"Yazarın bakkaldan farkı yok"

Mustafa Orman: Bu kadar tapınmasınlar bence, sonuçta yazarın da bakkaldan farkı yok. Aslolan metindir


@e-posta
Söyleşi, 22 Aralık 10:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Mustafa Orman'ın Derdin İncinmesin'i için bir ilk kitap olduğunu bilmeyen okurların, öyküler aracılığıyla bu bilgiye varmaları epeyce zor olabilir. Çünkü kitaptaki öyküler, bir ilk kitap için pek de 'acemi işi' gibi durmuyor. Belli ki üzerinde düşünülmüş, kafa yorulmuş, ince elenip sık dokunulmuş öyküler bunlar.

"Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme..." ithafıyla açılan eser, aslında daha en baştan derdini de belli ediyor. Bu ülkede kimler, neden bu satırları okuyamıyor sorusunun cevabını aşağı yukarı hepimiz tahmin edebiliyoruzdur. Derdin İncinmesin'de öykülerin en önemli meselelerinden biri devlet- halk ilişkisi. Devlet, çoğu zaman, bir otorite figürü olarak çıkıyor karşımıza. Tokat atmayı seven, somurtkan, öfke dolu, dediğim dedik bir otorite. Bu otorite ile hesaplaşmaya çalışan bireyin toplumdaki yerini, sadece bir 'insan' olarak gerçekleştirmeye çalıştığı varoluş serüvenini ve ayakta kalmaya çabalamasını görüyoruz. Sadece vasat bireycilik değil Derdin İncinmesin'in bireyleri. Onun bireyi, yeri geliyor bir halkı temsil ediyor, yeri geliyor toplumun kendisi oluveriyor. Bu yüzden modern dünyanın kent hayatı içerisine sıkışmış bireylerini görmüyoruz çoklukla. Kadrajı biraz daha sağa ve aşağıya çeviriyor Derdin İncinmesin ve görmezden gelinen ne varsa göstermeye çalışıyor okura.

Çok klişe olacak ama kitap isimlerini önemseyen birisiyim. Kitabın içeriğine dair zaman zaman ipuçları yakalayabileceğimizi düşünürüm kitabın ismiyle. Senin kitabında da böyle bir durum söz konusu bana kalırsa. Dertli öyküler. Nereden geliyor bu Derdin İncinmesin?

Kitap ismi biraz gelgitli süreçlerle geçiyor. Sürekli bir isim arayışı içinde kendini buluyorsun. Bu durum çevrendekilere de sirayet ediyor. Çünkü sadece bir isim değil, birden fazla ismi aklında bulunduruyorsun. Kitaba ad vermeden önce, anneannemle telefonda konuşmuştuk, kapatırken de Kürtçe bu anlama yakın bir temennide bulunmuştu. Aslında söylediği temenniyle birkaç isim daha çıkarılabilirdim. Derdin İncinmesin dışında dört isim daha arkadaşlarıma sundum, en fazla oy alan bir nevi kitabın ismini belirlemiş oldu.

Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” Bu, epeyce ağır bir ithaf. Hatta bir ithaftan da öte, tek cümlelik bir öykü gibi. Türkçe edebiyat yapan birisin. Çok zengin iki dil olan Türkçe ile Kürtçe arasında, bütün siyasî ideolojilerden uzak bakarsak, bir köprü, bir kardeşlik olduğunu düşünüyor musun? Dil, bu anlamda, varoluşun neresinde duruyor sence?

Yolda yürürken ya da bir yerde otururken, Kürtçe başlayan konuşma, Türkçeye ani bir geçiş yapıyor. Kürtçe bir cümlenin içinde Türkçe kelime, Türkçe cümlenin içinde de Kürtçe bir kelime aniden kulağınıza ilişebiliyor. Hatta kelimeler de ansızın değişik bir hâle büründürülebiliyor. Türkçe ve Kürtçenin birbirine kırılmışlığı ne kadar çoksa, birbirinin içine girme, birbirinin anlamını bükme durumu da o denli fazladır.

Derdin İncinmesin’deki öyküler, bir kültürel aidiyet içeriyor. Belli bir coğrafyanın öyküleri. Kimileri için sesi kısılmış ve duyulamayan bir coğrafya. “Güvercini Bileğinden Öp” adlı öykünde de söylüyorsun: “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” Öykülerinin böyle bir aidiyet içermesi, çıkış noktası olarak belli bir coğrafyayı vurgulaması bir risk mi sence? Oralardan uzak, oraları bilmeyen insanların öykülerini okurken seni anlayamayacağı kaygısına kapıldın mı hiç?

