Mehdi’yi beklerken

Humeyni basit bir fikirden yola çıkmıştır: Mehdi gelene kadar boş durmayalım, din kurallarına göre yeni toplum kuralım, yoksa yok ederler bizi...


@e-posta
Her Şey, 11 Ocak 10:52
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

 

Bizim alafranga aydınlarımız, maşallah, Walter Benjamin’i bilemediğim nedenlerle okurlar da okurlar, Benjamin’in mesih anlayışı üzerine Musevi diniyle ilgisini araştırmadan bir sürü kelâm ederler de ederler, ama hiçbiri Şiiliğin, Aleviliğin mehdi anlayışıyla ilgilenmiş, Ali Şeriati okumuşa benzemezler. Aynı kesimde, Şah İsmail’in bizim Alevi yurttaşlarımızın yedi ulu ozanından biri olduğu da ne kadar bilinir, bilinse de ne kadar ilgilenilir? Bilemem.

Abarttık elbette. Yazıya bilerek sert bir başlangıç yapmaya çalıştık, dikkat çekmek için İran’a. Daha doğrusu, 1935’den beri resmî adı İran olan topraklara. İran ve aryan sözcükleri arasındaki bağlantı sessel olmaktan öte, özde. O dönemin ırkçı havası, biliriz, İran’ı da sarmış. “Aslımıza dönelim”, diyerek, yanılmıyorsam, yurt, toprak anlamına gelen bu sözcüğü tarihin tozlarından temizleyerek mühürlemişler alınlarına. Denildiğine göre, fikir İran’ın o zamanki Berlin Büyükelçisi’nden çıkmış. Gene de, etnik yan anlamı ağır basan Persia’dan daha iyi, çünkü sadece Farsların ülkesi değil orası.

Adı ne olursa olsun, bizim tarihimizde can alıcı önem taşımış bir ülkeden söz ediyoruz. İran ile ikili ilişkilerimiz söz konusu olunca hemen övünürüz, 1639’da Kasr–ı Şirin ile çizilen sınır hep aynı kaldı, barış içinde yaşayan iki komşu olduk diye. Gerçekten de, Lale Devri sırasında kapıştığımız 10 yılı saymazsak aşağı yukarı öyle. Sanki, ondan sonra, sınırları sağlama bağladıktan sonra, kaba bir benzetme yaparsak, dönmüşüz arkamızı İran’a, pek izlememişiz orada olan biteni.

Oysa, 1639’dan önceki, özellikle 10’uncu yüzyıldan sonraki tarihimizde İran’ın önemi “olmasaydı, başka türlü olurdu” ulamından. Düşünsenize: ünlü Şahname’deki İran’ın Turan’ı kim? Ya Selçuklu İmparatorluğu? Fars kültürünün Türk devletinde üstün etkisi. Nizamülmülk’ün kurduğu nizam tarihçilere göre Osmanlı’yı da etkilemiştir. Fars şiirinin altın karesi: Ferdowsi, Sadi, Hayyam, Hafız yazınımızı yüzyıllarca etkilemiştir. Fars şiiri olmasaydı, Divan edebiyatı da olmazdı. Minyatür, hat sanatı alanlarındaki etkilenişimiz de az değildir. Osmanlıca üstünde Farsçanın ezici etkisini hepimiz biliyoruz. Hâlâ dilimiz Farsça sözcüklerle dolu. Öte yandan, Fars düşünürlerle bilginlerin, İslamın parlak dönemlerinde ön sıralarda yer aldıklarını da hepimiz biliriz. Mevlânâ, Türk müdür, Fars mı tartışması süredursun, yapıtı Farsça yazının tahtında oturmaktadır. Nizamî için de, bazı bakımlardan, benzer şeyler söylenebilir.

Gel gelelim, bizim de onlara önemli katkılarımız olmuş. Bence en önemli katkımız Şah İsmail. Yavuz Sultan Selim’e yenildikten sonra iyice İran’a çekilen ve büyük bir imparatorluk kuran Türkmen Beyi. Özelliği Şii, 12 imamcı olması. İran’a şiiliği yerleştiren o. Başka bir deyişle, Şiilik İran’a Türk kavminin armağanı(!). Şah İsmail’den bugüne, İran’ı yönetenlerden etnik Fars olanlar yalnızca baba oğul Pehleviler ve İmam Humeyni’dir. Bugünkü Rehber Hameney de “Men Türkem” diyen bir azeridir. Kavimci duyguları kışkırtmaya çalışmıyoruz. Nesnel saptama yapıyoruz.

