"Bizim, kuşağa ya da tarafa değil eleştiriye ihtiyacımız var"

K24 Konuşmalar serimiz Temmuz ayı dosyamız kapsamında Çağlayan Çevik'in moderatörlüğünde Mustafa Orman, Birgül Özcan, Alper Beşe ve B. Nihan Eren'le devam ediyor...


@e-posta
Dosya, 11 Temmuz 11:14
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Mustafa Orman, Birgül Özcan, Alper Beşe ve B. Nihan Eren. 80 sonrası doğan ve 2010'lu yıllar itibariyle eserlerini okuduğumuz "günümüz yazarları"ndan birkaçı. Üçü öykücü, biri şimdilik romancı dört yazarla K24'ün yeni dosyası için bir araya geldik. Yayımlanma maceralarından yazmaktaki dertlerine, "acaba bir kuşak var mı"dan memleketin hâline, kitabın yanında kahveli, somon fümeli sosyal medya paylaşımlarından bugünün "piyasa" dinamiklerine kadar konuştuk. Söz her fırsatta aynı yere varıyordu; "iyi eleştiri" ve "eleştirmen" eksikliği.

Çağlayan Çevik:  Burada bulunan herkes, yaygın edebiyat anlayışı içinde genç yazar olarak addedilebilecek isimler. Önce şuradan başlamak istiyorum metinlerin ilk yayımlanma macerası nasıldı? Vaktiyle yayınevleriyle konuştuğum bir haber dosyasında, o ilk dosyaların kabul aşamasını falan dünyanın en kolay şeyi gibi söylüyorlardı. Ama kimi yazarlarla görüştüğümüzde bunun hiç de o kadar kolay olmadığını görürüz. Önce buradan başlayalım istiyorum. Hakikaten o kadar kolay mıydı? Yani tık diye yayınlandı mı metinleriniz? İlk yayınlanma maceranız nasıldı, buradan başlayalım… 

B. Nihan Eren: Benimkisi on yıllık bir macera. 2004 - 2005 yılları arasında Adam Öykü'ye Kitaplık’a, Varlık’a öykü gönderiyordum. Semih Gümüş’ün başında olduğu Adam Öykü'de çok zor yayımlanmıştı. Zor derken, beklemek anlamında zordu. Sabır ve metanet gerektiren bir süreçti. Yeni başlayanlar için sabır gerekiyor galiba ilk önce. Geri dönmeyebiliyorlar, yayımlamayacağız diyebiliyorlar, doğal olarak. Ona karşı bir dayanıklılık gerektiğini ben on yıl önce o süreçte öğrenmiştim. Sonra bir anda yayımlanmaya başladı. Hatta “Başka var mı?” gibi mailler gelmeye başlamıştı. Sonra kitap hâline gelmesi ise nispeten daha katlanılırdı. Ben zaten bütünlüklü bir hâlde yazıyordum. İlk kitabım Yavaş’ın içindeki öykülerin tematik olarak da kurgusal olarak da bütünlüklü bir hâli vardı. Sanırım o bir devamlılık arz etmesine neden oldu. Bir beklenti yarattı galiba, ‘bunun devamında ne olacak’ gibi. Yavaşın büyük bir bölümünü yazdıktan sonra Murat Yalçın’dan “Bu gönderdiğin öykülerden yayımlanabilecek tematik bütünlüğe sahip bir dosyan olduğunu düşünüyoruz. Eğer varsa ilgilenmek isteriz,” diye bir mail geldi. Benim için bu şekilde başladı. Hep filmlerde görürüz ya koltuğunun altında dosyasıyla, kapı kapı dolaşan yazar adayları... “Hayır beğenmedik”, “Hayır, ret”, “Hayır”... Uzun bekleme süreci filan gibi bir şey canlandırmıştım, böyle tasavvurum vardı kitabım çıkacağına dair ama hiç öyle bir şey olmadı. Dosyamı gönderdim, sekiz ay sonra yayın kurulu toplanacaktı. O sekiz ay bütün o yaptığım şeyi unutmaya çalışarak geçti ama unutamadım. O yüzden çok zor geçti. Sonra yayın kurulu toplandı. Onun cevabı geldi, basılacağını söylediler ama basılacağını söylemeleriyle basılması arasında bir sekiz ay daha vardı. O sekiz ay, ilk sekiz aydan daha zor geçmişti benim için. İkinci kitabım Kör Pencerede Uyuyan yine aynı şekilde oldu, zaten yayınevi de aynı. Yine benzer süreçlerdi. Ama ikinci kitabı yeniden aynı yayınevine götüreceğimi biliyordum. O açıdan bir rahatlık vardı. Bir de aradan beş altı yıl gibi bir süre geçmişti. Bu bende de bir çok şeyin değişmesini sağlamıştı. Daha sabırlı bir insan olmak gibi, yayımlanmasa da olur diyecek bir hâle gelmek gibi. Sadece yazmakla ilgileniyorum demek gibi, ben kendi yolumdayım ve önemli olan yazmanın ta kendisi diyebilmek gibi sabır, tevekkül hâline ulaştığım bir süreçti beş altı yıl. O yüzden ikincisinin yayımlanması konusunda o kadar aceleci, sabırsız, meraklı veya ilk kitaptaki duygu dalgalanmasını yaşamadım. Sadece yazmanın kendisiyle, üslubun kendisiyle, öykünün kendisiyle, dilin kendisiyle daha çok alakadar olduğumu söyleyebilirim.

Çağlayan Çevik: Derdin İncinmesin yayımlandığı zaman, bilhassa sosyal medyada öyle bir coşkuya tesadüf ettik ki, sanki Mustafa Orman yıllardır kitabı beklenen ve nihayet yıllar sonra yeni kitabı çıkmış gibi bir coşkuydu bu. Son zamanlarda ilk defa bir kitaba bu kadar ilgi gösterildiğini görüyoruz aslında… Peki yayın süreci de böyle miydi? 

Mustafa Orman: Aslında benim için süreç arkadaşlarımla beraber hazırladığımız İzafi dergisiyle başlamıştı. Bu dergi çalışması bir nevi bir atölye gibiydi. Onun öncesinde de belli öyküler hazırdı. Yazdığım öyküler vardı ama yayımladığım öyküler yoktu. Bir dergide falan yayımlamamıştım hiçbirini. İzafi  dergisi her sayısı çıktıkça biz de kendimizi görmeye başladık. İşte tecrübe mi denir artık, metinlere bakış açısı mı denir orayı pek kestiremiyorsun yani o süreçte. Sürekli okumalarla, dergide çıkan dosyalarla ve bununla birlikte dergiye gelen öykülerle kendini de tartabiliyorsun. 2011 yılında dergiye başlamıştım. O süreçte zaten dosyam hazırdı, öyküler hazırdı ama pişmiş öyküler değildi. Böyle sürekli beklete beklete tekrar üzerinde çalışarak bir yere vardırdım. Sonra olmuş gibi geldi bana ve Mehmet Sait Aydın’a gönderdim, o okudu, sonra bazı yönlendirmelerde bulundu. Onun dışında bir yayınevine gönderdim, reddedildim tabii. Bir başka yayınevi de kabul etti ama iki yıl süre verdi. Sonra Everest Yayınları’ndan çıktı. 

Çağlayan Çevik: Peki İzafi'nin bir avantaj sağladığına inanıyor musun?

Mustafa Orman: İnanıyorum. Öncelikle size gelen öyküleri okuyorsunuz, yeni şeyler görüyorsunuz. Onun dışında okumalar yapıyorsunuz, sonra metninizi yüzüstü bıraktığınız için bir daha dönme şansınız oluyor. O süreçte zaten belli şeyler size bulaşıyor. Onları da öyküye yedirmeye çalışıyorsunuz. Böyle bir avantajı oldu elbette. Yayınevlerine dosyamı verdiğimde de adımı biliyorlardı tabii. 

Çağlayan Çevik: Peki, ödüllü şiir dosyası yayımlanmayı bekleyen Alper Beşe’nin öykülerinin, Birtakım Tuhaflıklar kitabının yayımlanma macerası nasıldı, diye Alper’e sormak istiyorum. 

Alper Beşe: Ben 2010’ların biraz öncesinden itibaren dergilere yollamaya başlamıştım yazdıklarımı, hem şiir hem öykü. İlk başlarda çok zorlandım oralara girmekte. Beklemeler, ret cevabı bile alamamalar, çok uzun süre sonra ancak ret cevabı almalar. 2013’te Yaşar Nabi Nayır gençlik ödüllerine katıldım. Son yıldı benim için, 30 yaş sınırından dolayı. Dosyam hazırdı, oraya gönderdim ve onu beklemeye başladım. Yayınevinden önce bunu denemek istedim. O güne kadar dört ya da beş öyküm çıkmıştı, birkaç şiirim çıkmıştı. En sonunda dört beş ay sonra, dikkate değer bulunduğu haberini aldım dosyanın. Sonra Yapı Kredi’ye gönderdim önce. Yapı Kredi’den ret cevabı geldikten sonra o dönem Alakarga yeni yeni isimler eserler yayımlıyordu benim kuşağımdan, benim yaşıtım insanların kitaplarını basıyordu. Sağını solunu da çok bilmiyordum, yayın piyasasıyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Oraya gönderdim, onlar da çok kısa süre içinde basacaklarını söylediler. Benim dosyayı göndermemim üstünden altı ay geçmeden piyasadaydı kitap. O arada ikinci kitaptaki öyküler yolunu bulmuş gidiyordu. Aslında ilk dosyamı tamamladığımda ikincisi üzerine çalışmaya çoktan başlamıştım, o yüzden ikisinin arası bir yıl gibi kısa bir zamana denk gelir. Yayıneviyle hazır devam ediyorken ikinci dosyamı da onlara verdim. Ve o da basıldı… Benim serüvenim özetle dergiler, dergilerden sonra mansiyon, sonra kitap şeklinde oldu.

