Mikasa’nın söylediği tevatür; ya Haw’ın söylediği?

Normal şartlar altında bir devlet, hayvana niye şiddet göstersin ki? Ya da bir köpek bir insanla nasıl bir iktidar mücadelesine girebilir?


@e-posta
Dosya, 02 Haziran 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

 “Dünyanın sırrı dilde ve onun savaş kurallarındaydı.”

Michel Foucault

“İmgelem,” diyor James G. Frazer, “insanı yer çekimi kadar etkiler, bir doz siyanür kadar kesinlikle öldürebilir onu” (167). Sanatın tam da bu yüzden var olduğunu biliyoruz. Kimseyi öldürmek değil belki ama etkilemek istediği kesin. Hani belki otuz küsur yıldır koca koca insanların bir türlü çözemediği bir mesele vardır. Çözmek isteyip istemediklerini bile kimsenin bilmediği, bir sorun var mı ondan da emin olmadıkları, bazı durumlarda sorun olanın bazı durumlarda olmayışına dair bir fikir birliği edinememiş olmak gibi mantık dışı önerilerin ortalığı iyice karıştırdığı durumlar. Türkler ve Kürtler barış içinde mi, savaşıyor mu? Barış mümkün mü, değil mi? “Ama,” “Onlar da,” “Biz” diye başlayan ve bitmeyen, maalesef bitmeyecek gibi de görünen o saçma sapan durumlar. O zaman işte bir Kemal Varol çıkar ve meseleyi Frazer’ın bahsettiği türden bir imgelem içinde, adına Haw dediği bir romanla anlatır. Ve bilir Kemal Varol, o mesele bugüne değil, geleceğe anlatılmıştır.

Haw, 90’lar Türkiye’sinde geçen fakat 2000’ler Türkiye’sinden özde pek bir değişikliğin olmadığını görebildiğimiz bir hikâyedir. Bu kadar tanıdık bir atmosferde Haw’ı özel kılan ne mi? Mikasa. Evet, romanın kahramanı, Mikasa adındaki o köpek. Eray Ak’ın Cumhuriyet gazetesine yazdığı “‘İtikadımca kelp tahirdir’” başlıklı yazısındaki isabetli tespitini ödünç alarak diyeyim ki, Mikasa, bir köpek olduğu için tarafsız bölgedir, onun gözlemine güvenebilecek olmamız da romanı özel kılan sebeptir. Mikasa’nın gözleriyle 90’lar Türkiye’sine bakınca, yer çekiminden daha kuvvetli bir etkiyle hissediyorsunuz o günlerde neler yaşandığını. Denizin yokluğundan anlıyorsunuz, bir torun köpeğin anlattıklarından, inancından görüyorsunuz.

“Asker arkadaşları” tarafından verilmiş Mikasa’ya bu isim. Eşcinsellik imalı hakaret ifadesi olarak bir top markasının ismiyle sesleniyor askerler ona. Erkekliğin kutsandığı bu coğrafyadaki temel problemin altında, güç ve adalet arasında bir seçim yapma zorunluluğunda olmak gibi yanlış bir hissiyatın yattığını düşünmekle birlikte bunu yaratanın da baba-oğul arasındaki güç mücadelesi olduğunu tahmin ediyorum. Amerika’yı yeniden keşfettiğimin de farkındayım tabii bunu ileri sürerken. Serpil Sancar’ın, Erkeklik: İmkânsız İktidar adlı çalışmasını yürütürken görüştüğü erkekler, eğitim ve kendini gerçekleştirmişlik düzeylerinin farkından kaynaklı olarak aynı durumlara farklı tepkiler verirken, mesele “baba” ile ilişkiye geldiğinde hemen hepsinin ağız birliği etmişçesine yanıtlar vermiş olmalarından çıkarıyorum bunu. Bir erkeklik mücadelesi vardır baba ile oğul arasında. O nedenle belki eşcinsellik bu kadar yaygın olmasına rağmen bu kadar “sakıncalı” görülen, hakaret addedilen bir durumdur. Demem o ki, babadan kendisine yönelen ezici gücü, parabolik bir ayna gibi dışa yansıtır oğul. E bunu, koca bir toplumdaki erkeklerin en iyi ihtimalle üçte ikisinin yaptığını, o üçte ikilik kısmın da, askeriye gibi topyekûn erkeklerden oluşan bir ortamda, bir arada bulunduğunu düşününce Mikasa’ya adının neden verildiği de anlaşılır. Bir “ben olmayış” ıstırabıdır bu. Haklı-haksız gibi, değer atfedici bir yöne götürülmediği müddetçe çözüme dair bir ihtimalin üretilebileceğini ifade etmeye çalıştığımı da umarım anlatabilmişimdir.

