Perec'in mekân günlüğü

Mekân Feşmekân, "bir mekân kullanıcısının günlüğü"nü tutmak amacıyla yazılmış gibi görünse de her Perec metni gibi kurmacanın sınırlarında geziniyor

25 Mayıs 2017 14:30

Georges Perec, Mekân Feşmekân’da okura bir yol haritası verir. Bu, size nerede mola vereceğinizi, nerede hangi kasabadan geçeceğinizi ve o geçtiğiniz yerde göreceğiniz en ilginç yerlerin işaretli olduğu bir haritadır. Katlı bir haritanın açılması, başlangıçta onunla ne yapacağınızı bilmediğiniz o kağıt parçasının işlevinin ortaya çıkması anlamına da gelir bu. Perec’in zihni ve mekânla olan ilişkisi, adım adım onun bizi götürdüğü, vaktiyle kendisinin de geçtiği bir harita olarak karşımızdadır. Bu boş bir sayfa, ilk mekânımız, burası senin yatağın, burası odan, burası evin/ dairen, burası mahallen, burası şehrin, burası dünya ve uzay. Bu harita, sınırları, geçilecek yolları önceden işaretlenmiş gibi görünse de söz konusu Perec olunca bu sınırlar muğlâktır.

Mekân Feşmekân, Georges Pereci, Çeviri: Ayberk Erkay, Everest YayınlarıKendisinden sonraki metinlerine bir kılavuz niteliğindeki Mekân Feşmekân’ı okurken Yaşam Kullanma Kılavuzu’nu yazacağını ve Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi’ni -bu kitabının adını henüz koymamış olsa da- yazmaya başladığını kendi sözleriyle öğreniriz. Yayımlanma sırasına baktığımızda Türkçe okurları için bu oldukça geç gelmiş bir havadis olsa da, geriye dönük okumalarla Perec’in dünyasına daha derinlemesine bir giriş yapmak için bulunmaz bir fırsattır bu.

“Dış duvarı tamamen ortadan kaldırılmış bir Paris apartmanı tahayyül ediyorum –Topal Şeytan’da çatının kaldırılmış olması ya da Gengi Monogatori Emaki’de resmedilen go oyunu sahnesi gibi– öyle ki giriş katından tavan arasına kadar, apartmanın ön cephesinde bulunan bütün odaların içi o anda ve eşzamanlı olarak görülebilir olacak.

Yaşam Kullanma Kılavuzu adını taşıyacak olan bu roman, bu vesileyle örtüsü kaldırılan odaları ve bu odalarda yapılmakta olan faaliyetleri, şu an için ayrıntılarına girmeyi lüzumlu bulmadığım fakat kabaca ifade etmekten kendimi alamayacağım biçimsel prosedürlere göre tasvir etmekten (tamamlandığında dört yüz sayfa civarında bir hacme kavuşacak bir kitap için bu fiili kullanmamda bir sakınca yoksa) öteye gitmeyecek: (...)” (Syf. 67)

“(Halen üzerinde çalışılan bir işe dair notlar)

 1969 yılında Paris’te 12 yer belirledim (sokaklar, meydanlar, kavşaklar, bir pasaj), bunlar ya içlerinde yaşamış olduğum ya da bende özel hatırası olan yerlerdi. Niyetim her ay bu yerlerden ikisini tasvir etmekti. Bir tasviri bizzat o yerde bulunarak ve mümkün olabildiğince tarafsız bir gözle yapmaya karar vermiştim: Bir kafede oturup ya da sokakta yürüyerek, elimde defter kalem, evleri, mağazaları, karşılaştığım insanları, afişleri ve genel anlamda ilgimi çeken bütün ayrıntıları yazıya dökmeye çalışıyordum.” (Syf. 86)

Perec’in kurmaca olmayan metinlerinden -hatta metinleri hakkıyla kazabilirsek romanlarından da- aşina olduğumuz bir durumdur bu: Her kitap size gelecek bir metinden söz edecektir, ona dair bazı ipuçları verecektir. Hatta Perec’in bütün metinleri baştan sona incelense ve yazarın müjdesini verdiği fakat yazmadığı -46 yaşında hayata veda ettiğini düşünürsek belki de yazamadığı- hikâyeler ortaya çıkarılsa karşımıza az buz bir liste çıkmayacaktır. Dolayısıyla Mekân Feşmekân, bize kendi içinde Sayfa’dan başlayarak uzaya kadar ilerleyen bir yol haritası verirken birçok durağında Perec’in gelecek eserlerinde mekânla kuracağı ilişkinin de ana hatlarını çizer ya da öncekilerin izlerini taşır. Elbette, mekân bir kitabının başlığı ve ana konusu olmadan önce de Perec yazının en önemli kaynaklarındandır. Bunu sadece Mekân Feşmekân’dan önce yayımlanan Uyuyan Adam’a bakarak bile söyleyebiliriz:

