Müebbet yazar Murat Saat’ten mektup var

Murat Saat, tutulduğu F tipi cezaevinden gönderdiği mektubunda “yazdıklarımda, iki dünya arasında süreklileşmiş sınır ihlalleri buluyorum” diyor. Saat, ilk kitabında sergilediği nitelikle bu ihlalin süreceğini gösteriyor


@e-posta
Haberler, 14 Temmuz 09:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Murat Saat’in Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın? adlı kitabı, önce Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nce ödüle değer görüldü. Ardından, Dedalus Kitap tarafından basıldı.

Kitabı okuduğumda yazarıyla iletişime geçmek, onu tanımak istedim. Bir nedeni, Saat’in öykülerini hücrede yazmış olmasıydı. Şimdi 41 yaşında olan Murat Saat, 1992 yılında, 18’inde siyasi gerekçelerle tutuklanıp müebbet hapse mahkûm edildi. Yıllardır, Sincan 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde.

Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın, Murat Saat, Dedalus KitapTanışmak istememin asıl nedeni ise kitabında sergilediği nitelik. Öyküler, karakterleri aracılığıyla birbirine bağlanıyor ve ortaya, kurgusu sıkı dokunmuş, bütünlüklü bir anlatı çıkıyor. Murat Saat, “cezaevi edebiyatı” yapmıyor. Paris’te ya da Samsun’da geçen öykülerinde, dışarıda olanların da ne kadar köşeye sıkıştığını gösteriyor. Üstelik bunu, kimi zaman kadın, kimi zaman erkek sesiyle ve özlediğim bir Türkçeyle örüyor.

Dışarıda Deli Dalgalar inisiyatifi sayesinde bana ulaşan mektubunu, noktasına dokunmadan aktarıyor ve ona yanıt yazmaya koyuluyorum. İnisiyatife içten bir teşekkürü borç bilerek.

Murat Saat: Yazarak kendimi var ediyorum

12 Eylül’ün yarattığı ve bugün de çok daha yoğunlaşmış olarak var olan siyasal sistem dillere, kimliklere, inanç gruplarına ve toplumun tümüne ağır bedeller ödetti. Üniversite yıllarım, yani 90’ların başları yoğun çatışmalı yıllardı. Özgürlüklerin ve toplumun savunulması gerektiğine inandım. Aktif siyasal mücadele verdim. Hapishaneyle tanıştım. 2000’ler sonrası, 19 Aralık’la hayatımıza sokulan F Tipi sistemle yoğun baskı ve tecrit hapishanelere hâkim oldu.

Bu yıllarda yazılı boyutuyla edebiyat benim için tam bir zorunluluk oldu. Herkesin yazım serüveni başkadır şüphesiz. Yaşadıklarınız, tanık olduklarınız, estetik beğenileriniz, okuduklarınız, dertleriniz, kaygılarınız ve daha birçok şey sizi yazıya, edebiyata yöneltebilir. Bunlar şüphesiz benim için de geçerli. Ama daha önce, içinde bulunduğum mekânın, hapishanenin bunda etkili olduğunu söylemeliyim. Hapishane türlü mekanizmalar yoluyla iktidar uygular size. Dahası, zamanla bu mekanizmaları unutturmak ister. Bunu başarırsa bu mekanizmaları ve içinde bulunduğunuz mekânı karakteriniz addetmeye başlayabilirsiniz. Sanırım ben yazarak ilk önce, buraya ait olmadığımı söylemeye çalışıyorum. Bu mekânın benim karakterim olmayacağını, bunu kabul etmediğimi ilk önce kendime tekrar tekrar hatırlatmak istiyorum. Bu şekilde başka hayatları yazarken kendimi var ediyorum aslında.

Bahsettiğim zorunluluğun yanı başında yazma zevki duruyor. Bulunduğum mekânın yine bu zevkle tanışmamda, hayatın diğer pek çok alanına kapalı olmasından dolayı zorlayıcı olduğu söylenebilir. Öykülerden önce benim için uzun mektuplar ve hapishane içi notlar vardı. Kapatılmayı, yalıtılmışlığı belki ortadan kaldıramazlar ama size küçük, özgür varoluş alanları sunarlar. Bir arkadaşımla kısa- uzun notlaşmalarımız bir süre sonra karşılıklı öyküler yazmaya dönüştü. İlk yazdıklarıma öykü demek de doğru değil bir bakıma. Duygularımızı, kıstırılmışlığı ve yalnızlığı iletmenin, betimlemenin günlük dile sığmadığı anlarda ortaya çıkan not, mektup, masal, öykü, deneme gibi türlere yakın duran yazışmalardı.

Okuduklarımızı, sorularımızı, yanıt girişimlerimizi, umutsuzluklarımızı ve tabii umutlarımızı paylaşırdık. Bunlar zamanla evrimleştiler ve ben ne zaman tam anlamıyla öykü yazmaya başladım hatırlamıyorum.

Belki sokakta bulduğum bir cüzdan, benim için edebiyat ve yazı. En yakınımdakilerden başlayarak sahibini arıyorum, onu sürekli birine gösteriyorum, tanımalarını bekliyorum. Her hak iddia eden onu benden alıyor, yine de kayıp cüzdanlar hiç bitmiyor.

Kitaptaki öyküler, yaptıklarından dolayı vicdanı yaralanmış ve bunu intihar ederek telafi edebileceğini düşünen, gerçekte böyle düşündüğünü sanan bir adamın öyküsünden çıktılar. Bu adam caddelerde dolaştı, insanlara çarptı, bana o insanları getirdi; onları yazdım. Onlar da dünyayı dolaştılar, kendilerinden kaçtılar, birilerini arayıp bana getirdiler; onları da yazdım. Bu arada benim gün gün birikmiş sıkıntılarımı, duygularımı, bıkkınlığımı, kendi hayatımdan süzülenleri giydiler, biraz bana benzediler, ben de biraz onlara benzedim. Bu yüzden bütün karakterler “ben”im veya “onlar” olacak kadar çok düşündüğüm kadınlar, erkekler. Onlarla biraz özgür oldum, onlar da benim yüzümden biraz hapsoldular. Belki de bu yüzden iki dünya arasında süreklileşmiş sınır ihlalleri buluyorum yazdıklarımda. Sınırları tanımamak, onları umursamamak ve her fırsatta çiğneyip geçmek, yazmaktan aldığım zevke de zaten çok benziyor.