Kemal Varol

Romanda, yeni doğmuş Mikasa, kardeşlerinden farklı olarak annesinin tembihlerinin dışına çıkar ve yuvadan uzaklaşır. Döndüğünde üstüne sinen “öteki” kokusu yüzünden annesi onu yuvadan atar. Baba zaten yoktur. Böyle başlar Mikasa’nın çileli macerası. Alevli Kalpler Çetesi ile “takılır” bir süre. Bitirim köpektir her biri. “Çocukluk denen hastalığı bir ergen sürüsünün peşinde aşar” Mikasa (31). Bir zaman sonra gönlünü Melsa adında siyasî bir dilbere kaptırır. Ondan başkasını gözü görmediği için işte Mikasa adı verilir ona. Melsa “Güneylilerin parti binasının önünde duran” bir köpektir (67). Parti başkanını polislerden korumasıyla da kahraman olmuştur. Mikasa’nın gönlünü de vakur duruşu çalmıştır. Mikasa, sakinliği ve sabrıyla olsa gerek bir zaman sonra Melsa’nın ilgisini çeker. Âşık olurlar. Melsa, “Güneylilerin bayramında seninim” diye söz verir Mikasa’ya (70). Ne yazık ki o gün, tam da o gün, Mikasa’nın başına bela olacak Turkuvaz adındaki o adam ortaya çıkar ve âşıkları ayırır. Mikasa askere alınır. Buradan sonrasını tahmin etmek pek güç değil, değil mi? “Türkiye’de askere alınmak” başlığı altında, duyduğumuz bütün akıl dışı hikâyeleri toplayabiliriz. Mikasa da, mayın aramada görevlendirilmek üzere askere alınır. Başkent’e eğitim almaya götürülür. “Bundan bir bok olmaz, millî duyguları zayıf, salalım gitsin” diyen komutanı dinlemez kimse (101). Nihayetinde Mikasa eğitimden mezun olunca “Arkanya’daki bir dağbaşı karakoluna mayın arama köpeği olarak gönderirler” (107). Askerlerle günlerini dolduran, sigaraya, esrara alışan Mikasa bir gün Turkuvaz’ı görür. Onu Melsa’dan ayıran Turkuvaz, övünerek Melsa’ya tecavüz ettiğini söyler. Ve Mikasa, Güneyli gerillaların yerleştirdiği mayınlardan birini fark ettiğinde intikam alma fırsatını da yakalamış olur. Hemen arkasındaki Turkuvaz’ın mayının üstüne bastığından emin olduğunda uyarmak için havlar. Amacı yalnızca Turkuvaz’ın ölümüne sebep olmaktır. Oysa Mikasa’nın fark ettiğinden daha fazla mayın döşenmiştir yollara. Turkuvaz’la birlikte Mikasa’nın asker arkadaşları da, Mikasa’nın arka bacakları da yere serilir.