Çağlayan Çevik: Peki, öykücüler masasında bir romancı var, Birgül Özcan. Romanın macerası her zaman daha farklıdır. Yayınevleri açısından da yazar açısından da. Öykünün şöyle bir avantajı var; birkaç dergide yer aldığın zaman birilerini ikna etmen daha kolay oluyor. Romanın böyle bir şansı yok çok fazla. Senin Ev Anası ile sürecin nasıldı? 

Birgül Özcan: Öncelikle ben bir roman yazma kaygısıyla yazının başına oturmamıştım. Hâlâ da yazdığım şey bir roman mı, bir denemeler bütünü mü, bir anlatı mı, yani bununla ilgili eleştirilerde de herhangi bir kategoriye koyma anlamında zorlanıyorlar. Ben de aslında bir yere koymak istemiyorum. Yani roman bütünlüğü dendiği zaman, illa karakterler derinlemesine incelenecek ve sonunda bir çarpıcı, vurucu bir finali olacak. İnsanları tatmin edecek. Ya ağlatacak ya da hayallerine bir şekilde kavuşturacak. Çünkü okumaya başladığımız zaman hep böyle bir duyguyla başlıyoruz. Karakterle bütünleşiyoruz ve o kaybediyorsa biz de kaybediyoruz, o mutlu oluyorsa biz de mutlu oluyoruz ve böyle bir tatmin duygusu yaşıyoruz. Okuyucu da bu tarz beklentiler içine girer mi girmez mi bunların hiçbirini düşünmeden sadece yazmaya odaklandığım bir süreç oldu benim. Yazı, benim hayatımda hep vardı zaten hatta bana şey diye soruyorlardı bazen; yaşadıklarınız, öz yaşamanız ya da yoğun gündem… Bunlar sizin yazınıza ne şekilde sızdı mesela? Bende sızıntı şeklinde olmadı infilak şeklinde oldu. Çünkü yazı benim kaçış alanımdı. Zaten bir blog tutarak başlamıştım ben aslında. Önce hamileliğim döneminde ve çocuk sahibi olduktan sonra, kendime bir pencere açma isteği hissettim. Kendime ait oda olacak gibi değildi ama Virginia’nın yolundan ilerleyerek en azından ne yapabilirim derdine düştüm ve blog’da bir şekilde günlük tutar gibi değil ama insanlarla paylaşamadığım ya da paylaştığım insanlardan benimle bir bütünlük sağlayamadığım insanlardan en azından orada bir duvara konuşur gibi yazmaya başladım. O yazım sürecinde de bazı yazarlarla arkadaşlık, ahbaplık kurmaya başladım. Onlar bir şekilde yazılarım sayesinde bana ulaştılar ve bu defa bana; bunları kitap hâline getirmeyi düşünmez misi? Gibi önerilerde bulunmaya başladılar. Çünkü genel blogger tarzından daha farklı şeylerdi yazdıklarım. Bu bir tarz başkaldırıydı sadece. Hiçbir dergiye göndermeyeceğim, hiçbir yarışmaya sokmayacağım yazılardı. Çünkü yazı bir yarış atı değil, ben onu incitmeyeceğim ve orada kendi kendimi tatmin edeceğim bir şekilde. Bu güdüyle başladım. Evveliyatı buydu. Sonrasında beni tetikleyen bazı duygusal olaylar oldu. Etrafımda da çok fazla kitap yazmayı düşünmüyor musun diyenler oldu ve ‘olabilir neden olmasın’ı düşünmeye başladım. Yazmak beni tatmin ediyordu zaten ama yazı dünyasında “blogger, yani o yazar değil” yaklaşımı olduğunu görünce ben de bir blogger’ın da aslında yazar olabileceğine kanıtlama telaşıyla bir yayınevine göndereyim, bir şansımı deneyeyim, dedim. Nereye gideceğimi de bilmiyordum aslında. Sonra Sema Kaygusuz, “göndermeyi düşünürsen İletişim’i bir deneyebilirsin,” dedi. Gönderdim. Benim çok uzun bir bekleme sürecim olmadı. Bir hafta gibi kısa bir sürede dönüldü bana. Şanslıydım en azından bu anlamda ama yazdıklarımın deneme türü olduğunu, daha farklı bir kurguyla bunları değiştirmem gerektiği ya da farklı bir dosyaya evrilmesini, benim üstünde çalışıp yeniden göndermem durumunda bunu basmayı düşündüklerini söylediler. Ancak editörün üslubundan ve beni yazmaya sevk ettiği kurgu ve bana önerdiği metnin nihai halinden haz etmedim. Çünkü benim amacım zaten bir kitap yazmak değildi. Yazdıklarım bir şekilde insanlara ulaşsın yeterdi benim için. Hâliyle anlaşamadık o anlamda. İçime sinmedi benden istedikleri metin. İstediği şekilde bir metin yazabilirdim ama o benim yazdığım şeyler olmayacaktı. Daha okunabilecek, insanları daha çok tatmin edebilecek, işte nedir heyecan duygusunu güdeleyecek vesaire, bu tarz öğeler. İçime sinmedi ve kendim biraz nasıl değiştirebilirim, deyip o eleştirileri de birazcık dikkate alarak metnimi düzenledim. Metnimi düzenledim ve SEL yayıncılığa gönderdim ve editörüm Öykü, metni okudu ve gerçekten ufak tashih diyebileceğim bazı düzeltmeler yaptım. İçime sinen bir metin çıktı ortaya ve yayımlandı. 

Çağlayan Çevik: Hepimiz ‘80 sonrası doğan insanlarız. Öyle veya böyle birçok açıdan ülkenin doğusunda daha farklı İstanbul’da daha farklı şeylerin yaşandığı dönemlerin şahidisiniz. ‘90’lara tanık olmuş, hızlı 2000’leri tecrübe eden ve ürünlerini bu zamanda veren yazarlarsınız… Son 15 yıl zaten bambaşka bir hâl almış durumda. Bilhassa 2000’ler itibariyle her şeyin çok hızlı değiştiği bir 30 yıldan bahsediyoruz ve yazarların kaygıları, bundan önceki kuşaklarla mukayese ettiğimiz zaman çok başka olduğunu görüyoruz. Mesela veya en basiti bir kuşak birlikteliği olduğuna inanıyor musunuz?

B. Nihan ErenB. Nihan Eren: Bunu sanırım başkaları söylemeli. Bizim bir kuşak olduğumuzu ya da olmadığımızı, hatta bütün kuşaklar için geçerli aslında yalnızca bize ait değildir bence, bunu eleştirmenler söylemeli. Bu bana biraz zaman geçtikten sonra geriye bakılıp yorumlanıp değerlendirilebilecek bir meseleymiş gibi geliyor. Çünkü bunun tarafı biziz, öznesi biziz daha doğrusu. Onun için bir kuşak mıyız, bir kuşak olarak değerlendirilebilecek miyiz bence daha sonra ve başkaları tarafından cevaplanabilecekmiş gibi geliyor hep. Bu soruyla daha önce de karşılaştığım zamanlar olmuştu. O yüzden bunun üzerine düşünüyorum ve bu daha sonra ve başkaları tarafından cevaplanabilecek bir soruymuş gibi geliyor bana. Bir yanıyla da tabii ki ortak noktalarımız olduğunu yani özneleri olsak dahi eminim ki hepimiz farkındayızdır bunun. Bir zaman ortaklığımız var her şeyden önce. Bir konjonktür ortaklığı var. Bu bazı dertlerin, tasaların da ortak olmasına neden oluyor ister istemez. Belli yalnızlıklar, belli hassasiyetler, belli duygular, belli şiddete maruz kalmanın yarattığı tahribat, belli toplumsal şiddet ve travmalar yaşıyoruz. Bunu hepimiz aynı anda yaşıyoruz. Bunu yaşamak için zaten yazıyor olmak gerekmiyor. Kolektif olarak bir tahribat sürecinden geçiyoruz zaten hep birlikte ama yazıya baktığımızda bunun şöyle veçheleri oluyor gibi geliyor bana. Belli koşullar her zaman belli sonuçları doğurmuyor. Farklı farklı üsluplar, farklı farklı şekillerle kendini ortaya koyuyor. Hepimizde zaten böyle de olması gerekiyor yani edebiyat belki de bu, bilmiyorum. 

Çağlayan Çevik: Elbette “kuşak” birçok açıdan daha sonra gerçekleştirilen bir adlandırma, ama örneğin 50 kuşağı bir şekilde hâlihazırda üretirken veya yola çıkarken bir dergi etrafında bir araya gelen isimlerden oluşan bir kuşaktı örneğin. 

B. Nihan Eren: Ben onu henüz süreç tamamlanmadığı için söyledim aslında. “To be continued” yani. Süreç devam etmekte ya aslında. Belki o yüzden böyle düşünüyor olabilirim. 

Alper Beşe: Farklı bir kuşak konsepti var sanki. Kuşak denecekse aynı zamanı paylaştığımız için, aynı yaş gurubunda olduğumuz için bize kuşak denecekse bir 50 kuşağından farklı bir kuşak çıkacak ortaya.