Derdin İncinmesin, Mustafa Orman, Everest YayınlarıHenüz ölmeyen, hasta yatağında debelenen bir çağda yaşıyoruz. Bütün hastalıkların insanın yaşamı olduğu bir çağ. Bir şeyi seçme zorunluluğuyla, kaygı ve büyük bir öfkeyle yaşıyoruz. Kör bir silindirin içine girip birbirimizi görmüyoruz. Böyle bir noktada, yazmanın başlı başına risk almak olduğunu düşünürsek: Kendime ihanet etmemek için sadece aklımı dinledim ve düşüncelerime uydum. Ben kaygıya kapılmadım, çünkü okuyucuyu hesap ederek yazmadım. Amacım birilerini memnun etmek değildi. Kendi içimde yazma zorunluluğu hissettiklerimi yazmaya çalıştım. Kendi varlığımı yok saysaydım zaten yazmış da olmazdım. Dünyayı umursamazdım. Bu umursamazlık, korkaklıktır da biraz. Bir şey konusunda karar vermek için yığınla düşünceden geçeriz. Çünkü insanı fiziksel cesarete yönlendiren her daim içteki cesarettir. Bu yüzden benim kendi içimdeki aidiyet beni bir yere oturtabilir, başkasındaki değil. Bu noktada bir coğrafyayı, bir insanı, bir radyoyu, bir kediyi vurgulayarak yazmak da risktir. Önemli olan bunun üstesinden nasıl geldiğimizdir. Ha bana sorarsan orada yaşananlar Arjantin'de, Irak'ta, İspanya'da, Filistin'de, İran'da da yaşandı, yaşanıyor da.

Öncekine bağlantılı bir soru sorayım. “İnsan yaşadığı yere benzer” diyoruz, peki bu yaşadığın yer, o an için bulunduğun coğrafya, yazma ritmine, biçimine nasıl etki ediyor?

Burada da bir oluş durumuyla karşılaşıyorsun. Çocukluğunda benliğine sinmiş olayları öne sürme ve bağlayarak bir gerçekliğe kavuşturma disiplinine girişiyorsun. Şöyle ki: Benliğin, kimliğin ya da rolün yeni bir isme kavuşma sancısını hissediyor. Bu kendine isim verme durumu, seni başka bir varoluşa sürüklüyor. Yola girdiğin anda etrafındaki seslere, yolun şekline, gündüz- gece ayrımına bakarak kendine şekil veriyorsun. Çünkü coğrafya isim olarak değişmez, ama sürekli bir değişimle; yıkılma, kararma, biçim alma vs. gibi durumlardan geçtiği için seni de her yanınla baskı altına alıyor. Yazma ritmini hem daha sertleştiriyor hem de yazarken daha dikkatli olmanı sağlıyor.

Devlet ile halk arasında kurulan veya kurulamayan köprü, öykülerinin önemli bir odak noktasını oluşturuyor. Devletin eril duruşu, yeri geliyor bir babanın karakterinde vücut buluyor. Devleti algılama biçimimiz de yaşadığımız coğrafyaya göre değişiyor. Coğrafya ile devlet arasında nasıl bir bağ kuruyorsun? Devlet, tokat atmayı seviyor mu sence, yoksa sahiden şefkatli bir anne olabiliyor mu zaman zaman?

Devlet, resmî tarihiyle kendisi arasında nasıl bir bağ kuruyorsa, ben de devlet ile coğrafya arasında tam tersi bir bağ kuruyorum. Hâlâ da devam eden resmî tarih çıkmazları, yok sayma, diz çöktürme sürüp gider. Devletle karşılaşmanın ilkinde atan kalp atışların, sirayet eden sopasız şiddet, gördüğün her şey devleti korkunç, coğrafyayı da sığınma olarak yansıtır sana.

Herkesin kendi içinde birer küçük devlet olduğunu var sayıp başlarsak, uzattığımız her şefkatli kolda düpedüz bir karşılık bekleme, menfaat durumu vardır. Devlet menfaati olmayan hiçbir şeye şefkatli kollarını uzatmaz, uzatıyorsa da menfaati vardır. Devlet de baba gibidir, karşı çıktığında tokadı basar. Zaten “Günlüğe Düşmüş Cenin” öyküsünde de yazmışım; "Baba dediğin nedir ki, ayaklı devlet."