İran kadim bir ülkedir, yeryüzünün en eskilerinden biridir. Bir bakıma yüzyıllar boyunca değişerek aynı kalmıştır. İşte Şiilik de ülkenin kültürel geçmişiyle karışarak gelişmiştir İran’da. Kaçar hanedanı Ahamenidlerle, Sasanilerle süreklilik bağı kurmaya çalışmıştır. Cyrus’un, Darius’un büyük doğusu, zerdüştlük, manişeizm de biçimlendirmiştir İran’ı, Arapların, Türkmenlerin getirdikleri dinlerin altında silinmiş görünseler de. Sonuçta İran’da 12 imam Şiiliği ulusal dine, daha doğrusu İran’a özgü bir islama dönüşmüş, oradan yayılmıştır. İran’da etnik kimlikten önce Şii kimliği gelir. Bu nedenle, Fars – Azeri karışımı, Şah dönemindeki gibi Fars milliyetçiliği ön plana çıkmadıkça, önemli çatışmalar olmadan yürüyegelmiştir. Genel olarak, Azeriler (ya da birçoğunun kendi deyişiyle Türkler) Şiileştirdikleri Farsların üstünlüğünü zamanla içselleştirmişler, kendi Türkçelerini özel yaşamlarında kullanmayı yeterli görür hâle gelmişlerdir.

Şiiliğin toplumsal açıdan en önemli doğurgusu, imamların Sünni ülkelerde görülmeyen biçimde örgütlenmesi, bir mollarşi kurulması olmuştur. Şii inancının başlıca yönlerinden biri de, inananların, önder din adamlarını izlemesi, “taklit” etmesi gereğidir. Bu din adamlarına, biliyoruz, öykünme orunu, taklit mercii denir. Böylece, merci–i taklit olan Büyük Ayetullahlardan, hüccetülislama, mahalle imamlarına uzanan bir imamlar ağı bütün ülkeyi kapsamış, toplumsal ve kültürel yaşamda en önemli güç hâline gelmiştir. Geniş halk yığınları, daha da önemlisi: tecimenler sınıfı (bezirgânlar) din adamlarıyla el ele olmuştur. Biraz sarkastik bakarsak, egemen yaşam anlayışı dinselcidir, imamların dediğini yaparak Mehdi’nin gelmesini beklemektir yeryüzü yaşamanın özü.

Tarih beklemez elbette. İran’ın 19’uncu yüzyılı biraz bizimkine benzer. Devlet bir modernleşme hareketi başlatmıştır, örneğin 1851’de Dar–ül Fünun açılmıştır. Avrupa ülkelerine ve değerlerine meraklı bir aydın sınıfı doğmuştur. Buna karşılık, önemli toprak kayıpları yaşanmış, İngiltere’nin ve Rusya’nın İran üzerinde nüfuzu artmış, yabancı şirketler ekonomiye neredeyse el koymuştur. Muhalefet, bir yandan milliyetçi aydınlar, öbür yandan çoğunluğu iktidardan nasibini alamayan mollalardan, tecimenlerden, halktan gelmiştir. Başka bir deyişle, İran’da camii ile çarşı Şah’a karşı olmuştur. Bu süreç 1906 devrimine ve anayasasına akmıştır.

Ne ki, bundan pek fazla bir şey çıkmamıştır. 20’nci yüzyılda artık petrol ülkesi İran vardır. Baba Pehlevi döneminde Fars milliyetçiliği ve modernleşme çabaları el ele gitmiştir. Ağır yaralarla atlatılan II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılıların sevgilisi petrol zengini, gösteriş meraklısı İran ortaya çıkar. Bu görüntüye varmak için ABD’nin 1953 yılında Başbakan Musaddık’ı darbeyle devirmesi gerekecektir. Musaddık, bana, duruşu, ülkesine bağlılığı, halkçılığı, modernliğiyle rahmetli Ecevit’i anımsatır hep. Kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sanan megolaman Şah’ın İran’ında böyle kişilere yer verilmeyecektir elbette.

Ülke görünüşte (Batılıların gidip geldikleri mahalleleri anlamak gerekir) modernleşir, ama gelir dağılımı gittikçe bozulmakta, siyasî muhalefet üzerinde baskı artmakta, Fars milliyetçiliği Azeriliği neredeyse yok sayacak kadar gemi azıya almış gelişmektedir. Petrolün getirdiği o muazzam servet azınlığın elindedir. Nüfusun yüzde onu ulusal gelirin yüzde doksanını almaktadır. Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Gene reformcu aydınlar, mollalar, tecimenler muhalefet safında yer alırlar. Azeriler ve Komünist Partisi Tudeh (kitle demek) de muhalefetle saf tutacaktır.

