Kitap nasıl okunmalı?

Virginia Woolf'un ilk kez 1926'da okurla buluşan "Kitap nasıl okunmalı?" başlıklı denemesi, Ahmet Birsen'in çevirisiyle K24'ün Evvel Zaman sayfalarında...


@e-posta
Evvel Zaman, 08 Mart 10:37
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Öncelikle, seçtiğim başlığın sonundaki soru işareti üzerinde durmak istiyorum. Bu soruyu kendi adıma yanıtlasam bile, yanıt yalnızca benim için geçerli olur, sizin için değil. İçgüdülerini takip et, kendi aklını kullan, kendi sonuçlarına ulaş ve hiçbir tavsiyeye uyma: Doğrusunu isterseniz, birine okumak hakkında verilecek en yerinde tavsiyelerdir bunlar. Bu konuda anlaştıysak birkaç fikir ve öneri ileri sürmekte kendimi hür sayıyorum, çünkü bu fikir ve önerilerin, bir okur olarak sahip olabileceğiniz en önemli haslete, yani bağımsızlığınıza ket vurmasına izin vermeyeceksiniz. Nihayetinde, kitaplara dair ne tür kanunlar koyulabilir ki? Waterloo Savaşı hiç şüphesiz belirli bir günde kesin olarak gerçekleşti; ama Hamlet, Kral Lear’dan daha iyi bir oyun mu? Hiç kimse bunu söyleyemez. Herkes bu soruya kendi yanıt vermelidir. Kitaplıklarımıza, ne kadar süslü ve gösterişli olsalar da otoriteleri kabul etmek ve nasıl okuyacağımızı, neyi okuyacağımızı, okuduklarımıza nasıl paha biçebileceğimizi söylemelerine izin vermek, bu kutsal tapınakların oksijeni olan özgürlük ruhunu yok etmek anlamına gelir. Başka her yerde yasalara ve teamüllere tâbi olabiliriz, ama kitaplıklarda hiçbir şeye tâbi değiliz.

Lakin özgürlüğün tadını çıkarmak için –basmakalıp lafları affedeceğinizi umarak ifade ediyorum– elbette kendimizi kontrol etmemiz gerekir. Bir gül fidesini sulayacağız diye evin yarısını su altında bırakamayız, gücümüzü beceriksizce ve cahilce israf edemeyiz; onu kesin ve etkili bir biçimde, hem de olay mahallinde, terbiye etmeliyiz. Belki de bir kitaplıkta yüzleştiğimiz ilk zorluklardan biridir bu. “Olay mahallinde” ne anlama geliyor? Kitaplıklar muhtemelen devasa bir karmaşa yığınından ibarettir. Şiirler, romanlar, tarih anlatıları, hatıratlar, sözlükler, almanaklar; raflarda birbiriyle itişip kakışan her meşrepten, milletten ve yaştan kadın ve erkeğin yazdığı her dilden kitap. Dışarda ise bir eşek anırır, kadınlar çeşmenin başında dedikodu yapar, taylar kırda dörtnala koşuşur. Nereden başlayacağız? Bu devasa kaosu nasıl düzene sokup okuduğumuz şeyden alabileceğimiz en derin ve geniş hazzı alacağız?

Kitaplar kurmaca, biyografi, şiir gibi kategorilere ayrıldığına göre, onları ayrı olarak değerlendirmeli ve her birinden faydalanabileceğimiz kadarını almalıyız. Bunu demesi kolaydır, ama pek az insan kitapların verebileceği şeyleri kitaplardan ister. Genellikle kitaplara bulanık ve bölünmüş zihinlerle yaklaşırız; kurmacanın gerçek olmasını, şiirin düzmece olmasını, biyografinin pohpohlayıcı olmasını, tarihin önyargılarımızı güçlendirmesini isteriz. Okurken böylesi tüm peşin yargıları kafamızdan atabilirsek, takdir edilesi bir başlangıç yapmış oluruz. Yazarınıza emir vermeyin, yazarınız olmayı deneyin. Onun mesai arkadaşı ve suç ortağı olun. Daha başta ihtiyatlı davranır, eleştirir ve tereddüt ederseniz, okuduklarınızdan alabileceğiniz olası en yüksek faydadan kendinizi mahrum bırakmış olursunuz. Ancak zihninizi mümkün olduğunca açarsanız, neredeyse algılanamaz bir zarafetin alametleri ve işaretleri ilk cümlelerin inişli çıkışlı patikalarından itibaren hiç kimselere benzemeyen bir insanın huzuruna taşıyacaktır sizi. Kendinizi onunla biraz demleyin, onunla muttali olun, bir süre sonra yazarınızın size malum olanın çok ötesinde bir şeyler verdiğini ya da vermeye çalıştığını keşfedeceksiniz. Bir romanın 32 bölümü –öncelikle nasıl roman okunur meselesini değerlendireceksek eğer–, bir anlatıyı tıpkı bir bina gibi inşa etme ve muhkem kılma girişimidir: Ancak kelimeler tuğlalardan daha ele gelmezdir, okumak görmekten daha uzun ve karmaşık bir süreçtir. Belki de romancının giriştiği işin ögelerini anlamanın en hızlı yolu okumak değil de yazmaktır; sözcüklerin tehlikeleri ve zorlukları üzerine kendi başınıza bir deneye girişmektir. Öyleyse, üzerinizde belirgin bir etki bırakan bir olayı anımsayın; mesela, sokağın köşesinde konuşan iki kişinin yanından geçip gitmiştiniz. Bir ağaç sallanır, sokak lambası dans eder; konuşmanın edası komiktir, ama aynı anda trajiktir de; bütün vizyon, bütün düşünce o tekil âna sıkışmış gibi görünür.