Çağlayan Çevik: Tabii ki 50 kuşağı öyle veya böyle çok başka. Duruşuyla, üretimiyle çok başka bir yapıda. Edebiyat tarihindeki yeri itibariyle…

"Şimdiki yazarlık sürecine baktığımızda ‘çarpık yazarlaşma’ diye bir kavram ortaya atabiliriz."

Alper Beşe: Bizim aramızda Nihan’ın dediği gibi çok renklilik var. Bir dergi etrafında, bir manifesto etrafında bir çıkış değil ama tek tek tavırlardan bir renklilik, bir yerde bütünlüğe evrilecek gibi duran bir bütünlük var. Her birimizin metinlerinde yine Nihan’ın dediği gibi o farklılıklar sanki birbirimizden farklı olalım diye değil, hepimiz işin bir ucundan tutalım tavrı gibi okuyorum ben. Bunların bir on sene sonra, biz hem kendi yazdıklarımıza on sene sonra baktığımızda hem başkaları baktığında bir şeyler söyleyeceğini düşünüyorum ama klasik anlamda kuşak gibi bir kuşak değil sanki bizim kuşağımız. Çünkü fiziksel ortam paylaşımı açısından bakacak olursak, 50 Kuşağı’yla benzerliğimiz yok aramızda. Bugün için böyle bir şey mümkün değil ama yine dergiler kanalıyla ufaktan ufağa olan bir şeyler var. Yaşıtlarım arasında dikkatimi çeken bazı arkadaşlarım bazı dergilerde daha fazla görüyoruz. Varlık, Kitaplık gibi dergilerin editörlerinin bazı isimleri yamacında tuttuğunu görüyorum. Bu kesinlikle kötü bir şey değil, yani olumsuz anlamda söylemiyorum. Başka dergilerin başka insanları tuttuğunu görüyorum. Bu açıdan A dergisi etrafında birleşme kuşaklığı değil ama kuşak olarak benzer bir durumu doğuruyor denebilir. Farklı dergilerde bir araya gelen isimler var ve ilerleyen zamanda bir şeyler olabilir. 

Mustafa Orman: Açıkçası ben sizin gibi düşünmüyorum. Kusura bakmayın. 50 Mustafa OrmanKuşağı’nda şöyle bir şey vardı, tamamen kökten başlayan bir durumdu ve sürekli yan yana gelmeyle ve belli bir etkiyle, tepki gösterme sonucunda oluşmuş bir kuşaktı. Şimdiki yazarlık sürecine baktığımızda ‘çarpık yazarlaşma’ diye bir kavram ortaya atabiliriz. Çünkü belli konular işleniyor. Nihan’ın az önce söylediği gibi hepimiz farklı renklerin içinde farklı tonları bir yerden tutuyoruz ama tuttuklarımızı kim ne kadar özümseyebiliyor orada biraz sorun teşkil ediyor. Çünkü 50 Kuşağı’nda hem bir yerden etkilenme vardı hem de bir yerleri etki etme durumu vardı.

B. Nihan Eren: Gayesi mi vardı? 

Mustafa Orman: Gaye değil zaten bu etki durumu oluşmuştu yani ama şu anki kuşak için aynı şeyi söyleyemem. Bir kuşaktan daha çok bir taraftarlık var sanki. Her bir dergide aslında her bir cenahta böyle bir şey var. Sıkı, sert bir tarafgirlik olduğu için bir kuşaktan bahsedebileceğimizi düşünmüyorum. Çünkü hepsi çarpık yani. Çarpık bir şekilde bir şeyler söyleniyor. Ortak bir noktada buluşabileceğimiz aynı cenahta olan insanlarda bile bu çarpıklık var diye düşünüyorum.

B. Nihan Eren: Bu sadece edebiyatta yok ama öyle de bir durum var. Toplumsal koşullarla da alakalı. Zamanın ruhuyla da ilgili galiba. Bizim kim olduğumuzu biraz da o belirliyor.

Mustafa Orman: Ama şöyle edebiyat, zamanımızdan çok kendi zamanını belirlediği için burada zamandan bahsetmek biraz riskli olur, diye düşünüyorum. 

Alper Beşe: Muhtemelen aynı şeyden şikayet ediyoruz. On sene sonra onların hiçbirinin olmayacağını düşünüyorum. Adının anılmayacağını düşünüyorum. Kalanlar da geriye dönülüp bakılıp bunlar bir kuşakmış denilebilecek isimler olacak sanki.

Mustafa Orman: O noktada ben de katılıyorum sana. Birçok yazarın iki üç yıl sonra anılmayacağını düşünüyorum. 

B. Nihan Eren: Onun bir kuşak olmadığını da o yüzden zaten anılmaz diyorsun ya o yüzden zamana ihtiyaç var aslında. Edebiyat bence her zaman okuyucusunu bulacaktır er ya da geç. Genellikle geç de olsa bugün veya yarın. Kimin neye, nasıl, ne şekilde, ne koşulda ulaşacağını aslında biz de bilmiyoruz ki. Yarının ne getireceğini bilmiyoruz.

Mustafa Orman: Ve bizim işimiz değil dediği gibi.

B. Nihan Eren: Ve bizim işimiz değil bence de. Yanlış kişiye soruluyor bu soru. Durmadan bu soru soruluyor ve yanlış kişiye soruluyor.

Çağlayan Çevik: Aslında kuşak meselesinde yazarları bir araya getiren olgulardan biri de ortak kaygıları, ortak motivasyonları... Elbette ısrarla hepiniz aynı kuşaktansınız, bir aradasınız diye bir şey söylemiyorum, söyleyemem de. Şu an hepiniz karşımdasınız dört farklı kaygı var, onu görebiliyorum. O yüzden sordum. Aynı dönemde farklı kaygılarla üretseniz de bunlar zamanla sizi bir araya getirecek şeyler. Yarın bugünleri değerlendirdiklerinde Nihan’la Birgül’ü farklı bir yere koyacağız, Mustafa ile Alper’i farklı bir yere koyacağız ama aynı dönemde yazdıkları hâlde diğer yazarlardan ayıracağız. Bir kaygı ortaklığından veya farklılığından söz ediyorum, insanları bir araya getiren… 

B. Nihan Eren: O zaten çok kuşakla açıklanabilecek bir şey değil aslında. Sonuçta yazmak çok bireysel bir süreç. Bir kere zaman olarak kolektif bir amaç etrafında toplanabilmenin olanaksızlığını kavradığımız ve bunun umutsuzluğunu yaşadığımız bir çağdayız aslında. Bu da bize sirayet ediyor sonuçta. Başka bir yerde bulunmamıza sebep oluyor. Belki işte o popüler kültür dergileri etrafında bulunmama gayesini başlı başına bir tavır olarak sergilemeyi veya işte onu da bir yöntem olarak benimsemeyi değerlendirebiliriz. Kimileri de oralarda yer almayı değerlendirebilir. Bence sadece yazmanın kendisine bakarsak eğer, o çok bireysel bir serüven, çok coşkulu bir serüven, çok umutsuz bir serüven, çok umutlu bir serüven bir yandan da, çok hayal kırıklığına uğratabilecek bir serüven, çok zorlayıcı ve çok yorucu da olabilecek bir serüven. Bütün bunlar, bütün bu kaygılar, bütün bu bireysel dramlar veya tedirginlikler veya toplumsal çelişkiler bizi bir kuşak hâline getirecek mi getirmeyecek mi gerçekten bilmiyorum. Bizi şu an bir araya getiren şey sadece tevellütten ibaretmiş gibi geliyor ama tam olarak bunun kendisi de bizi bir kuşak olarak tanımlamayı sağlayabilir. Yani çok sesli olmamız, her birimizin farklı şeyi alımlayıp yazmış olması, farklı üslup denemelerinde bulunmuş olmamız, farklı tavırlar farklı dil anlayışları, biçim arayışları içinde olmuş olmamız, bunun tırmalamasını yapıyor olmamız da bizi bir kuşak olarak tanımlayacaktır belki de. Her birimizin farklı olması. Sonuçta şöyle bir durum da var; yani biz taraf tutmayı mesela çok seviyoruz. O tarafta veya bu tarafta diyoruz herkese her şeye. Edebiyatı da futbolu da siyaseti de her şeyi taraf tutarak teşhis koyuyoruz. Ben edebiyatın tam olarak ne tavır koyulduğu ne de teşhis koyulduğu alanda olduğuna inanıyorum. Bütün bu belirsiz ve muğlak alanın kendisi bence edebiyatın uğraşabileceği veya anlam ve anlatım olanaklarının da uğraşabileceği alanın kendisi gibi geliyor bana. Teşhisin de tarafın da olmadığı bir yer gibi geliyor. 

"Beslenebileceğimiz  önceki kuşaklar, kitaplar var ama birbirimizden beslenebileceğimiz ortam yok."

