Labirent

Kuzey, Masumlar ve İstanbul İstanbul adlı romanlarıyla birçok ödül kazanan Burhan Sönmez'in yeni romanı Labirent bu hafta raflardaki yerini alıyor. K24 okurları için tadımlık bir bölüm yayınlıyoruz...


@e-posta
Tadımlık, 13 Eylül 10:22
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Theodora’nın Meyhanesi, araç girmeyen bir sokakta, yan yana sıralanmış restoranların ortasında, kaldırımı kaplayan masaları ve doluluğuyla seçiliyor. Gençlerin oturduğu uzun masada Boratin arkadaşlarının ilgisine karşılık vermeye çalışıyor. Humusun tadına baktın mı Boratin? Orası gürültülü, bu tarafta oturmak ister misin Boratin? Rakına bir buz daha alır mısın Boratin? Boratin masanın şarap içen yarısına katılmaktansa Bek’in izinde rakıyı tercih ediyor. Karşısında oturan Hayala, işte bu, diyerek kadehini kaldırıyor. Bütün masa onlara katılıyor. Boşalıp dolan kadehlerin de yardımıyla, üzerilerindeki gerginlik kısa sürede dağılıyor. Meze tabakları gelip gidiyor. Boratin bir yandan arkadaşlarının adları ile yüzlerini eşleştirip zihnine kaydetmeye, diğer yandan Bek’in konudan konuya atlayan konuşmasını izlemeye çalışıyor. Güzellik iyilikten daha caziptir, diyor Bek ve karşıdaki masada oturan bir grup kadını gösteriyor. (Neşeyle içen genç kadınlara bakıyorlar.) Hangisi gözünüzü alıyor, diye soruyor Bek, ortada oturan iyi karakterli olanı mı, yoksa onun yanındaki güzel kadın mı? (Ortadaki kadın, diğerlerinden saygı görüyor. Sözü dinlenen ve değer verilen biri. Onun sağ tarafındaki kadın ise yüzünün güzelliğiyle dikkat çekiyor.) Güzellik geçicidir, demeyin bana. İyilik de geçicidir. İyilik, karşılık beklentisi yaratır ve sınıra sahiptir. Güzellik öyle mi? (Bek, bir yudum rakı ve bir parça peynir alırken, bu fırsatla kadının gözlerine, burnuna, dudaklarına daha dikkatli bakıyorlar.) Güzellik ne karşılık bekler ne de çıkara dayanır. Sadıktır. Göründüğü gibidir. (Kadının çıplak boynunda zarif bir gerdanlık. Elbisesinin bir askısı omzundan kaymış. Elinde şarap kadehi. Yanındaki kadını dinlerken yüzüne yayılan gülümseme onu daha da güzelleştiriyor.) Masamızdaki kadın arkadaşların affına sığınarak konuşuyorum, diyor Bek. (Dört kadın, altı erkekler masada.) Dert etme Bek, o kadınla yarışacak değiliz, diyor Hayala. Senden önce biz kadınlar fark edip onu birbirimize göstermiştik zaten. Bu akşam bu meyhanede, eğer kız olsaydı bir tek Boratin onun güzelliğiyle yarışabilirdi. (Boratin’e eski günlerdeki gibi davranıyorlar. O da onların rahatlığına ayak uydurmaya çalışıyor.) O masanın üstündeki balkon çökse ve kadınlar altında kalsa, en çok hangisine üzülürsünüz, diye soruyor Bek. Hepsine üzülürüz, demeyin. Dil alışkanlığıyla yanıt vermeyin. Siz dili tersyüz eden müzisyenlersiniz. Haydi! (Bu sofrayı sevdikleri, akıllarına gelen her konuda tartışırken birbirlerine takılıp durdukları anlaşılıyor.) Yine kadehler kalkıyor. Boratin ağırdan giderek, yudumunu küçük alıyor. Gün batımında bu sokağa girdiğinde, Theodora’nın Meyhanesi gibi canlı ve gürültülü bir yeri anımsamadığı için canının sıkılacağını sanmıştı. İki saat geçtiği halde can sıkıntısı hissetmiyor. Hiçbir şey hissetmiyor.