Öykülerinin en sevdiğim yanı ince mizahi üslubun. Komik olmaya çalışmıyor. Sınırları zorlamıyor. Örneğin “Diş” adlı öykün, bu mizahın en güzel hissedildiği öykülerden biri. Bu üslup özellikle üzerinde çalıştığın bir tarz mı? Yoksa “ben bir şey anlatıyorum, o anlatılan hikâye bazen tebessüm ettiriyor” mu diyorsun?

Karl Kraus, "Ne ağlamak ne de gülmek için gücün olduğu yerde, gözyaşları içinde gülümser mizah" der. Bu hayatın içinde karşılaştığımız şeylerdir, birisi herhangi bir konuda bir şey anlatır, gülmeye başlarız, sonra bakmışsın o gülmeden ağlamaya geçmişsindir. Elbette üzerinde çalışıyorum.

Derdin İncinmesin’in arka kapağında Umudu dürten, umutsuzluğu yatıştıran hikâyeler” denilmiş öykülerin için. Her şeye rağmen, hele de anlattığın bunca derde rağmen, hâlâ umut var mı sahiden?

Hiç umudum yok, ama işimiz de sanırım yaşadıkça her şeyden umut etmek. Belki de bizi umutlandıran karanlıktır. Aydınlığın içinde umut ne arasın ki, hatırlanır mı? Bilmiyorum. Umutsuzuz ama bu kör kütük beklememiz gerektiği anlamını da vermiyor. Aksine daha çok yere basan adımları da devam ettirmemiz gerektiğini söylüyor. Herkes kendi işini en iyi yapmak amacıyla daha çok çalışmalı. Ancak umut buradan dürter birilerimizi. Yoksa siyasetçilere bakıp bir şeyin değişmesini beklemek, ancak kendimize sonradan salak dememize neden olmaktan öteye geçemez. Küçük çocukların gülen yüzleri hatrına, her şeye karşı daha çok didinmeliyiz ki, onlara bakıp biz de gülebilelim.

Kitaptan bağımsız bir iki şey de sormak istiyorum. 2016 bitmek üzere. Önceki yıllara göre öyküde bir durağanlık var sanki. Bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Sen ne dersin? Eğer öyle olduğunu düşünüyorsan, bunu neye bağlıyorsun?

Sanırım ülkede olan her şey, günlük hayatı etkilediği gibi yazmaya da üretmeye de etki ediyor. İnsanlar ülkede yaşananlardan kendine vakit ayıramaz hâle geldi. Sürekli kafa karıştıran bir düzen, sürekli düşünceyi hınca çeviren bir gündem. Bu kafa karıştırma, "ne yazsam" sorusunu da akla sürekli getiriyor. Bunun dışında bir durağanlık yok aslında, dergilerde yüzlerce öykü yazılıyor, çıkan kitaplar da var; insanlar okumaya odaklanamıyor sanki. Duraklamanın asıl sebebi gündem içinde bütün eserlerin heba olmasıdır.

Kitaba yönelik eleştiriler konusunda neler düşünüyorsun?