“Gözlerini kapar kapamaz, uykunun serüveni başlıyor. Belleğinin, bir yansıma sayesinde lavaboya, bir kitabın biracık daha açık gölgesi sayesinde etajere yeniden hayat vererek, asılı giysilerin daha koyu kütlesi belirginleşerek, pencerenin ışık geçirmez karesi sayesinde binlerce kez katettiğin yolları yeniden çizerek onları zahmetsizce tanımladığı odada (...)” (Uyuyan Adam, Metis Yayınları, syf 11)

Mekân Feşmekân’a geri döndüğümüzdeyse şu sözlerle karşılaşırız:

“(...) uyuduğum yerlere yönelik istisnai, hatta tanrısal olduğunu düşündüğüm bir belleğe sahibim. Bir yere uzanıp gözlerimi kapatmam ve belirli bir mekânı asgari bir dikkatle düşünmem, o odaya ilişkin bütün ayrıntıları, kapıların ve pencerelerin yerini, mobilyaların nerede durduğunu gözümün önüne getirmeye yeter, hatta bununla da kalmaz, sanki o sırada bedenen o odada yatıyormuşum hissine kapılırım.” (Syf. 39)

Lütfen iliştiriniz ya da bir giriş

Georges Perec ve genel olarak Oulipocular için edebiyatın konusu olmayacak herhangi bir şey yoktur. Onlar için edebiyat dolayısıyla yazı, özgürce koşturabilecekleri, deneyler yapabilecekleri bir oyun alanıdır. Bu da karşılaştığımız her yeni Perec metninin neden bu kadar heyecan verici olduğunun bir açıklaması gibidir. Yeni bir Perec metninin sizi nasıl labirentlere sokacağını asla bilemezsiniz, üstelik hiç de böyle bir derdi yokken. O, sadece bir mekân olarak kâğıtla olan ilişkisini anlatmaktadır görünürde, kendi yatağıyla olan ilişkisini, sokakları nasıl gördüğünü, bir odada nelerin dikkatini çektiğini… Fakat tüm bu ilişkiler, yorumlar ve son derece kişiselmiş gibi görünen yeniden okumaların sizi bir yere götürdüğünü fark edersiniz. Perec’in yatağıyla ilişkisini okurken, kendi yatağınızı düşünmemenize olanak yoktur. O, ülkelere çekilen sınırları “çok sayıda hadisenin -ki bazısı gerçek bir felaketti- yegâne sebebi bu çizgilerin çekilmesiydi” diye anlatırken sınırlar üzerine düşünmemeniz imkânsızdır. Bu yüzden elimizde yine son derece kişisel meraklar, bulmacalar ve denemelerle dolu bir metin olduğunu baştan biliyoruz. Üstelik bu kez içinden birçok başka metin doğuran, doğacak bu metinlerin haberini veren bir nevi izlediğimiz bir filmin kamera arkasını izleme olanağı sağlayan da bir metin bu.

“Mesele mekânı icat etmek değil, mekânı yeniden icat etmek hiç değil (çevremize kafa yoran çok sayıda insan var günümüzde...), mesele mekânı sorgulamak, daha yalın bir ifadeyle, mekânı okumak; çünkü alı- şılagelmişlik adını verdiğimiz şey belirginlik değil, bulanıklıktır: Bir körlük biçimi, bir uyuşma hali. Bu kitap –bir mekân kullanıcısının günlüğü– bu temel çıkarımlardan yola çıkılarak oluşturuldu.” (Syf. 11)

Her ne kadar mekân icat etmek gibi bir niyeti olmasa da Perec'in, tamamen işlevsiz bir mekân üzerine olan düşünceleri, somut olarak gerçekleşmemiş olsa da bunun üzerine düşünceleri Perec'in hiçlik anlayışından izler taşır. Envanter çıkarma konusunda bu kadar takıntılı bir yazarın bu faaliyetin tam tersi gibi okunabilecek tavrıdır bu. Perec, bir taraftan her şeyin kaydını tutmak ister, bir odayı ya da bir şehri tariflerken içindeki her eşyayı tek tek listeler, sinema, otobüs biletleri biriktirirken diğer taraftan da nesnenin hiçbir şey ifade etmediği, işlevsiz bir mekânın da hayalini kurmaktadır. Burada söz konusu tamamen işlevsiz bir odadır. Bir kiler, çamaşır ya da kıyafet odası değildir. Tamamen işlevsiz bir odaya sahip olmak mümkün müdür? Perec, bunun mümkün olmadığı sonucuna varır. Bunun, sadece gerçekte değil zihinde bile canlandırılması güç bir şey olduğuna vardığı noktada ise, mekânlar, yaşadığımız alanlar düşünme biçimlerimize nasıl sirayet ediyor diye düşünmeye başlarız. Perec'in amacı da budur zaten, geçmişten bugüne mekânın hem hafızayı, toplumsal hafızayı ve en nihayetinde davranışlarımızı, ardından alışkanlıklarımızı nasıl etkilediğidir. Mekânların, en başta çizdiğimiz sınırlar başta olmak üzere en kişisel mekânın, bir dökümünü yapmaktan ileri gitmeyecekmiş gibi başlayan girişin sonrasında böyle bir şaşırtmacayla karşılaşmış olmak ise Perec okuru için beklenmedik değildir. Özellikle mekânla ilişkisini aklındaki projeler üzerinden değil, insanlarla -sokaktan geçen biri ya da komşusu fark etmeksizin- metin "bir mekân kullanıcısının günlüğü"nü tutmaktan çıkarak kurmacanın sınırlarında geziniyor.