Labirent, Burhan Sönmez, İletişim YayınlarıSağ tarafında oturan ve herkesin Efendi diye hitap ettiği arkadaşı, bir sigara alıp döneceğim, benimle gelmek ister misin, diye soruyor. Boratin ne yapacağını bilemeyen çocuk gibi Bek’e bakıyor. İyi olur, diyor Bek, etrafa göz atarsınız. Masadan kalkıyorlar. Sokağın ucuna doğru yürüyorlar. Bu sokakta iyi tanındıkları belli. Sağdan soldan gelen selamlara başlarıyla karşılık veriyorlar. Köşeyi dönüp anacaddeye dalınca, tanıdık gözlerden kurtuluyorlar. Cadde tıklım tıklım. Gençlerle dolu. Işıklı. Burada gençlerin ve ışıkların parçası olmak kolay. Yanından geçtikleri tekel bayilerine bakmıyorlar. Caddenin sonu her neredeyse oraya kadar yürümeye niyetli görünüyorlar. Bu yolu daha önce defalarca gidip gelmiş gibiler. Büyük vitrinleri geçtikten sonra, eski bir pasaja giriyorlar. İçerisi tenha. Serin. Sinema afişleri asılı panonun önünde duruyorlar. Afişlere göz atarken, yekdiğerinin söze girmesini bekliyorlar. Sessizliği Efendi bozuyor. İnsanların akıl yaşı başka, duygu yaşı başkadır, diyor. Biri gelişirken diğeri geride kalabilir. Mesela bizim masadakilerin akıl yaşı olgun, ama çoğunun duyguları hâlâ ergen. Bu ikisinin dengesini bulabilen, akıl yaşı ile duygu yaşının mükemmel uyumunu gösteren bir tek sen vardın. Boratin, ne oldu sana? İçki Boratin’in dilini gevşetmiş. Aklından geçenleri söylemekte tereddüt etmiyor. Bana tanımadığım birini soruyorsun, diyor. Sorduğun kişiyi ben değil, sen anımsıyorsun. Sen söyle, ne oldu ona? Efendi, Boratin’in bileğinden tutuyor. Sıkıca kavrıyor. Gözlerini gözlerine dikerek bekliyor. Bunu da mı anımsamıyorsun Boratin, diye soruyor. Neyi, anlamadım, neyi anımsamıyorum? Boratin, bir yıl kadar önce seninle bu pasaja geldiğimizi, bu afiş panosunun önünde durduğumuzu ve ben sana intihar etmek istediğimi söylediğim anda bileğime böyle yapıştığını anımsamıyorsun, değil mi? Boratin çekinerek bakıyor. Başkalarının da ölmek isteyebileceğini ilk defa fark ediyor. Sen hep şanslıydın, diye sürdürüyor Efendi, yine şansın yardım etti. Boğaz Köprüsü’nden her yıl onlarca kişi atlar. Kulenin tepesinden betona çakılmaya benzer. Bugüne dek ancak bir-iki kişi sağ kurtulduysa onlar da sakat kaldı. Oysa sen bir kaburga kırığıyla ve bellek kaybıyla atlattın. Senin zihninde hiçbirimizin sezmediği bir düğüm varmış. Ölmek yerine unutarak kurtuldun o düğümden. Ben eskiden sana imrenirdim Boratin, hem yakışıklı hem yetenekliydin, herkesin sevgilisiydin. Ama artık bunlara değil senin belleğini yitirmene imreniyorum. Neden geçmişini bulmaya çalışıyorsun? Bırak, o düğüm orada gömülü kalsın. Yüzlerce, binlerce yıl önceki olayların zamanını karıştıyor, bazılarının bugün yaşandığını sanıyormuşsun. O kadar eskiye gitmeden, sana geçen yılı anlatayım. Bir gece Theodora’nın Meyhanesi’nde içtikten sonra