Kitaba yönelik herhangi bir eleştirel yazı görmedim. Kitap üzerine yazılanlar da eleştiri değil. Bunu da söyleyeyim. Ama sosyal medya üzerinden bağırıp çağıranlar var; "Bu kitabı neden herkes beğeniyor" diye. Beğenmişse, ben kafasına silah dayamış değilim ya. Ne yapayım beğendiyse ya da beğenmediyse. Kişisel kin gütmenin başka bir yolu bu herhalde. Benim arkadaşım da, sırf bana hoş görünmek için kitabı beğeniyorsa, bu benim sorunum değil, onun ikiyüzlülüğüdür. Hepimizin hayranlıkla baktığı insanlar var. Herkes bir yönüyle karşısındakine hayranlık duyar. Kitap da biraz öyledir; kimi dili basit olduğu için, kimi dili şiirsel olduğu için, kimi de dili ağır olduğu için sever. Kimseye niçin sevdin ya da sevmedin sorusunu sormaya hakkımız yok. Ama bahsettiğim durum tamamen ülkede yaşanan bir insanlık sorunu. Bir şeyi açıklarken, bir şeyi işaret ederken kişisel husumet gözetmeksizin yapamıyor. İnsandır bu kardeşim, kusurludur. Yarattığı ya da ürettiği de muhakkak kusurludur. Önemli olan bu kusuru nasıl anlattığındır, anlatamıyorsan o kusur gelir senin kusurun olur, onun değil. Eleştiri yok diye çok yakınıyorlar, kitaplar çöp diyorlar, yazın o zaman, sizi tutan mı var? Biri eleştirince de üzerinden pislik çıkarıp tepiniyorlar. Sosyal medyada mağduriyet yaratmak çabuk ele gelen bir şey, kolaydır da. Yani tutturmuşlar bir ucuz eleştiri yolu: "Aforizma çok." Aforizma nedir gerçekten, kitabı okudun mu? O cümleler öyle süs olsun diye oraya koyulmadı, her birinin başka öykülere uzanan damarı var. Aforizmadan bir şey bulamayanlar da, yine sosyal medyadan ya Kürt meselesi ya da kitabın editörü üzerinden vurmaya çalışıyor. Kürt meselesiyle yüklenecekleri bir yer varsa, o da kendi içlerindeki nefrettir. Sürekli ağızlarında pelesenk ettikleri resmî tarihleri sorumludur. Ben yazmadım, onlar yazdı o öyküleri, ben de gün yüzüne çıkardım. Şuna da inanıyorum: Bir şey çirkinlikle dile getiriliyorsa demek ki rahatsız etmiştir; çirkin diye gösterdiği şey haklıdır, doğrudur, değmiştir. Artık kimse kitapla ilgilenmiyor, üzerinde düşünemiyor. Kitabının kapağını beğenmiyor, yazarın tipine gıcık oluyor, siyasî görüşüne kafayı takıyor. Bundan sonra diyecek bir şey de bulamıyorum.

Genç yazarların yok sayıldığını düşünüyor musun? Çok tanınmış yazarların, mutlaka okumanız gerek dediği kitapların bir yerimize değmediğini, edebî ağırlığının olmadığını okuyup anladığım için soruyorum. Ya da gerçekten o kitabı okuyorlar mı?

Necip Tosun, özellikle öyküde her kesimden herkesi okuyor. Bu yüzden Necip Tosun'u bunun dışında tutabiliriz. Her şey bir nevi sosyal medya üzerinden yürüdüğü için, diğer yazarların gençleri gerçekten takip ettiğini düşünmüyorum. Çünkü sosyal medyada bir yazarın kitap paylaşması öncelikle arkadaşlık ya da ilişki üzerinden yürüyor. Yazarlar için bu durum kesindir. Ve bir yandan da dikkate alınacak bir durum değildir, çünkü her paylaşılan kitap okunuyor anlamına gelmiyor. Yazarlar arasında suya sabuna dokunmadan birbirini memnun etme çabası var. Hem bir şeylerden yakınıp hem de bir şeylerin çok mükemmel olduğunu gösterme çabasına girişiliyor. Oysa bu yanlış bir tutum. Öte yandan gençler de yok sayılma korkusundan cesaretle hareket edebilecekleri birikim varken, buna teşebbüs edemiyorlar. Bu da piyasanın getirmiş olduğu koşulların içe kapatma baskısıdır. Onlar da haklı çünkü onların sanatçı, müzisyen arkadaşları yok, masalarına oturacağı yazarlar topluluğu yok. Ama iyi kitap eninde sonunda damarını bulur, çokça satılan, beş altı baskı yapan kitaplar ister istemez patlıyor, gündemden düşüyor, kimse umursamıyor artık. Herkes sadece kendi metnine güvensin, işini iyi yapsın, gerisi gelir nasıl olsa. Gençlerin çoğu, çokça dile getirilen yazarlardan daha iyi öyküler yazabiliyor, ama işte küçük iktidarlar her alanda var. Belki de bunlara muhalefet eden insanlar olmadığından bu durum böyle devam ediyor. Ya da herkes bundan memnun. Sağlıklı eleştiri olmamasının bir diğer nedeni de, eleştiri yazacak kişinin edebiyat dünyasından herkesi tanımasıdır. Önümüzdeki yıllar için eleştirmenlik alanına hazırlık yapan biri varsa, bence hiçbir yazar arkadaşı olmasın, daha sağlıklı eleştiri yapabilir.