Birgül Özcan: Ben şuna inanıyorum; şimdi hepimiz aynı kuşaktanız ama bir ruh birlikteliği içerisinde değiliz bence. Çünkü hepimizin zaten farklı kaygıları var ve Mustafa’nın bahsettiği 50 Kuşağı başka bir şey. Yazını editörlerin ya da okuyucunun belirlediği bir dönemdeyiz biz. Ben kaliteli bir eleştiri okuyamıyorum artık. Eleştiri okuyamıyorum. Edebiyatla ilgili herhangi bir program dinleyemiyorum. Açık Radyo’da Seval Şahin’in programı dışında –kaliteli olmayı geçtim bir edebiyat programı yok. Ben 17-18 yaşımdayken TRT kanallarında, radyolarda edebiyat programları olurdu. TRT 2’yi açıp Atilla İlhan’ı izleme şansımız oluyordu. Ben şu anda deli gibi araştırma yaparak Mimar Sinan Üniversitesi’nde ya da bir başka yerde gerçekleşmiş bir konferansın youtube’dan videosunu aramaya uğraşıyorum. Bizim beslenebileceğimiz bir önceki kuşaklar ya da kitaplar var ama birbirimizden beslenebileceğimiz bir ortam yok ne yazık ki. Bu hâliyle bir kuşak olduğumuza inanmıyorum öncelikle. Çünkü Nihan’ın da bahsettiği gibi bir taraflaşma, bir kutuplaşma aslında içinde olduğumuz maalesef sosyal, siyasal durumun tezahürü. Çünkü herkes arasında bir kutuplaşma var ve bu edebiyat dünyasına da sirayet ediyor maalesef. Söze başlarken “üzgünüm ama ben sizinle aynı fikirde değilim”  cümlesiyle girmek zorunda bırakan bir zihniyetin içindeyiz. Kendimizi savunma mekanizmasıyla başlıyoruz.

Birgül ÖzcanBu yazıma da yansımadan o yazıyı nasıl çekip çıkaracağız oradan diye düşünmek zaten başlı başına bir kaygı. Yahut ben bunu yazarım ama başım ağrır mı diye düşünmek de başlı başına bir kaygı ama bunların hepsiyle ben kendi adıma sarkazma başvurarak, ironiyle, bir şekilde o deliliği kendime kalkan alarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştım. Okuduğum ve okumayı tercih ettiğim yazarlarda da bir derdi olsun istiyorum zaten. Derdi olmayan bir yazarı okumak istemiyorum. Ben bitirdiğim zaman bir rahatlama güdüsüyle değil, bir tedirginlikle kapatmak istiyorum o kapağı. Çünkü zaten öyle bir yerdeyiz, bizi biraz düşünmeye sevk edecek, ne yapabiliriz sorusuna sevk edebilecek bir yerdeyiz. Üzgünüm ama bu kuşaktan çiçek çocuklar çıkmayacak, üzgünüm ama ümit veren sabaha uyanmıyoruz. Zaten her sabah bizi zehirleyen bir gündemin içine uyanıyoruz biz. Kutuplaşmış insanlar, saçma sapan kavgalar, bir sürü şeyin içerisinde yazını bundan uzak tutamıyoruz. Herkes mutlu olmaya çalışıp karamsar şeyler ve kendini rahatsız eden şeyleri yazıyor. Ben kendi yazılarımda bir ev kadını evde, çalışmadan ama ev işlerinde çalışarak nasıl ayakta durabilir? Onun zorlukları nelerdir? Sistem onu nelere zorluyor ve o sistemin içinden nasıl çıkmaya çalışıyor? Bunu bir dert edindim kendime. Aslında bunu dert edinmek istemiyordum. Bunu hiç yazmak istemiyordum dürüst konuşuyorum ama bu benim sırtımda bir yük gibiydi. Ben bunu anlatmak zorundaydım. On yıldır içinde olduğum durumu hiçbir şey yokmuş gibi anlatamazdım. Şu an gündemde olan popüler kadın dergileri, edebiyat dergisi demek istemediğim, üzgünüm ama çöp diye niteleyebileceğim, bir sürü popüler kültür dergileri var . Bu dergiler aracılığıyla insanlar bir çeşit duygu durum mastürbasyonu yaşıyorlar. Sosyal medya için de aynı şey geçerli. 140 karakterli bir şekilde kendimizi orada bir şekilde rahatlatıyoruz ve birisi bizim adımıza bela okuyor veya küfür ediyor, biz bir rahatlama güdüsü hissediyoruz ama o beni rahatlatmıyor ve belli ki bu masa etrafında oturan insanları da rahatlatmadığı için başka bir arayış içerisine giriyoruz. Bunların hepsi zaten bizi bir kuşak yapıyor, ama bir ruh birlikteliği içerisinde bir kuşak yaptığını düşünmüyorum. Diğer taraftan bazen ben kendimi geride kaldığı söylenen kuşaklara daha yakın hissedebiliyorum. Okuduğum zaman Oktay Rifat’a yakın hissediyorum aynı kuşakta olmadığım halde. Ahmet Güntan’a yakın hissediyorum. Seyhan Erözçelik’in bir dizesini okuyorum, ona yakın hissediyorum. Aslında bu ülke, bu topraklar, bu coğrafya benzer sınavlardan geçiyor, hepimiz benzer şeylerle sınanıyoruz. Hani tarih tekerrürden ibarettir derler ya benzer şeyleri yaşıyoruz aslında. Kitabımda da benzer bir cümle vardı: “Kerbela aynı Kerbela, Ali İsmail aynı İsmail”. Benzer şeylerle sürekli sınanıyoruz ve bunlarla bir çıkış yolu buluyoruz. Geçmişten bugüne edebiyat zaten bu sorunun etrafında dönüp dolanan bir şey ve biz de bu sorunun etrafındayız ve bunun da bizi bir kuşak yapıp yapmayacağını tarih karar verecek bence. Bunları söylemek için çok erken. Gezi yaşanır yaşanmaz arkasından bir kitabın yayımlandığını görmek beni nasıl irrite ediyorsa ya da hapishaneden çıkar çıkmaz birinin hemen onunla ilgili bir hafta geçmeden kitabını bir kitapçı rafında görmek beni nasıl rahatsız ediyorsa şu anda biz halihazırda yaşıyorken ve ilk kitaplarını çıkarmışken bize bir kuşak demek bir kalıba sokmaya çalışmak aynı şekilde rahatsız edecek. Buna sanırım bir 40 - 50 sene sonra tıpkı sizin de dediğiniz gibi insanlar okuyup da belki beni Nihan’ı bana yakın bulacaklar, belki beni Mustafa’yla eşleştirecekler bir paydada buluşturacaklar. Bilemiyorum aynı coğrafyadan çıkmış insanlar olduğumuz için belki de. Yani belirsiz. Şu an bununla ilgili çok taraf tutmak gibi geliyor bana biz bu kuşaktanız demek. 

Alper Beşe: Ben sorunun kaygı tarafından devam edeyim. Sohbetin akışına da uygun Alper Beşeolacağını düşünüyorum. Benim yazma kaygım buradan aslında, az önce konuşulan şeylerin hepsini kapsayacak şekilde buradan besleniyor, ama yaklaşımın biçimsel ve yöntemsel, içeriği yazdıklarımda da yazıya yaklaşımımda da geri planda tutuyorum. Kaygının kendisi kaygı kavramıyla didişerek yazmaya çalışıyorum. Bugünkü konjonktürel durum, dünyanın evrildiği nokta, Türkiye’deki güncel siyaset olaylar elbette ki yazdıklarımıza giriyor, girecek -istemesek de aksi yönde çaba harcasak da girecek. Çok güzel kaynak bir metin var elimizde, Bilge Karasu’nunGece'si. Gece’de hangi siyasi olaydan bahsediyor? Hangi Türkiye’nin merkez sağ iktidarlarından bahsediyor açık açık bilemeyiz. Ama düpedüz Türkiye’nin içinde bulunduğu çukurdan bahsediyor. Bunu dil aracılığıyla bozarak, dili başka bir düzene taşıyarak yapıyor. Bunun derdindeyim edebiyatta ben. Benim için kendimi içinde bulduğum dünya, aklımın erdiği okuma yazma öğrendiğim ‘90’lı yıllardan itibaren parçalı düşünmenin parçalı ifade etmenin dünyasıydı ama bu parçalılık Nietzsche’nin bundan 250 sene önce yaptığı bir parçalama değildi. Bütüne gücü yetmeyen, bütünün arkasındaki o düzeni sağlayacak logosu görmeyen, görmeye sabrı gelmeyenlerin her bir tarafından tutup körlerin fili tarif etmesi gibi eline her aldığı her tuttuğu parçayla ilgili filden bahseder gibi bahsetmesi, hayır hortumdan bahsediyorsun, sen bacaktan bahsediyorsun ama her biri filden bahsettiği iddiasıyla karşımızdaydı. Benim içine doğduğum dünya buydu ve aklımın erdiği yaştan beri bundan rahatsız büyüdüm. Bunu aşmak için içinde olduğumuz kaostan, Nihan’ın dediği o taraftarlıktan birileri orada birileri burada karışıklık var ama bunların arkasında bir zemin var. Bu karışıklığın üzerinde cereyan ettiği bir zemin var. Bu zemini görmek, gerekiyorsa temizlemek üzerine bir logosa ihtiyaç var. Ben o yüzden yazdıklarımı, özellikle kitaptan sonra kendime açtığım yolda şiirde de öyküde de kavramlar üzerinden bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Tek tek kavramları tanımlayarak, tek tek kavramlara yaklaşarak felsefeci edasıyla değil ama edebiyat içerisinde kavramlarla yol almanın kaosu seyrelteceğini, bir süre sonra belki bertaraf edeceğini düşünüyorum. Ben yapacağım, ben yapıyorum anlamında değil. Kavramların tartışılması gerekliliğini ortaya atan, ciddiye alınırsa üstüne bir şeyler konuşulacak metinler ortaya koymaya çalışıyorum.

"Sürekli üzerimde bir pervane gibi dönen o şeyleri yazabileceğimi düşündüm."

