meçhuller, yakın siyasî süreçle ilgili romanlar yazıldı. Ancak belki politik atmosferin yarattığı bıkkınlık, belki okur beklentileri belki de yazar tercihleri bu türün daha az yazılıyor olmasına neden oldu. Edebiyatçıların bir endişe ile hareket ettiğini düşünmüyorum. Yazar ve okur tercihleri daha etkili gibi geliyor bana.

Bilfiil gazetecilik yaparken yan yana durduğunuz pek çok karaktere ve gördüklerinize bir kurgu içerisinde yer vermişsiniz. Kayıplar ve çocuk hakları ihlalleri bunun başında geliyor. Elife ve Baran adaletsizliğe uğruyorlar. Ve bununla büyüyorlar. Türkiye çocuklarına ne yapıyor ve bu çocukları ne bekliyor?

Türkiye, çocuklarını görmüyor. Zaten çocuklarla ilgili olarak çarpık bir bakış açısı eskiden bu yana var. Aile, çocuğu hakları olan birey olarak değil, malı olarak görüyor. Kutuplaşmanın artması, bir nesil yetiştirme çabası, bir mahallede endişe yaratırken diğerinde de radikalleşmeye yol açıyor. Çocuklar, doğdukları yere, ailenin politik atmosferine göre kimliklendiriliyor ve bir yerden sonra o algı yerleşiyor. Tüm bunlar olurken, çocukların ne yaşadığıyla ilgilenen insan sayısı çok az. Kurslarda yanarak can veren, istismara uğrayan çocukları gündeme getirdiğinizde, sloganla karşılaşıyorsunuz. Tıpkı işkence gibi, “münferit” damgası vuruluyor. Derinleşen bir yara var. Çocuklar üzerinden kendini kimliklendirme çabasına giriliyor bu kez. Siz yasa dışı yurtlardaki, tarikat evlerindeki istismarı mı konu ettiniz, o yapıya sonsuz destek veriliyor, daha çok çocuk buralara yollanıyor, daha çok kentte, kasabada yeni evler, yurtlar açılıyor. Okullaşma oranı düşüyor, çatışmalarda ölen çocukların ismi bile anımsanmıyor. Çocuk işçilik alıp başını gitmiş, konu bile olmuyor. Kişilikleri, hakları yok sayılan bu çocuklar büyüyecekler. Bu sevgisizliğin ve yok saymanın her tarafı kuşatma riski var.

Maraş ve Adıyaman arasındaki bağlantı ne, aynı bağlantı Çorum ve sonra Sivas katliamları için de kurulabilir mi?

Hepsi birbirine bağlı. Merkeze yerleşen ideoloji, aslında yıllardır devletin içinde hâkim olan “biz ve onlar” mantığından farklı hareket etmiyor. Kendilerini Anadolu’nun unutulmuş, hor görülmüş, ötekileştirilmiş çocukları olarak gören bu bakış, karşısına aslında kendileri gibi Anadolu’dan kopup gelen ancak inançları, eğilimleri, dünyaya bakışları farklı olan yüzde 50’yi yerleştiriyor. O yüzde 50’nin içinde tolere edilebilir, bazı konularda aynı kümede yer alınabilecek insanların da olduğunu düşünüyor. Geriye kalanları ise yıllarca kendisini ezen, tanımayan, yok sayanlar olarak tanımlıyor. Sosyolojik olarak elbette böyle değil ama tercihler bu şekilde konumlandırmayı kolaylaştırıyor. Bu kimliğin radikalleştiği, kendini Alevi katliamı, tarikatlaşma üzerinden gösterdiği simge kentler var. Bu kentlerde devlet destekli yapılan operasyonlar, devletin kendi raporlarında yer alıyor. Sağ ideoloji geçmişte kendini “din düşmanlığı, bölücülük” üzerinden birleştirirken, bugün tarikatlar büyüyerek yapı harcı olmuş durumda. Geçmişte yapılanların bugün oluşturulan yapının temeli olduğu çok açık. Bu yüzden Adıyaman ile Maraş, Çorum ile Sivas arasında büyük bir bağ var.

Türkiye'de tarikatlarla Sünni ideoloji arasında nasıl bir alışveriş var ve devlet bu alışverişten nasıl bir komisyon alıyor?

Merkezdeki, yönetmeye aday sağ siyasetin Demokrat Parti döneminden itibaren kuruluş biçimine bakılırsa, alışverişten ziyade, devletin kendisinin bu şekilde yapılandığını görebiliriz. Tarikatlara sosyolojik bir gerçeklik olarak bakılıyor ve bunların siyasete müdahalesi olağan karşılanıyor. Anadolu’da etkili olmak isteyen bir sağ partinin teşkilâtını bu yapılardan bağımsız oluşturması çok mümkün değil. Tarikat yoksa aşiret, aşiret yoksa toprak ağalığı, o yoksa soy ve tarikat bağı belirleyici. Bu ilişki, tarikatların da eşzamanlı olarak büyümesini gerektiriyor. Karşılıklı birbirini var eden bu ilişkinin sonunda zaten birbirine dönüşmek kaçınılmaz.

Leyla ile Saim'in aşkı, tüm bu tarihsel maceranın kişisel öykülerimize düşürdüğü gölgenin öyküsü sanki. Sahi, Türkiye gibi bir ülkede herhangi birimizin bir “kişisel öykü”ye sahip olma lüksü var mı artık? Ya da hiç oldu mu ki?