1960’lardan, gittikçe güçlenerek 1979 devrimine doğru büyüyen bu muhalif hareketin ekseninde İmam Humeyni vardır: Büyük Ayetullah, Merci–i Taklit. Bence Humeyni basit bir fikirden yola çıkmıştır: Mehdi gelene kadar boş durmayalım, vaziyeti idare etmekle yetinmeyelim, din kurallarına göre yeni toplum kuralım, yoksa yok ederler bizi. Bu fikir tutar. Hem halk yığınlarının özlemlerine karşılık olur, hem de Antiemperyalist nitelik taşıdığı için aydınların. Bu bağlamda, İran’ın Franz Fanon’u diyebileceğimiz Ali Şeriati’nin yazıları, kitapları devrime doğru giden harekete entelektüel canlılık, derinlik katar. Nice solcu aydın, Marksizm ile İslam’ı birbirine karar. Artık Şah, Yezid; her devrimci, Kerbela şehidi Hüseyin’dir. Kadınlar Hz. Fatma’nın oldu bittiye boyun eğmez varlığından birer parçadır. Humeyni, ideolojisini halkın imgelemine, kutsal betilerine (figür) göre kurgulamıştır. Mehdi’nin yolunu açmak istemektedir.

Devrimden sonra reformcu aydınlar, Tudeh, diğer yol arkadaşları tasfiye edilecektir. Geriye kalan dinselci katı bir düzendir. Ancak dinselci olduğu kadar antiemperyalist ve Batı karşıtıdır. Yani dinselci–solcu bir düzen kurulmuştur. Bizde idris Küçükömer’in “sağ soldur, sol sağdır” tuhaf düşünceleri var ya, onları İran’a uygulasaydı o kadar tuhaf görünmeyebilirdi.

İran–Irak savaşı, İran devriminin “dış düşman”a karşı milliyetçi/ dinselci birlik sağlayarak yerleşmesine, hasımlarının tasfiyesine yardımcı olmuştur. Öyle kolay kolay değişmeyecek bir düzen kurulmuştur.

Kendi kuralları, kavramları içinde bir demokrasidir. Bu kuralların, kavramların sorgulanmasına varmaması koşuluyla belli bir tartışma, siyasî yarışma ortamı yaratılmıştır. Bu hâliyle Körfez ülkelerinden daha serbest olduğu söylenebilir. Ancak, Batı’nın, önce ABD’nin içine sindiremeyeceği özellikler taşımaktadır. Antiemperyalist değil, sadece dinselci olup kapitalist sisteme eklemlenseydi, Batı, ses çıkarmazdı İran’a.

İran anayasasına göre rehber, yani önce Humeyni, şimdi Hameney, bütün müslümanların, ümmetin önderidir. İran devrimini yapanlar, İranlı olmaktan önce müslümandır. Devrim, ezilenlerin ezenleri alt etmesidir. Gene İran anayasasına göre, ezilenlerin evrensel bir hükümeti kurulacak ve bütün ezenler alt edilecektir. Büyük şeytan ABD yenilmelidir. Kudüs siyonistlerden, Mekke ile Medine emperyalistlerin müttefiki tagut rejimlerden kurtarılmalıdır. Devrim muhafızları böyle bir ideoloiyle beslenirler. İran Şiiliğinde iyi/ kötü ayrımı, manişeizmin kalıtı olarak sünniliğe oranla çok daha keskindir. Şer’in cisimleşmesi olarak Şeytan kavramı çok daha güçlüdür. Dolayısıyla şeytanla mücadele sloganı, siyasal algılama düzeyinde kalmaz, insanların ruhuna işler. İran’ın devlet olarak varlığından ileri gelen bölgede liderlik hevesiyle Mehdi gelene kadar vaziyeti idare etmekle yetinmeyen bu atılgan ideoloji birleşince İran’a, özellikle Batı’nın ve müttefiklerinin olumlu bakması güçleşir.

İran’a salt Antiemperyalizm açısından bakıldığında haklı görülebileceği konular bulanlar vardır, ama din adına kurulan baskı rejmini kabul etmek hiç de olanaklı değildir (Körfez ülkelerindeki rejimler de kabul edilemez). Böyle bir baskı rejiminin ülke içinde zaman zaman patlamalara yol açması beklenir, doğal olarak.