Çağlayan Çevik: Peki memleketin hâli yazını nasıl etkiliyor? Genel olarak bir metnin başına oturduğunuzda, memleket bu hâldeyken ben bunu nasıl yazayım endişesine giriyor musunuz? Mesela bir yıl önce yazdığım metinler daha mutluymuş. Ben artık aynı espriyle yazamayacağım galiba veya benzeri şeyler geliyor mu aklınıza? 

Mustafa Orman: Aslında benim geldiğim coğrafyada böyle bir durumdan bahsedemeyiz. Çünkü uzun yıllardır böyle. Her gün bir şeylere uyanıyorsun ister istemez. Zaten sadece karakterler değil, senin ruh dünyanı sen kendin etkilemiyorsun. Dış çevre var, ondan sonra zaten her an karşınıza bir hikâye anlatıcısı çıkabiliyor. Kahvede oturuyorsunuz adam başlıyor bir şeyler anlatmaya. Bir acıyı anlatırken ironik biçimde aktarma hâli bile var. O acıyı hissediyor ama onu ironi yoluyla anlatıyor. Ona bile gülebilen insanlar var. Onun dışında zaten ben Iğdır’da doğup büyüdüm ama aslen Digorluyuz. Anneannemlere gidip geldiğim dönemlerde anneannemin anlattıkları, dedemin anlattıkları zaten belli bir hafıza oluşturuyor. Sonra çevredeki insanların anlattıkları onun dışında devletin gelip gitmesi sürekli rahatsızlık vermesi zaten o dünya ister istemez size sirayet ediyor. İsteseniz de ondan kurtulamazsınız. Ben de bu hâldeyken üniversite dönemiyle birlikte sürekli sorgulama sürekli düşünce arayışı, sürekli bir evrilme, daldan dala atlama hali içine giriyorsun. Ama bu sadece kendi içinde olan bir durum. Sonra belli bir düzene girdi bütün bunlar ve zamanla yazıya oturduğumda benim yazacağım şeyler geçmişte benim bıraktığım şeyler olarak çıktılar ortaya. Beni zorunluluk altında bırakan ve sürekli üzerimde bir pervane gibi dönen o şeyleri yazabileceğimi düşündüm. Onun dışında da bir şeyler yazabileceğimi hiç düşünmedim. Benim ortada kendime dert edindiğim, mesele edindiğim tamamen benim coğrafyamda yaşanan olaylar. Birebir maruz kaldığım, birebir şahit olduğum, birebir annemin, yengemin ya da anneannemin yaşadığı şeyleri ben kendimde bir yere oturtarak kimi zaman ironiyle kimi zaman bir eşya üzerinden yazmaya çalıştım ama şöyle bir kaygım falan olmadı; okuyucuyu gözeterek ya da bunlar ne diyecek diyerek yapmadım bunu. Sadece kendi içimdeki zorunluluğu atmak için yazdım. Bundan sonra da yazacağım şeyleri de ön ayak olacak şekilde yazacağım.

"Çünkü sen edebiyatı değil de okuyucuyu düşünürsen bir yerden sonra patlak verir."

Çağlayan Çevik: Okuyucu gözetmek olgusu bu sohbette de, başka söyleşilerde de çok sık karşımıza çıkıyor. ‘80 sonrası doğan yazarlar gizliden gizliye okuru gözettikleri için mi bunu söylüyorlar yoksa başka bir sebebi mi var bunun? 

B. Nihan Eren: Çağ gerektirdiği için bence.

Mustafa Orman: Yani şöyle hepimiz son dönemi okuyoruz, görüyoruz. Neyin ne olduğunu biliyoruz, siz daha iyi biliyorsunuz hatta. Öyle bir ortam zaten var. Okuru gözeterek oluşturulan, “piyasaya” bakarak yayımlanan metinler var. Belki büyük bir iddia olacak, bazen insan iddiasından da vurulabilir ama bu metinlerin beş altı yıl sonra ellerinde patlayacağına inanıyorum ben. Hatta yavaş yavaş patlıyor da zaten onu görebiliyoruz. Okunmayacak. Çünkü sen edebiyatı değil de okuyucuyu düşünürsen bir yerden sonra patlak verir. Çünkü çok afedersin okuyucu geri zekâlı değil. Okuyucuyu düşünüyorum gibi farazi bir cümle kuracağım, yani böyle bir uyanıklık yapayım da okuyucu nasıl olsa kendini görür orada numaraları çekmek... Böyle bir şey yok bana göre. Çünkü senin metnin tamamen okuyucuyu bir yere oturtabilir. Okuyucu seni bir yere oturtamaz bana göre. 

"Somon fümenin yanında dört ayrı fotoğraf gördüm, hiçbirinde kitapla ilgili bir satır yok."

Birgül Özcan: Şimdi içinde bulunduğumuz çağdan kaynaklı. İnteraktif bir çağ. Yani şöyle bir şey, tam olarak ismini hatırlayamayacağım bir yazar şöyle diyordu “Siz şanslı insanlarsınız. Ben bir önceki kuşaktan biriyle konuşamıyordum.” Önceki kuşakla iletişim kuramadığını örneğin sevdiği şairle, meselâ Oktay Rifat’la vesaire herhangi bir şekilde bir araya gelemediğini söylüyor. Ama şimdi Twitter var, Instagram var, farklı sosyal medya mecraları var. Sevdiğimiz şairlerle, yazarlarla bir şekilde iletişim kurabiliyoruz. Yahut onlar bizimle iletişim kurabiliyorlar. Yayınevlerinde de aynı şekilde nabız yoklama dediğimiz bir şey var. Hattâ bazı yazarlar görüyorum ben, 20-30 sayfasını paylaşıyor nasıl iyi mi devam edeyim mi falan diyen yazarlar görüyorum ve hayrete düşüyorum. Aynı refleksle yazarlar yayınevine dosya gönderiyor. Vaktiyle görüştüğüm editör, bana çok büyük bir yazar ismi söylemişti ve kitabının ismine kadar ben karar veriyorum, bana bir 20 sayfa yazıp gönderiyor, nasıl güzel olmuş mu devam edeyim mi, diye soruyor ben de şöyle yap böyle yaz diyorum, demişti… Ben bunu duyunca -Tanrı sendromu gibi bir şeyden bahsediyoruz- hemen topuklamak istemiştim. Çünkü bu değil yani. Çünkü bir noktadan sonra ısmarlama işe giriyor bu. Kişisel olarak ben A plus dergilerde çalıştım ve çok mutsuzdum orada. Çünkü size bir konu veriyorlar ve onun üzerine çalışıp üretiyorsun… Ama mutsuzdum. Hâliyle kendim için yazdığımda da yine aynı hesapla, okuru gözeterek işe soyunursam, neden aynı şeyi yapmaya devam edeyim ki. Dolayısıyla oradan sıyrılıp daha ahlaklı daha erdemli kendi bildiğiniz düzlemde bir şey yaratmaya çalışıyorsunuz. Onun işte belki yayınevinin, editörün, vesairenin bir baskısıyla karşılaştığınız yetmiyormuş gibi bu defa kitap basıldıktan sonra yazara çarpıyorsunuz. Daha önce bu kadar etkileşim içinde miydi okur yazar ilişkisi bilmiyorum ama okur yazar etkileşiminin başta sosyal medya aracılığıyla daha sık olduğu bir çağdayız. Bunun ben nabız yoklaması açısından vesaire, bazı yazarları etki altında bıraktığını inanıyorum. 

Şimdi Instagram var mesela ve kitaba bakış açısını da çok ciddi biçimde erozyona uğrattığı düşünüyorum. Daha duygusal bir bağ vardı belki, oysa instagramda şimdi kitap sadece bir meta. Kahvenin yanında servis edilebilecek bir şey. Benim kitabım çıktı Coca Cola şişesinin yanında, sonra salatanın yanında, sonra somon fümenin yanında dört ayrı fotoğraf gördüm, hiçbirinde kitapla ilgili hiçbir satır yok. Merakımdan baktım kim ne yazmış diye, bir de beni de etiketliyor okur sağ olsun… Keşke bir şey yazsa kitapla ilgili, yok, aslında sadece diyet listesinden bahsediyor ama altında kitabın fotoğrafı var. Üzgünüm ama bu beni sinirlendiren bir şey yahut Kafka’nın Dönüşüm’ünü görüyorsunuz kapağında böcek, yanında mantı var. 

Bu durumun biraz ayrışması gerektiğine inanıyorum. Kitap, okur hayatımızın içine girsin ama içine girdiği zaman da anlamda çok ciddi seyrelme oluyor. Kaçını okuyorlar bilmiyorum. Sadece onu görsel olarak kullanıyorlar. Kapaktaki ekoseyi görüp ekoseli masa örtüsüne koyabiliyorlar. Haliyle böyle bir okuru gözeterek yazdığınızda olmuyor. Olmaz da. Daha önceki yıllara bakıyorum Tahsin Yücel’in Orhan Pamuk eleştirisini okuyorum ve doyduğumu hissediyorum. Kitap da okuyucuya ulaştığı gibi bir eleştirmene de ulaşsın isterim ama maalesef öyle bir çağda değiliz. Yalnızlaşıyoruz. Kuşak da o yüzden daha yalnız ve daha dertli bir kuşak olabilir.