seninle kalkıp buraya geldik. Kafam iyiydi. Buradaki afişlere bakarak sana içimi döktüm. İntihara niyet ettiğimi, son adımı atmak üzere olduğumu söyledim. Beni eve götürdün. Yüzümü yıkadın. Yatağa yatırdın. Başımda bekledin. Günlerce yanımdan ayrılmadın. Yemeğini benimle yedin, gitarını benimle çaldın. En güzel bestelerinden birini o zaman yaptın. Neden sonra ölüm benden yavaş yavaş uzaklaştı ve şarkılardaki bir kelimeden ibaret kaldı. Oysa daha önce ölüm her yerde bulurdu beni. Balkonda bana, atla, derdi. Lodoslu günlerde beni denize çağırırdı. Mutfağa girdiğimde bana bıçağı gösterirdi. Geceleri dolaptaki ilaçların kokusuyla beni uykudan uyandırırdı. Kendimi zor tutardım. Neden intihar etmek istediğimi o zaman sana söylemiştim, bu sefer söylemeyeceğim. Madem geçmişi unuttun, benim ölümü isteme nedenim de unutulmuş halde kalsın. Senin sayende kendime geldim. Yoksa ölerek asil bir iş yapacağımı sanıyordum. İki bin yıl önce intihar eden askerlerin cesetleri çarmıhta teşhir edilir, kadınların bedenleri kendilerini astıkları iple sokakta sürüklenirmiş. Sonra devir değişti, intihar bir asalet ünvanına, bir ölümsüzlük temsiline büründü. Özellikle müzisyenler ve yazarlar arasında. Ölüm trajik göründüğünden, intihara yücelik payesi verildi. Ama o devir de geçti. Hayatta trajik bir şey kalmadı. Ölüm anlamını yitirdi, intihar da komedi halini aldı. İntiharın kökü geçmişimizde yatıyordu, ben o sınıra gidip geri döndüm. Boratin, sen geçmişinden kurtuldun, belleğini yitirerek kurtulmayı başardın. Kimsenin elde edemeyeceği mucize... Efendi hararetle konuşurken, Boratin bir adım geri çekiliyor. Bileğini Efendi’nin gevşeyen parmaklarından sıyırıyor. Bileğinin sızladığını hissediyor, eliyle sıvazlıyor. Sigara alacak mıyız, diye soruyor. Efendi kalakalıyor. Soluğunu tutuyor. Kısa bir tereddüdün ardından kahkaha atıyor. Sesi pasajda yankılanıyor. Elbette sigara alacağız, diyor. Meyhaneye dönerken yolda birer tane tellendiririz seninle. Pasajdan çıkıyorlar. Caddenin dalgalı kalabalığına karışıyorlar. İlk köşedeki büfeden sigara alıyorlar. Sigaralarını yakıyor, hiç konuşmadan meyhanenin sokağına varıyorlar. Arkadaşlarına katılıyorlar. Onların dönüşüne kaldırılan kadehlere eşlik ederek, içkilerini yudumluyorlar. Neler yaptınız, diye soran Bek’e, Efendi yanıt veriyor. Boratin bana güzel bir hikâye anlattı, diyor. Öyle mi? Evet. Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. Olmaz, demiş genç adam, seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun. Ama, demiş yaşlı adam, ben çıkmayan yolları öğrendim. Hikâye böyleydi, değil mi Boratin? Boratin kayıtsız bakıyor. Rakısından büyük bir yudum alıyor. Önüne dönüp tabağındaki mezeye ekmek banıyor. Masaya suskunluk çökünce Bek kadeh kaldırıyor. Haydi, diyor, bu sefer de Boratin’in hikâyesine içelim.