İmkânsızlıklar üzerinden mümkün oldu. Yine imkânsızlıklar üzerinden sürüyor. Hayat, bu hâkim ideolojinin bir paçasından tutamayanlar ve tutmak istemeyenler için kolay değil. Hele ki inandıkları uğruna bir siyasal mücadele yürütüyorlarsa, geçmişten bugüne, bedel ödemeleri gerekiyor. Zaten naif bir aşk için fazla gürültülü olan bu memlekette, bir de ödenen bedeller eklendiğinde, hepimiz imkânsız aşkların buruk ve mutsuz taraflarına dönüşüyoruz. Ya da azıyla yetinmek zorunda kalıyoruz, diye ekleyeyim ki bir parça aşk umudu kalsın.

İktidarlar değişiyor ama devlet değişmiyor, tüm iktidarları kendine benzetiyor. Bu gücü nereden alıyor devlet? Ya da devlet ne ya da kim ki bu kadar dönüştürücü bir güce sahip?

Güçlü devlet geleneği, devleti kutsayan toplum, toplumun birey haklarına yönelmesini terörizmle eş gören ve engelleyen bakış iç içe geçmiş durumda. İktidara talip olanlar da, isterse farklı görüşleri olsun, seçilebilmek için devlet ve toplum arasında geliştirilen bu uyumlu dilin parçası olmak zorunda hissediyor. Toplumu dönüştürmek, hakikati ısrarla anlatmak gibi emek isteyen bir işe soyunmaktansa o dili konuşmak daha kolay. O dilden biraz farklı konuşuyorsanız, iktidar bile olsanız sorun yaşıyorsunuz ve yapıda çalışmanız kolay değil. Kendini mevcut devlet yapısından farklı gören, bürokrasiyi vesayet olarak yorumlayan siyasetler bile entegrasyonu zorunlu görüyor ve ortak düşman ilan edilenlere eninde sonunda yöneliyor. İktidarı sürekli kılmanın yolu bu uyumluluk. Devletin güç kullanarak bunu yapmasından ziyade bir gönüllülük zemini oluşması ve mayasının da aynı olması, mayası aynı olmayanın iktidar da olamaması yatıyor. Devlet ve iktidarlar birbirinden çok farklı değil. Ancak o farklılık yaratılırsa, devletin ezberini bozmak mümkün.

Dindarların ve özellikle de dindarlığın yarattığı siyasî enerjiden beslenenlerin devletle kurdukları ilişki nasıl değişti zaman içinde? AKP iktidarının başlangıç noktası ile 15 Temmuz arasında olanları göz önüne alırsak, bu ilişki dindarları, bütün bu cemaatleri vs. nasıl dönüştürdü?

Daha önce bölünmüş sağ partiler, o partilere yakın cemaat ve tarikatlar, partilerin bunlardan etkilenerek oluşturdukları söylemlere göre oy kullanan muhafazakâr, milliyetçi seçmenler vardı. AKP ile birlikte çok partili bu yapı ortadan kalktı. Başlangıçta tereddüt yaşayanlar, iktidarın olanakları ile güçlenen rakiplerini görünce tercihlerini bu yönde kullandılar. Ortaya, neredeyse tüm cemaat ve tarikatların desteklediği bir iktidar yapısı, o yapı içerisinde daha etkili olmak için yarışan tarikat ve cemaatler çıktı. Sağ partiler bir bir erirken, tüm muhafazakâr seçmen ve milliyetçi seçmenlerin bir bölümü AKP’ye aktı. 15 Temmuz’dan önce bu yapıların baş köşesinde yer alan ve neredeyse “iktidar aslında benim” diyen Gülen cemaatinin tasfiyesi başlamıştı. 15 Temmuz’dan sonra bürokraside doğan büyük boşluğu doldurmak için yeni ve keskin bir rekabet yaşanmaya başladı. Artık açık açık hangi bakanlıkta kimin etkili olduğu, güvenlik bürokrasisinde kimin yer kapacağı, kimin hangi yapıdan olduğu konuşuluyor. Kimse de bunu yadırgamıyor.

Romana Habil ve Kabil hikâyesiyle başlıyorsunuz. Kardeşin kardeşi öldürmesi meselesiyle. İlk söylenişte şok edici olsa da dünya tarihi kardeşin kardeşi öldürdüğü örneklerle dolu. Belki de kardeşlik, üzerine hukuk kurmak için doğru zemin değildir. Sizce neden kardeş değil de dost olmayı seçemiyor Türkiye Cumhuriyeti'nin öyküsünü bir şekilde öyle ya da böyle paylaşmak zorunda kalanlar? Dostluk hukuku neden ne siyasette ne sokakta ne çarşıda ne esnaflıkta oluşabiliyor bir türlü? Denenip yürümediği defalarca kanıtlanan kardeşlik hukukunu bu kadar vazgeçilmez kılan ne?

Kardeşliğe bakış. 2019’a girdik ama Türkiye’de bugün bile mirastan kız kardeşe pay verilmemesi olağan. Büyük kardeşin küçük kardeşten fazla pay alması, çok kardeşli bir ailede, anne ve babanın daha güçlü gördükleri bir çocuğa yönelmeleri, kardeşlerden birinin öne çıkartılması ve diğerlerinin refahtan az pay almaları normal. Maalesef öyle filmlerde gördüğümüz gibi kardeşlik hikâyeleri çok az. Bu coğrafyada kardeşlik, bir kardeşin diğerini yönetmesi, onun kaderi üzerinde söz sahibi olması anlamına geliyor. Kardeş olduğunuzda bir yandan et ve tırnaksınız, diğer yandan da söyleneni yapmak ve itiraz etmemek zorundasınız bu yapıda. Dostluk ise daha dayanışmaya, inşa etmeye, olmuyorsa eyvallah dememeye dayalı. İktidar ilişkileri bu kadar kutsanıyorken, kim kardeşlik yerine dostluğu seçer ki?