Mustafa Orman: Çok doğru bir şey söyledi Birgül, aslında biz okurdan ziyade eleştirmeni arıyoruz. Eleştiriler alıp bizi yerden yere vursunlar istiyoruz. Ama yok. Sosyal medyada okur eleştirileri var orası bambaşka bir hâl alıyor. Kimisi o kadar tuhaf  ki, seni hiç tanımadan ettiği laflara bakınca, ne oluyor diyorsun ister istemez. 

Birgül Özcan: Şahsen, kadın dertleri ile ilgili bir kitap yazıyorum ve gerçekten erkek egemenliğinden, birbirinin aynısı polisiyelerden, Ankara şeylerinden, ne bileyim ergen edebiyatından sıyrılmış olmak için, inadına kitabın ana karakteri olan erkeğin isminden başka hiçbir şey geçmiyor ve bundan rahatsız olan kadınlar var. Neden eşinden hiç bahsetmemiş, diye. İnadına bahsetmek istemiyorum. Erkek karakteri bilinçli olarak eksilttim kitaptan. Evet, bu çok satmasını engelleyecek bir şey, en azından erkeklerin dikkatini çekmeyecek bir durum ama ben artık ondan çok sıkıldığım için onu yapmak istemiyorum. Bunu bir eksiklik olarak algılıyor okuyucu; kitap iyiydi ama hiç eşinden söz etmemiş diyor… Orada o karakterden söz edilmemesinin sebebini fark edemeyen, çok konformist yaklaşan, yaşayan bir okur kitlesi var, üzgünüm ama.

"Okuyucuları suçluyoruz ama gerçekten son dönem yazarlarını da suçlamamız lazım."

Alper Beşe: Okur-okuyucu falan bir ayrıma gitmek lazım sanki. Sosyal medya üzerinden bunları yapanlarla, bir okur prototipi olabilecek Enis Batur’u şimdi aynı yere mi koyacağız? Türkiye’de dergilerin tirajı belli, kitap baskı sayısı belli, satışların iadeleri belli çok acı bir şey, seksen milyonda bin kişidir bu işin muhatabı. Bin 500’e inandırmazsınız beni. Bin kişidir.

Çağlayan Çevik: Ben mesela beş bin kişi olarak görüyordum yıllardır… 

Alper Beşe: Ben daha insafsızım belki ama beş bin olsun çok iç açıcı bir tablo değil yine. 

B. Nihan Eren: Beş bin bile kötü.

Çağlayan Çevik: Tabii canım kötü.

Mustafa Orman: Ya aslında okuyucuları suçluyoruz ama gerçekten son dönem yazarlarını da suçlamamız lazım. Gerçekten okumuyor kimse, ben takip ediyorum, çağdaşlarını okumuyor, geçmişlerini okumuyor ama diyor herkes beni okusun. Böyle bir dünya yok yani. 

B. Nihan Eren: Edebiyat ve okur-yazar ilişkisi her zaman aslında problemli olmuş. Sadece bu ülke için değil, bütün dünyada böyle olmuş. Herkes çok okur kazanamadığından şikâyet etmiş veya çok okunup az anlaşıldığından şikâyet etmiş veya yerinde ve zamanında doğru kitleye ulaşamadığından şikâyet etmiş. Bu aslında bu çağın sorunu değil. Bu çağın sorununu birtakım davranış pratikleri beraberinde getiriyor. Sosyal medya gibi. Sosyal medya bazı davranış kalıplarının oluşmasını sağlıyor senin söylediğin gibi ama bu edebiyatın kendi içerisinde değerlendirilebilecek veya bizim meselemiz olarak kabul edilecek bir şey değil bence. Biz, bana sadece yazının, yazmanın kendisiyle ilgilenmemiz gerekiyormuş gibi geliyor. Nasıl bir üslup yaratabiliriz? Nasıl bir dünya kurabiliriz? Nasıl bir dil ve anlam olanağı yaratabiliriz? Nelerden bahsedebiliriz? Nasıl bir yazın şeyi içinde yani bir hareket ve şey alanı oluşturabiliriz kendimize, kendi yolumuzda nasıl ilerleyebiliriz? Bu süreç, bu az önce serüven dediğimiz şey aslında okurla bizim aramızda olan bir süreç olduğuna çok inanmıyorum ki sen de bundan şikâyet ettiğine göre aslında sen de inanmıyorsun. Dolayısıyla şikâyet de etmememiz gerekiyor.

Alper Beşe: Ama ne oluyor senin bu söylediklerinin herhangi bir anlamını bilmeyen birisi geliyor Twitter’de ekoseli kitap kapağıyla aynı diye paylaşıyor.

B. Nihan Eren: Paylaşsın ne olacak ki.

Alper Beşe: Şöyle bir edebiyat dışında sıkıntı; çağın iletişim dili ile ilgili olmamış diyor ya da kocasından bahsetmemiş diyor.

B. Nihan Eren: Belki o da onu okuyarak yeni bir okuma pratiği geliştirecek.

Alper Beşe: Bunu söylerken ben kimim de bunu söylüyorum demek var mı? O sosyal medya insanlara bir şey söyleme olanağı sunuyor diye o olanağı kullanmak zorunluluğu nereden geliyor bize.

"Edebiyat aslında tam olarak biz ve diğerleri, ben ve öteki, ben ve iktidar, ben ve erkek..."

B. Nihan Eren: Bu fütursuz oluşumuzdan kaynaklanıyor. Bu sadece edebiyata ya da yazarlara fütursuzca bakıyor ya da davranıyor olmaktan değil. Genel olarak hâletiruhiyenin fütursuz, saygısız ve nezaketsiz olmasıyla, aceleci ve sabırsız olmasıyla alakalı.

Alper Beşe: Kitabı okumak, sindirmek, kitap üstüne konuşmaktan bahsetmiyoruz değil mi? 

B. Nihan Eren: Tabii ki. Çok satan kitapların da sadece çok satan olduğuna inanıyorum ayrıca. Çok okunduklarını düşünmüyorum zaten. İyi isimler olmak üzere, belki 20-30 sayfası okunuyordur. Böyle düşünmek istemezdim ama böyle düşünmemi sağlayacak pek çok şeyle karşılaştım. O yüzden çok satan kitapların bile okunmadığı yerde bırakalım da bizim kitaplarımızı da somon fümeyle paylaşmış olsunlar ve onu okumuş olsunlar. Bu neyi değiştirecek ki. Bu bizim yazının kendisiyle olan ilişkisini etkileyecek mi veya etkilemeli mi gibi geliyor bana.

Alper Beşe: Şurasında, bu görünür olan yerden, görünürlüğe kutsallık atfeden çağa, bu görünür olan asıl olan şeyi bastırıyor, gizliyor. Bu kitap okundu ve değerlendirildi algısı yaratıyor somon fümeli paylaşım.

B. Nihan Eren: Zaten şöyle bir durum var, bir kitap yayımlanıyor, Derdin İncinmesin ne zaman çıkmıştı bir ay oldu galiba değil mi, bir ay şimdi Derdin İncinmesin’den bahsedilecek, bahsedildi. Sonra kimse bahsetmeyecek zaten. Bir kere böyle bir durum var. Bir kitap çıkıyor tüketim nesnesi hâline geliyor. Moda, 2016 Yaz Modası.

Birgül Özcan: İçinden göstermek için yaşamaya bir dönüş var.

B. Nihan Eren: Aynen peki hangimiz mesela bir fotoğraf paylaştığımızda, a şu kadar “like” aldık demedik eşimize, dostumuza, arkadaşımıza. Yani biz de bu şeyin içindeyiz. Kendimizi de bu şeyin çok dışında görmemiz de çok doğru gelmiyor bana. Biz de bu kaygıyı edebiyat için gütmüyoruz evet, ben hiçbir zaman kahveyle kitabı bir araya koyup fotoğrafını çekmedim ama sosyal medyayı kullanıyoruz. Ben Twitter kullanıcısıyım. Facebook’ta dolanmayı çok seviyorum, çok hoşlanıyorum. Instagram’da fotoğraf paylaşmaktan, fotoğraf bakmaktan hoşlanıyorum itiraf edeyim bu benim hoşuma gidiyor.

Mustafa Orman: Burada başka bir durum var. Zaten çağımızın hastalığı hâline geldi. Kimse kimsenin acılarıyla ilgilenmiyor, fotoğraflarıyla ilgileniyor.

B. Nihan Eren: Aynen öyle. Mesela bir ortamda fotoğrafın çekiliyor olması bile, bana şöyle geliyor; demek ki çok eğlenmiyorlar ki fotoğrafla alakadar olmuşlar gibi bir şey getiriyor. O zaman bunu al oradan edebiyatı koy mesela yerine. Demek kitapla çok ilgilenmemiş ki fotoğrafını çekmekle yetinmiş. 

Alper Beşe: Bir muadili olmaması. Eleştiri buraya doğru gidiyor. Hangimizin kitabı üstüne eleştiri yazısı diyebileceğimiz bir yazı çıktı?

B. Nihan Eren: Belki biz de bu çelişki ve gerilimden beslenerek bir şeyler yapabiliriz. Benim için edebiyatın şöyle bir anlamı var galiba; evet çok olumsuzluklar içinde yaşadık yaşıyoruz, çocukluğumuz, gençliğimiz, işte şu yaşımız hep böyle toplumsal, bireysel, evimizde annelikle, erkeklikle, rollerle, toplumsal rollerle, iktidarla, şiddetle birtakım böyle mücadele alanlarıyla geçti. Bazen kendimizi çok yenik hissettik, yenik hissedip masaya oturduk, bazen kendimizi çok haksızlığa uğramış hissettik, masaya oturduk yazmaya başladık ama bizi bir gazeteciden ayıran şey zaten bu gerilimin kendisinin sürekli içimizde, ayakta ve aleste beklemesiyle mümkün olmuyor mu? Edebiyat aslında tam olarak biz ve diğerleri, ben ve diğerleri, ben ve öteki, ben ve iktidar, ben ve erkek, erk arasındaki olan gerilimin muhasebesi, mücadelesi, hesaplaşmasının yapıldığı alan değil mi?