Son olaylar da öyle görülebilir mi? Ne olup bittiğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Resmî açıklamalara göre, İran’ın ABD, İsrail gibi düşmanları kısa bir süre önce Erbil’de toplanıp, bu sokak gösterilerinin senaryosunu hazırlamışlar. Reformculara yakın İranlı iktisatçı Sadi Laylaz’a bakılırsa, bazı siyasî çekişmelerin sokağa yansıması bu gösteriler, bir halk hareketi değil. Olayların başladığı Meşhed kenti Ahmedinejad döneminde kara borsanın, para aklamanın merkezi olmuş. Rohani de buna karşı önlemler almaktaymış. Olaylar bu önlemlere direniş olarak başlamış. Öyle diyor Laylaz. Görünür gelecekte Rohani’nin utangaç reformlarını desteklemekten başka bir yol gösteremiyor. Yalnız, Ahmedinejad adını anması ilginç. Adı geçenin tutuklandığına dair haberlerle bu olaylar arasında bağlantı olabilir mi? Ahmedinejad hem Rohani’ye hem de Hameney’e karşı. Herhalde birçok destekleyeni vardır hâlâ. Öte yandan, tutuklananların çoğu 25 yaşının altındaymış (Ölenler kimdir, bilmiyoruz.) . Belli ki, gösterilere işsiz, geleceksiz yığınla genç katılmış, bu düzen canlarına tak ettiği için bağırıp çağırmışlar, giderek zıvanadan çıkmışlar.

Söylediklerimiz sınırlı bilgiden çıkarsama. Gerçekte ne olduğunu belki ilerde öğreniriz. Ancak olayların bastırıldığını duyuran yetkilinin Cumhurbaşkanı ya da onun bir bakanı değil, Devrim Muhafızları komutanı olması dikkatimizden kaçmamalı. Demek ki, yerleşik düzen Rohani’den daha güçlü ve Devrim Muhafızları da bu olayları da düzeni pekiştirmek için kullanıyor. Nitekim, 10 binlerce kişiyi olayları protesto etmek için rejim lehine sokaklara döktüler. ABD’nin, İsrail’in göstericileri desteklemiş olmaları da yerleşik düzenin ekmeğine yağ sürdü.

Bu olaylardan sonra yönetim ekonomik konularda herhalde daha dikkatli olacaktır. İran’daki dinselci düzen aynı zamanda halkın içine yerleşmiş bir düzendir. Dinselci rejimin insanların ruhuna yerleştikten sonra değiştirilmesi iyice güçleşir. İran’da laiklik hiç denenmemiş, değişimler hep dinselcilik çerçevesinde aranmıştır. Batı usulü demokrasi, insan hakları, kendini mutlak doğru bildiğinin ifadesi sayan, sanan dinselcilikten, dinselci kafadan çıkmaz, laiklikten çıkar. Bu gerçeği umarız birileri anlar, ama çok geç artık. İran’da, dipten göremediğimiz kadar derinden gelen bir dalga yoksa, bugünkü koşullarda dinselci rejmin yıkımını beklemek yanlış olur. Rejim ne kadar yumuşarsa o kadar kârdır. Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail çağında olmadığımıza göre (en azından biz öyle düşünüyoruz), Türkiye’nin İran ile iyi ilişkiler kurmaması için hiçbir neden yoktur.

Mehdi gelene kadar kim bilir daha neler olacak? 2000 yılında yitirdiğimiz İranlı büyük şair Ahmed Şamlı gibi beklemekten başka elimizden ne gelebilir artık:

Bir gün kavuşacağız güvercinlerimize

ve dostluk yeniden elini sıkacak güzelliğin

en kısa şarkının öpücük

her insanın diğerine kardeş olacağı

gün

kapıların kilitlenmeyeceği

kilidin

bir masal olacağı

o gün

yürek yetecektir yaşama

her sözcüğün

sevmekten başka anlam taşımadığı

gün

ne diyeyim diye aranmayacaksın

son sözünü söylemek için

her harfin müziğinin

dirim olacağı gün

uyak peşinde sıkıntı çekmeyeceğim

son şiirimi söylemek için

en kısa şarkının bir öpücük olması için

her dudağın bir şarkı olacağı gün

gitmemek üzere geleceğin gün

dostluğun güzellikle bir olacağı

o gün

güvercinlerimize yem vereceğimiz gün

bekliyorum o günü

ben o gün orada olmasam bile.

Kalın sağlıcakla...