Yazılanlar noktasına gelince, bu ülkenin geçmişinde ve bugününde yaşananlar yazarların kendini sorgulamasına neden olmuyorsa, yazılanlar da basit bir gösteriden öteye geçemiyor. Acıların yıllarca kendini tırmandırdığı yerde, yazarlar suya sabuna dokunmadan, piyasanın buyruklarına buyruk katıyor. Sosyal medyada tepki vermekle, eyleme gidip bol fotoğraf paylaşmakla, bol cilalı dergilerin köşelerinde kurulan afilli cümlelerle geçmişin ceset kokan günlerini de görmeden güne laf atmakla meşgul olup, kendi penceresindekileri temize çıkarmak dışında umarım edebiyatın verdiği güce dayanarak, haksızlıkları ve acıları anlatacak zamanları da olur. Caddebostan'da uyuklayan kedi yerine, kerpiç tek göz evde, kocası 20 yıl hapse çarptırılmış, eteğine asılmış üç, kucağındaki bir çocukla yaşama tutunan kadını, anne karnında vurulmuş bebeği de yazarlar umarım bir gün. Ve bu ülkede yaşananlardan henüz tam olarak haberdar olmayan ya da yaşananları görmezden gelen sürüyle edebiyatçı var. Ve yazılanlara edebî anlamda da bakacak olursak, küçük edebiyat iktidarının başındakilerin söylediği kadar sağlam ve ayağı yere basan metinler pek çıkmıyor. Sağlam metinlerin de zaten kıymeti bilinmiyor, bilerek yok sayılıyor. Zaten iyi olmadığını söylediğin zaman da, yazarı bıraktım, yazarın okuyucusu sana düşman kesiliyor. Bu kadar tapınmasınlar bence, sonuçta yazarın da bakkaldan bir farkı yok. İkisi de insan. Aslolan metindir.

Vaktiyle dergicilik de yapmış birisin. Dergicilik yapmak pek akıllı insan işi değildir derler. Bu işin de “derdini” çekmiş birisin. Şu anda aktif olarak dergicilik yapmıyorsun ama ben o isteğin insanın ruhuna bir kere karışınca bir daha çıkmayacağını düşünenlerdenim. Ne diyorsun? İleride yeni bir dergi projesi çıkar mı senden? İzafi gibi bir derginin başına geçmeyi düşünür müsün yoksa iyice el etek çektin mi bu işten?

Kafamda şu anda dergi çıkarmak gibi bir delilik yok. Yapar mıyım bir daha? Bilmiyorum. Yine de büyük konuşmamak gerek. Ama şöyle bir şey var; dergiyle uğraşmak her zaman yazdıklarının önüne bir set örüyor. Kendi yazma serüvenine tam olarak katılamıyorsun.

Dergi demişken, yeni dalga edebiyat dergilerine değinmek istiyorum. Dalga dalga geldi malum dergiler, hangileri olduklarını biliyorsun. Son zamanlarda konuyla ilgili epeyce tartışma da döndü aslında. Sen ne diyorsun bu dergiler için? Kapitalist sermayenin toplumsal hayatın her alanını sardığı bir dönemde, bu dergilerin gerçekten edebiyata hizmet ettiğini düşünüyor musun? Yoksa ölü seviciler deyip geçelim mi?

Vallahi artık bu konu iyice üstümüze başımıza sıçradı. Yani eleştirenler de ikiyüzlü bana göre. O dergilere laf atarken, o dergilerde yazanları neden hiç eleştirmiyorlar? Bütün sorun burada başlıyor. Gerçekten sosyal medya üzerinden söylenenler eleştiri midir? Ben o dergileri çıkaranlarda suçu aramıyorum. Sonuçta kendileri dergiye yazmıyor. Popüler dergileri eleştirenler bir gün o dergilerde yazanları eleştirsin de göreyim onları. Bence omurgasızlık insanda başlıyor. Herkes birbirini memnun etme derdinde, onun için kafa yormaya bile gerek yok artık. O dergileri eleştirip rahatlıkla o dergide yazan birine methiyeler düzebiliyorlar. Demiyorum beğenmesinler, ama bir şeyin de hakkını verebilsinler.

Tezgâhta neler var? Epeyce çalışkan, üretken birisi olduğunu biliyorum. Gelecek aylarda yeni kitaplarını görme imkânımız olacak mı?

Tezgâhta bitmiş bir öykü dosyası var. Ama bekliyorum, beklemesi gerek diyorum. En az altı ay daha demlenmesi lazım. Onun dışında yazdığım şeyler var, ama henüz kafamda bitirmedim.

Fotoğraf: Nazlı Demirel