Alper Beşe: Ben bir fazlasını söyleyeyim, bunların bir çoğuyla beraber ben ve metin arasındaki gerilimdir. 

B. Nihan Eren: Benim için yazmaktan daha çok sildiğim bir süreç zaten. Daha çok yazıyla, nasıl anlatılabileceğiyle, nasıl rafineleştirilebileceğiyle ama nasıl rafineleştirilmeye çalışılırken pespaye olmayacağı mücadelesiyle geçiyor hâlâ. Yani bunun savaşıyla geçiyor. Ben ve metin arasında bir savaş bu. 

Alper Beşe: Bizim biçimle ilgili bir savaşımız, derdimiz var. 

B. Nihan Eren: Biz zaten savaş, bu kaygı ve bu savaş hâli, bu mücadele hâli içinden geçiyor ama yazmayı başlatan süreç sadece başka bir şey. Sadece bu süreci yaşamış ve bu süreçten gelmiş olmak değil. Bir insanlık durumu olarak şiddeti ve iktidarı kabul edip bununla mücadele edebilmek veya bununla hesaplaşabilmek. Edebiyat aslında tam olarak bu alan bence. Orada da bir tarafın tarafgirliğin olmadığı yerde başlıyor. Bir günümüz durumu, bir çağ durumu.

Çağlayan Çevik: Peki başka bir şey soracağım burada bölüyorum ama tarafgirlik meselesi dolayısıyla sormak istiyorum. Başından beri iki an var ki, “o dergiler” bahsinde bir hafif enerji yükselmesi oldu, bir de “ergen edebiyatı” bahsinde böyle bir hareketlenme oldu. Öyle veya böyle bu da bir açıdan konumlandırma demek. Ben ergen edebiyatı yapmıyorum dediğiniz ânda birilerinin bunu yaptığını söylemiş oluyorsunuz aslında… Bu da bir taraf durumu yaratmıyor mu?

B. Nihan Eren: Hatta ergen edebiyatını kabul etmiş oluyorsun bir kere.

"Herkes edebiyatın gücünden bahsediyor. Neden yazdığımız metinler insanları sarsmıyor mesela? İnsanları neden bir yere oturtmuyor? "

Çağlayan Çevik: Bu masadaki herkes aynı şeyi söylüyor değil mi? Bir ergen edebiyatı yapan birileri var tırnak içinde, bunlar duygu - durum mastürbasyonu yapanlar aynı zamanda.

Mustafa Orman: Ama parantez de açabiliriz. Aslında değinilen konu şu; çok abartıldı. Yapılabilir bu yapılamayabilir değil. Kenar mahalle çocuklarını okumaktan, o dili, o üslubu okumaktan sıkıldım, gerçekten sıkıldım ama bu ülkede başka şeyler yaşanıyorken ben kendimi niye Norveç’te hissedeyim ki o edebiyat metnini okurken. Bu ülkenin başka sorunları var bana göre. Kadın meselesi daha olmamış, düşünce babında daha hiçbir şey oturmamış, Kürt meselesinde artık her şey paramparça, insanlar ölüyor, dünyada o kadar çok acı var ki bize sıra gelene kadar zaten biz hiçbir şeyiz. Birinin masada yalnız oturma meselesini anlatma değil artık bu mesele. Başka bir yere evrildi. Herkes edebiyatın gücünden bahsediyor söyleşilerde, röportajlarda. Ama edebiyatın gücü neden ortada yok bütün mesele bu, bana göre. Neden yazdığımız metinler insanları sarsmıyor mesela? İnsanları neden bir yere oturtmuyor? Bunu bence tartışmalıyız. Herkes bir şeyler yazsın. Biz kimse bunu yazmasın, şunu yazmasın demiyoruz ama gerçekten bu ülkenin meseleleri farklı yani. Başka bir pencereden bakmak gerekir diye düşünüyorum. Benim meselem bu, ben böyle bakıyorum. Az önce zaten konuşuldu, beni dert sahibi yapmayan bir kitabı ben okuyamıyorum. Beni dertlendirmeyecek, beni sarsmayacak bir kitabı ben okuyamıyorum. 

Alper Beşe: Moda sıkıntısı var. Yine bu iletişim çağıyla ilgili bir sıkıntısı var. Bir dönemde televizyonda ağa dizileri vardı. Bir tane başlıyor 15 tanesi geliyordu. Ya da yaz aylarında Ege ağzıyla konuşan karakterlerle dolu diziler, Instagram filtresinden geçmiş görüntülerle çekilmiş, avluda kahvaltı yapılan diziler…

B. Nihan Eren: Ya da dondurma reklamı gibi gözüken diziler.

Alper Beşe: Canlandırabiliyorum diyaloğu. Meselâ Birgül’e sormak istiyorum, birtakım düzenlemeler isteyen editör, kimi noktalarda “diziye benzet” dedi mi?

"Piyasanın çarkını döndürecek iş isteniyor. O iş edebiyat değil ama..."

Birgül Özcan: Tabii ki. Mesela bu kadının hiçbir aşk hikâyesi yok. Karşı camdan bakıp adam âşık olabilir dedi. Ama benim yazdığım karakter haşimato hastası, cinsel isteksizliği var, 30 yaşını geçmiş bir kadın, derdi başından aşmış ve o yaştan sonra camdan cama bakışarak âşık olacak bir karakter yazmadım ben. O karakterin doğasına aykırı bir şey ama zorluyor işte bunu.

Alper Beşe: Meselenin içeriğinin bu kadar indirgenmesi işte sürüklesin ve duygu takviyesi sağlasın, ben katarsis demiştim, sen çok güzel mastürbasyon dedin, tam olarak bu isteniyor, yine ısrar ettiği nokta ortam yok piyasa var. Piyasanın çarkını döndürecek iş isteniyor. O iş edebiyat değil ama.

B. Nihan Eren: Ama bu hep yok muydu? Bestseller hep vardı, edebiyat hep vardı. Aynı şey sinema için de geçerli. Popüler filmler, sanat filmleri, en kaba yönleriyle.

Alper Beşe: Bugün hangileri üstüne konuşuyoruz? Sait Faik’in kendi öykülerine de aldığı eleştirmecilerdir o eleştirmen de değil, eleştirmeciler bana şöyle şöyle diyor dediler, bir tanesinin adını hatırlıyor muyuz, biliyor muyuz kimdi o eleştirmeciler ama Sait Faik’i biliyoruz.

B. Nihan Eren: Çünkü Sait Faik kendi yoluna bakmış.

Alper Beşe: Öyle olacak zaten.

B. Nihan Eren: Bizim de yapmamız gereken şey kendi yolumuza bakmak bence.

Mustafa Orman: Zaten bakıyoruz onda sıkıntı yok.

Alper Beşe: Tarla biraz taşlı. Tarlanın taşı çok fazla. O tarlanın taşlarının temizlenmesi için kıpırdanmamız lazım.

B. Nihan Eren: Bende de bir kırgınlık yaratıyor Mustafa. Beni de üzüyor, böyle bir yılgınlık ya da üzgünlük hissi veriyor.

Alper Beşe: Edebiyat ortamıyla ilgili söylüyorum. Ben okunmuyorum ama onlar okunuyor, hiç aklımın ucundan geçen bir şey değil ama bunların edebiyat diye pazarlanması belki bunu yazanlar bile kendileri bile demiyorlar ben edebiyat yapıyorum diye. Pazarlayanlar sıkıntılı. Bu işin içinde artık para var, para giriyor işin içine. Rant giriyor. Bu küçük çarklar ve büyük çarka baktığımızda niçin 15 yıldır inşaat sektörü üzerinden dönen sanal paralı bir ekonomimiz var? Birbirleriyle aynı. O derginin, o edebiyatın alıcısıyla, bunları seçenler belki birebir aynı kişiler değildi. O yüzde 50, o yüzde 50 değil belki ama zihniyet aynı. Bunun çok büyük bir tehlike olduğunu düşünüyorum. Bunun edebiyat olduğunun söylenmesinde ısrar edilmesinin ve bizim buna karşı çıkıp bunu yıkmamamızın siyasi boyutunun devam eden aşağılık düzenin devamını sağlayacak şey diye düşünüyorum.

Mustafa Orman: Yani bizim daha çok çalışmamız lazım. Eğilmek, ancak edebiyata eğilince kendimizi görebiliriz.

B. Nihan Eren: Aynen öyle. Aslında tam olarak aynı şeyden bahsediyoruz. 

Alper Beşe: Pankartla sokağa çıkmaktan bahsetmiyorum. Kamu binası işgal etmek değil.

B. Nihan Eren: Bizim muhatabımız ve bizim uğraşacağımız şey edebiyatın ta kendisi bence. Edebiyat nedir? Biz ne yapıyoruz? Öykü nedir, ne değildir? 

Alper Beşe: Bu da bir tanım yöntemidir benim yaptığım da. Bu edebiyat değildir diyorum işte bir kısmına.

Mustafa Orman: Onu diyeceğim. İşte biz bunları tartışıyoruz, ben kitabın çıkma sürecinde kitabı anneme ithaf etmiştim. Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme. Bazen dört beş kişi bunu sordu, anneniz öldü mü? 