Buraya kadar anlattığım Mikasa’nın kendi ağzından dinlediğimiz geçmiş hikâyesidir. Mikasa’nın yaralı şekilde barınağa getirilmesini ve orada yaşadıklarını da Mikasa’nın torunundan öğreniriz. O torun hiçbir zaman karşımıza çıkmaz fakat. Şimdilik burada dursun bu. Biz, buraya kadarki bölümden, romanın meselelerinden birini araştırmaya çalışalım. Mikasa’nın barınağa bırakılana kadar başına gelenlere devlet şiddeti demek de mümkün, iktidar mücadelesi de. Ne ki her iki durumda da, ortada bir tuhaflık var. Normal şartlar altında bir devlet, hayvana niye şiddet göstersin ki? Ya da bir köpek bir insanla nasıl bir iktidar mücadelesine girebilir? Haw, alegorik bir metin olabilir mi? Olamaz. Alegorik bir metin olabilmesi için, romandaki tüm unsurların birebir mütekabil olması ve gerçekliğe dair hiçbir öğenin olmaması gerekirdi. Fabl, denebilir evet, ama o kadar. O halde, soruma geri döneyim, devlet aygıtı/ görevlisi hayvana neden şiddet göstersin? Kraldan çok kralcı olduğu için, deyip kestirip atabiliriz bunu. Gücü eline geçiren güçsüz, kendinden daha güçsüz gördüğü üzerinde gücünü ispat etmek istediği için de diyebiliriz. Parabolik aynaları hatırlayalım. Fakat her durumda bir eksiklik kalacaktır. Çünkü, “Devlete yan gözle bakan karıncayı bile sikerim ben” diyen Turkuvaz’ın ne demek istediğini anlamamıza yetmeyecektir hiçbiri (192). Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi’nde diyor ki:

Schmitt için düşmanlık kimliğin kurucu öğesidir. Ben kendini sadece düşman Öteki’ne bir bağışıklık tepkisi içinde tanımlayabilir. Yani, der Schmitt, “tek bir gerçek düşmandan daha fazla düşmana sahip olmak, içsel bir zaafın, bir bölünmenin işareti”dir. Düşmanın kesin tarifinin yapılamayışı, Kendi’nin kifayetsiz kimliğine işaret eder. Düşmanların çoğulluğu Ben’i dağıtır. Kendilik, ancak tek bir düşman karşısında tüm keskinliği ve kesinliğiyle tebarüz eder: “Düşman, bizim kendi varlığımıza ilişkin bir meseledir. … Bu nedenle kendi ölçümü, kendi sınırımı, kendi şeklimi kazanabilmem için onunla savaş halinde olmalıyım. (49)