Yazıyorum

Yazma eylemi Perec için her zaman bir oyun alanıydı. Burada, şu an bu satırları okumanızı sağlayan bir eylem olarak kalemin kâğıda, parmağın daktilo ya da klavye tuşlarına değmesi anlamına gelen yazma eylemiyle beraber kelimeleri, cümleleri ve kurguyu da oyunun bir elemanı olarak kullanmaktan söz ediyorum. Bu yüzden kitabın ilk mekânı “Sayfa” oluyor. Mekân Feşmekân, bir mekân olarak sayfayı nasıl kullandığını, kullanabileceğini, yazma alışkanlıklarını keşfe çıktığımız Perec’in biçimsel oyunlarını rahatlıkla hatta çoğu zaman gülümseyerek göreceğiniz bir metin. Kitabın daha 23’üncü sayfasında karşılaştığınız dipnotun size ne söylediğini görmek için gözlerinizi aşağı doğru kaydırdığınızda şöyle bir dipnotla karşılaşıyorsunuz: “Dipnotları çok severim ama burada özel olarak belirtmem gereken bir şey yok.” Kendisinin de belirttiği gibi bir mekân kullanıcısının günlüğü bu, ama sıradan bir mekân sahibinin değil, mekân üzerine onca kafa yoran, külliyatının ağırlıklı bölümünü de bu merak doğrultusunda oluşturan bir yazarın, bir mekân kullanıcısı olarak Perec’in günlüğü.

Mekan ve bellek

“Sayfayı genellikle uzun kenarı boyunca yukarıdan aşağıya doğru kullanırız. Aynısı yatak için de geçerlidir. Yatak (ya da sayfa, hangisini tercih ederseniz) içinde ya da üzerinde, ekseriyetle uzun kenarı boyunca uzanmak suretiyle yattığımız, boyu enine oranla daha uzun, dikdörtgen biçimli bir mekândır.” (Syf. 31)

Perec, Mekân Feşmekân’da bir mekânı bir nesne olarak biçimsel özellikleriyle ele alıp bu özellikler üzerinden âdeta kafasının içindekileri kâğıda dökerek okura daha önce üzerinde belki de hiç düşünmediği bazı önermeler sunar. Kâğıdı ve yatağı neden dikine kullanırız? Bazı istisna anlar dışında bu iki nesneyi -mekânı- böyle kullanmak bizi nerelerde sınırlandırır? Ya da bu alışkanlığın bize kattığı bir şey var mıdır?

Perec için bir yatağa dikine uzanmanın, bir odayı hafızada onu görmeden de canlandırabilecek bir şeye denk geldiğini biliyoruz. Peki, sadece bir odayı tanımlayabilmekten ziyade yataklarımız ve sonra odalarımız, mahallemiz ve şehir, bir mekân olmaktan ziyade birer hafıza merkezi de değil midir? Perec bu sorunun cevabını aramak için çıkmıyor elbette yola ama bizim okur olarak bulduğumuz cevaplardan biri de bu. “Odanın mekânın dirilmesiyle, en silik, en ehemmiyetsiz hatıralar birdenbire en önemli hatıralar olup çıkar, hayat bulur, anımsanırlar.” İçinde yaşadığımız mekânlar sadece vakit geçirdiğimiz yerlerden fazlasıdır, bunu çoğumuz biliriz. Perec, bu bilgiyi bir günlük oluşturmak için kullandığındaysa olay tersine döner. Ortaya insanlar üzerinden hatırlanan mekânlar değil, mekânlar üzerinden hatırlanan insanlar ve anılar çıkar. Burada amaç mekânı merkeze almak ve her şeyi onun etrafında şekillendirmektir. Keza, sayfayı kullanma biçiminden şehirlerarası uçakların onun için ne ifade ettiğine kadar konunun öznesi mekândır. Bir mekânın Perec üzerindeki etkisinden, onun için ne ifade ettiğinden yola çıkarak kendi belleğimize, mekânla olan ilişkimize doğru bir yolculuğa çıkmamız ise Türkçe okurunun henüz okuma fırsatı bulacağı metnin Perec’in ayak izlerini sürmek kadar heyecan verici bir diğer yönü.

“Duvara tablo asarım. Sonra orada bir duvar olduğunu unuturum. O duvarın ardında ne olduğunu artık bilmiyor olurum, orada bir duvar olduğunu artık bilmiyor olurum, o duvarın bir duvar olduğunu artık bilmiyor olurum, bir duvarın ne olduğunu artık bilmiyor olurum. Dairemde duvarlar olduğunu ve duvarlar olmasaydı dairemin de olmayacağını artık bilmiyor olurum. Duvar artık, yaşadığım yerin sınırlarını çizen ve onu belirleyen şey değildir, başkalarının yaşadığı başka yerlerden onu ayıran şey değildir, yalnızca tablo için bir dayanaktır.” (Syf. 63)