B. Nihan Eren: Türkçe bilmiyor.

Mustafa Orman: Bilmiyor. Bunu söyleyebilen insanlar da var, ben yadırgamadım öyle anlamış olabilir. Biz bir şeyleri tartışıyoruz sürekli. Gerçekten insanları eleştirirken kendimizi ne kadar çok eleştirebiliyoruz. Mesela ben saatlerce oturup kendimi eleştirebiliyorum ama bir yere oturtamıyorum yani. Böyle bir durum da varken sürekli böyle birbirini ıskalama, sürekli birbirini dövme durumu var. Mesela sosyal medyadan bahsediyoruz, adamlar sosyal medyadan birbirine ana avrat küfür ediyor ama metrobüste o adamlar birbirlerini tanımadan, biri düşerken diğeri onu tutabiliyor. Böyle bir gerçeklikle de yüz yüzeyiz. O sosyal medya bizi psikopat hâline getirebiliyor. Ben uzun süredir kullanmadığım için.

Çağlayan Çevik: Bakıyorum ki, şu an bu masada en çok konuştuğumuz şey sosyal medya oldu. 

Alper Beşe: O zaman kapatalım konuyu.

Çağlayan Çevik: Aksine, kapatmak üzerine söylemiyorum, etkisi üzerine söylüyorum. En başta söylediğimiz çağın zorunluluğu meselesi. Madem mevzu sosyal medya, özellikle yeni bir edebiyat ödülü verildiği zaman karşımıza çıkan blogger’ların, aynı jüri her yerde eleştirilerine denk geliyoruz. Hep söylenen bir şeydir, artık jürilerin belli bir yaşı var, katılan ve kazanan isimlerin durumu belli, bu yüzden genç veya belli bir yaş kategorisi altında kalan yazarların çok bir şansı yok. Hele ilk kitabı, ikinci kitabı varsa çoğunlukla biraz görmezden gelinir... daha birçok benzer eleştiri sıralanabilir. Siz de bu düşüncede misiniz? 

B. Nihan Eren: İnanmadım ben. Aslında inanıyordum, sonra ödül verdiler, inanmamaya başladım. 

Alper Beşe: Aynı şekilde. Benim dosyama ödül verdiler. Gerçi o dosyam hâlâ kitap olarak basılamadı ama… Bir tarafıyla inanıyorum evet ödülü verdiler, dosya olmasına rağmen okuyup ödülü verdiler, üstünden bir seneye yakın zaman geçti. 10 yayınevi, tam 10 yayınevinden döndü Behçet Aysan ödülü alan şiir dosyam. Hâlâ kenarda duruyor. 

Mustafa Orman: Ben şey diyeceğim kim var ki yani. Kim var. Jüride kim var görev yapacak. Hangi eleştirmen var? Kaç tane eleştirmen yetiştirebildik? O zaman kendileri gelip ödül ortağı koysun, kendileri versinler. Çünkü bir şeyleri söylemek çok kolaydır. Sosyal medyada herkes her şeyi eleştiriyor herkes ama kimse dönüp kendine bakmıyor. Asıl suçumuz bu zaten. Kendimize iyi bakamamak, kendimizi iyi görememektir bana göre. Yoksa ödüller ve jüriler hakkında herkes ileri geri konuşabilir… 

Çağlayan Çevik: Mustafa’nın son sözü aslında bu sohbette farklı anlarda etrafından döndüğümüz konuya çıkarıyor bizi. Eleştirisizlik, eleştirmen eksikliği gibi bir şeyden bahsediyorum. Sadece bu kuşağın değil ama genel bir sıkıntıdan söz ediyoruz… Bir eleştiri mekanizmasının düzgün işlemediği bir ortamdayız. Sabahtan beri saydığınız şeylerin yegane sebebi aslında bir eleştirinin olmaması. O ergen edebiyatı meselesi buradan başlıyor, erkek egemen metinlerinin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi de, sosyal medyada bir cayırtının kopup bir hafta sonra tamamen terk edilmek de bu… 

Nihan Eren: Ben bunun aşılabileceğine inanmıyorum. Aslında temel sorunumuz eleştirinin olmaması değil, temel sorunumuz kapitalizmin kendisi bana göre. Çünkü eleştiri nerede yayımlanıyor mesela kitap eklerinde.

Çağlayan Çevik: Ben buna inanmıyorum. Ben eleştirinin tek yerinin kitap ekleri olduğuna inanmayanlardanım. Şimdi kitap eklerinde ilan mekanizması üzerinden ilerliyor birçok yazının veya söyleşinin varlığı. Elbette orada nitelikli eleştiri yazıları da yayımlanıyor. Ama eleştiriyi kitap ekleri üzerinde ararsak o zaman karşımıza yalnızca tanıtım yazıları çıkacak. Çünkü kitap ekinde yayımlanan bütün yazılara “kitap tanıtım yazısı” diye bakıyor ve bir kenara atıyoruz. Mesela 50 Kuşağı dedik, 50 Kuşağı’nın öykücüleri, şairleri vardı, bir de eleştirmenleri vardı. Benzer şekilde İkinci Yeni’nin de bir eleştirmeni vardı. Daha sonra gelen kuşakların da beraberinde ilerleyen eleştirmenleri var. Bugün sanki temel eksiklerden biri bu… 

"Eleştirmenler olsa bile yazarlar tahammül etmiyor. Küsüyorlar. Kitabına değil kendi şahsına söz ettiğine inanıyorlar."

B. Nihan Eren: Onların hepsi kolektif oluşumlardı. Kolektif süreçlerdi yani. Herkes birlikte hareket ediyordu, bir aradaydı. Zaten aslında hep konuştuğumuz şey, o bir aradalığın noksanlığı. Bizdeki temel problem o zaten. Dolayısıyla biz de kendi içimizde kendi eleştirmenimizi acaba yaratamıyor muyuz gibi bir şey geliyor aklıma. Kitap eklerini ayrı bir yere koyuyorsak, onun sadece senin söylediğin gibi kitap tanıtımı olduğu gerçeğini kabul ediyorsak, bunu da hep beraber kabul ediyorsak görünmeyi, görünmemeyi veya sadece kitaplarımız hakkında şundan bahsetti, güzel bir kitap iyi bir kitap boyutunda anlatılmasının bizi rahatsız etmemesi ön kabulüyle hareket ediyorsak, kuşak olmadığımız gerçeğini belki bu da gösteriyor gibi geliyor bana. Fransa’da Yeni Dalga’nın da mesela hem sinemacıları vardır aynı zamanda eleştirmenleri var aslında ve bunlar bir aradalar, birlikte hareket ediyorlardı. Garip geliyor bana da belki ama yaptıkları ve yapmadıklarına dair bir tür sorumlulukları hem de bir beslenme sağlıyormuş onlar için. Aynı şey 50 kuşağı için de geçerli ama bizde böyle bir şey var mı? Bilmiyorum, keşke olsa işte bu biraz da kapitalizmle alakalı gene. İzafi neden kapandı? Reklam alamadınız, dağıtım sorunu oldu, maddi problemler, hep böyle karşınıza çıkan bir maddiyat problemi var, dağıtımla alakalı bir problem var. O zaman dergilerin ayakta kalmak için, kapanmamak için belli ödünleri vermeleri gerektiği bir sistem var. Nasıl ilerliyor, nasıl bir arada kalıyor ben gerçekten anlayabilmiş değilim. O yüzden bu soruya cevabım yok. Çünkü bunu ben de bilmiyorum. Keşke bir tanıtım metninden bir üst basamağa çıksa. Ama kimi nitelikli eleştiri yazıları da “ağır yazı” diyerek işaretleniyor. O yazıları yazan isimler seyreliyor… 

Mustafa Orman: Şöyle bir şey söyleyeceğim; bu toplumda genel olarak eleştiri kültürü yerleşmemiş henüz. Sadece bu toplumda değil, Ortadoğu toplumlarında böyle bir şey var. Bakkalından tut şoförüne kadar hiç kimse eleştiriye tahammül etmiyor. Çünkü dergi sürecinde gayet güzel yüzleştim o durumla. Biri öyküsünü gönderiyor, sen zahmet ediyorsun, gecelerce altını çiziyorsun, böyle olabilir, sonradan metni gönderiyorsun hatta altına da diyorsun ki belki haddime değil diyorsun. Sonra, adamın bir dönüşü var ki küfür etse daha iyi diyorsun. Böyle bir toplumda eleştirmen yoksunluğundan bahsediyoruz. Eleştirmenler olsa bile yazarlar tahammül etmiyor. Ben görüyorum, bununla karşılaşıyorum, isim de vermeyeceğim metnini eleştirdiğim adamın bana tavır aldığını görebiliyorum. Küsüyorlar. Kitabına değil kendi şahsına söz ettiğine inanıyorlar. Herkes herkesin metni hakkında istediği eleştiriyi, yorumu, yapabilir. Çünkü bu zor bir şey değil. Sadece üslup, belli noktalar, alınmış notlarla her şekilde ilerlenebilir… Kitap eki meselesi, ya da diğer detaylar falan bütün mesele bu değil aslında, mesele toplumdan kaynaklanan bir şey. Manava domatesin iyi değil dediğin zaman, bunu iyi bir şekilde anlattığın zaman bile domatesi yüzüne fırlatma durumu var. Bu hoşgörüsüzlüğün hüküm sürdüğü yerde her şey mümkün.