Buna göre Turkuvaz’ın “devlete yan gözle bakan karınca”dan ne kastetmediğini / hiçbir şeyi kastedemeyeceğini ve fakat yalnızca “devlet”e içkin bir telkin bulabilmek için bu ifadeleri kullanmış olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Romanda “Güneyliler” diye anılan grubun gerçeklikte neye/ kime tekabül ettiğini biliyoruz elbette fakat Kemal Varol doğrudan o isimlendirmeyi yapmayıp malûm iki grubu “Güneyliler” ve “Kuzeyliler” diye tarif ettiyse burada Mikasa’nın köpek olmaklığıyla eksik bilgiye sahip olduğu gerçeğinden daha fazlası vardır muhtemelen, diyorum ben. Kemal Varol tam da Schmitt’in tespit ettiği biçimde, devletin bir kimlik sahibi olabilme hırsı uğruna kendine düşman yaratma çabasına dikkat çekmek istemektedir bana kalırsa. Mikasa’nın Lama ve Mami’nin yanında başına gelenlerden, Turkuvaz’ın ona yaptıklarından, Toplumsal Sözleşme’de Jean Jacques Rousseau’nun haklı olarak anlamsız bulduğu şu durumun, ne yazık ki bizim toplumumuz için gerçeklik olduğunu ileri sürebiliriz rahatlıkla: “Seninle öyle bir sözleşme yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona” (12). Buradaki durumun en iyi ihtimalle 80’lerden beri Türkiye’de geçerli olduğunu inkâr edemeyişimizden, romanda da bunun yansımasını gördüğümüzden ve Rousseau’nun sözlerinin bir kimliksizlik tanımı olarak da okunabilmesinden cesaretle ileri sürüyorum Varol’un bilerek ya da bilmeyerek yaptığının bir kimliksizlik ifşası olduğunu. Böyle düşünmem için bir sebep daha var. Mikasa’nın barınakta karşılaştığı Foks adlı köpek. Foks, ülkenin kurucusunun çok sevdiği köpeğidir. “Ülkenin kurucusu öldükten sonra, onun acısına dayanamayan Foks’u mumyalayıp bir müzede sergilemişler” (13). Atatürk’ün Foks adında, çok sevdiği, yanından hiç ayırmadığı bir köpeği olduğunu biliyoruz. “Mumyanın aslı başkentteymiş ama kopyaları ülkedeki tüm köpek barınaklarına dağıtılmış” sözlerinden, Foks’un bir tür “T.C.” temsilcisi olabileceği yorumuna ulaşmak da mümkün (13). Bacakları kopmuş Mikasa’ya “Canlıymış gibi, iri iri gözleriyle arada bir kuşkuyla […] bakıyormuş Foks” (13). Mikasa, hikâyesini tamamladığında “Barınağın hemen girişindeki maskot köpek Foks, gece boyunca anlatılanları dehşetle dinleyip çatık kaşlarla [Mikasa’ya] bakıyormuş sanki” (220). Olan biteni, Mikasa adındaki köpeğin gözünden gördüğümüz gibi, ülkedeki olaylara da Foks kadar tepki verebiliyoruz ancak, diyeceğim. Av köpeği mi sokak köpeği mi olduğu bilinmeyen / emin olunmayan köpeğe Atatürk’ün İngilizce “tilki” adını vermesine çok benzer bir durumun içindeyiz de ondan. Gerçekliğin kurmacaya her zaman galebe çalacak yaratıcılığı olarak okuyalım bunu ve burada bırakalım.

Haw, Kemal Varol, İletişim YayınlarıMikasa’nın torununun anlatıcılığıyla da patlamadan sonra Mikasa’nın başına gelenleri öğreniyoruz. İnce bıyıklı veteriner, Mikasa’nın eksik bacaklarının yerine tekerlekli bir mekanizma yapar ve bir barınağa bırakır onu. Barınakta, diğer köpeklerden önce Köpek Cengiz’le arkadaş olur. “Çocukken babasının dayaklarından bıkıp kendini bahçedeki köpek kulübesine atarmış Köpek Cengiz. [….] Gel zaman git zaman, insanlıktan çıkıp köpek olmaya karar vermiş” (55-56). Barınaktaki diğer köpekler gibi karakoldan gelen bulamaç halindeki artık yemekleri değil, özel yemekler yiyen, Köpek Cengiz’le sigara içen Mikasa ile “kulübenin yanına it oturuşuyla oturan” Köpek Cengiz’in dostluğu dikkatten kaçabilecek gibi değil. Bir tür eşitlik hali bu. Mikasa, insana benzer davranışlar sergilerken Köpek Cengiz de köpeğe benzemektedir. Bu, bir dileğin ifadesi olmalı ve ona göre okunmalıdır bana kalırsa. Romandaki baskın kötülüğün içinde nefes aldıran bir eşitlik temennisidir bu.

Kötü Çocuk Türk’te Nurdan Gürbilek şunu soruyor:

Dünyanın kayıtsız yüzeyini delip geçecek sıradışı bir kötülük imgesi ile kötülüğün çoktan sistemin ürettiği kolektif cinnetin parçası haline gelmiş olduğu gerçeği arasındaki; dizginlenemez bir yabanıl canavar imgesiyle bu yabanıllığın da her an sisteme dahil edilebilir bir bela odağına dönüşebileceği gerçeği arasındaki çelişkiyi nasıl aşacak? (93)

Haw’a da yöneltilebilecek bu soruyu Kemal Varol, romanın sonunda açığa kavuşacak, “deniz” imgesiyle kurulan bir “keşke”yi metne gizleyerek açıklıyor. Makam Dağı’nda Mikasa, “Dağ başında deniz kokusu gelirdi burnuma. Etrafta bu emareyi haklı çıkaracak en ufak bir görüntü yoktu ama denize yakın olduğumuzu hissederdim yine de” der mayın arama görevini sürdürürken (120). Barınakta iyileşmeye çalışan Mikasa’nın gençlik günlerinden gelen, yangından ağır yaralı kurtulan Lafo Dede, “Yakınlarda deniz mi var?” diye sorar; Mikasa, “Bilmem, ama benim burnuma da deniz kokusu geliyor bazen” der (201). Adıgüzel, her tarafın bozkır olduğunu, deniz falan olmadığını söyler oysa. Ne ki, Mikasa’nın, Adıgüzel’den doğan oğlu “Köpek zamanına göre tam yirmi bir yıl sonra barınağı aramaya koyulduğunda,” ne Köpek Cengiz’i, ne veterineri bulur orada (229). “Hatta söylenenlere göre yakınlarda ne bir tren yolu ne anlatıldığı gibi bir karakol ne dağlar varmış. Deniz varmış onların yerine. Zaman zaman hırçınlaşan, kabardıkça çer çöpünü kıyılara vuran, üzerinde martıların uçtuğu uçsuz bucaksız bir deniz” (230). Bozkırın orta yerinde bir deniz hayali, edebiyatın imkânını gösteren güçlü bir imge olsa gerek. “Sanat a priori olarak, yani sanat yapıtlarından da önce, gerçekliğin insanlara dayattığı hunhar ciddiyetin bir eleştirisidir” derken Adorno, Kemal Varol’un Makam Dağı’na kokusunu ulaştıran denizin açıklamasını da yapıyordur (152). “Hem gerçeklikten kaçıp sıyrılan hem de içine gerçekliğin nüfuz ettiği bir şey olarak sanat, ciddiyetle şenlik arasında titreşir. Sanatı sanat yapan da bu gerilimdir” diye de ekler (153). Nurdan Gürbilek’i de Adorno’yu da ikna edecek, Edip Cansever’in “Acaba görmesek mi / Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi” (24) dediği türden tüm imkânlar vardır Haw’da: “‘Yalan’ demişler, ‘tevatür’ demişler, ‘ne böyle bir hikâye cereyan etti burada ne de yıllar yıllar önce bir mayın arama köpeği geldi buraya. Hiçbir zaman, anlattığınız gibi böyle saçma sapan bir iç savaş falan da yaşanmadı bu topraklarda. Herkes kardeş kardeş yaşadı yıllarca’” (230).

KAYNAKLAR
Adorno, Theodor W. Edebiyat Yazıları. “Sanat Şen midir?”. Çev.: Sabir Yücesoy-Orhan
Koçak. İstanbul: Metis Yayınları, 2004.
Ak, Eray. 'İtikadımca Kelp Tahirdir’ Erişim tarihi: 28.05.2016.
Cansever, Edip. “Ben Ruhi Bey Nasılım”. Sonrası Kalır II. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
2007.
Frazer, James G. Altın Dal: Dinin ve Folklorün Kökleri I. Çev.: Mehmet H. Doğan.
İstanbul: Payel Yayınevi, 2004.
Gürbilek, Nurdan. Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis Yayınları, 2004.
Han, Byung-Chul. Şiddetin Topolojisi. Çev.: Dilek Zaptçıoğlu. İstanbul: Metis Yayınları,
2016.
Rousseau, Jean-Jacques. Toplum Sözleşmesi. Çev.: Vedat Günyol. İstanbul: İş Bankası Kültür
Yayınları, 2015.
Sancar, Serpil. Erkeklik: İmkânsız İktidar. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.
Varol, Kemal. Haw. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.
Yazının ana görselinde kullanılan ve kitabın da kapağında yer alan çizim Sefa Sofuoğlu'na aittir.