Ama bu ânı kelimelerle yeniden inşa etmeye çalıştığınızda, âna dair izlenimlerin çelişkili bin parçaya ayrıştığını göreceksiniz. Bazı izlenimler sönük olmalı, bir kısmı ise vurgulanmalı; bir süre sonra, muhtemelen, duygulanımın kontrolünü tamamen kaybedeceksiniz. O zaman bulanık ve darmadağınık sayfalardan uzaklaşıp Defoe, Jane Austen ve Hardy gibi büyük romancıların giriş sayfalarına dönün. Artık bu yazarların ustalıklarının kıymetini bilmeye daha yakın olacaksınız. Bunun nedeni yalnızca başka bir kişinin –Defoe, Jane Austen ya da Thomas Hardy’nin– huzurunda bulunmamız değil, fakat farklı bir dünyayı deneyimliyor olmamız. Mesela Robinson Crusoe’da, düz bir patikada ağır adımlarla ilerleriz; her şey birbiri ardına gerçekleşir; vaka ve vakanın düzeni kâfidir. Öte yandan, açık hava ve macera Defoe için her şeyse, Jane Austen için hiçbir şeydir. Austen için önemli olan kabul salonudur, konuşan insanlardır ve sohbetlerine tutulan aynayla karakterlerini açığa çıkarmaktır. Kendimizi kabul salonuna ve onun yansımalarına bir kez alıştırıp Hardy’ye dönecek olursak, başımız yine fırıl fırıl dönmeye başlar. Kırlar bizi kuşatır, yıldızlar başımızın üstündedir. Zihnin öteki yanı (yoldaşlıkla açığa çıkan aydınlık taraf değil, yalnızlıkla galip gelen karanlık taraf) şimdi korunmasız hâldedir. İnsanlarla değil, doğayla ve kaderle ilişki kurarız. Yine de bu dünyalar birbirinden ayrı olduğu kadar, kendi içlerinde tutarlıdır. Her bir dünyanın yaratıcısı, kendi perspektifinin yasalarını gözetirken dikkatlidir; bizi ne kadar yorarlarsa yorsunlar, entipüften yazarların yapıp durduğu gibi aynı kitaba iki farklı tür hakikat yerleştirerek kafamızı karıştırmayacaklardır. Bu yüzden, büyük bir yazardan bir diğerine –Jane Austen’dan Hardy’ye, Peacock’tan Trollope’a, Scott’tan Meredith’e– ulaşmak, burkulmak ve kökünden sökülmek gibidir; bir o yana bir bu yana fırlatılmak gibi. Roman okumak zorlu ve karmaşık bir sanattır. Romancının –yani büyük sanatçının– size verdiği her şeyden faydalanacaksanız, yalnızca sezginin fevkalade zarafetinin değil, aynı zamanda hayal gücünün büyük cüretinin de ehli olmalısınız.

Ama kitaplık raflarındaki heterojen topluluğa kısa bir bakış, yazarların çok nadiren “büyük sanatçılar” olduğunu size gösterecektir; ekseriyetle, bir kitap sanat eseri olma iddiasında filan değildir. Mesela büyük insanların yaşamlarını, uzun süre önce ölmüş ve unutulmuş insanların romanlarla ve şiir kitaplarıyla içli dışlı olmuş hâlde duran şu biyografilerini ve otobiyografilerini, sırf “sanat” değiller diye okumaktan imtina mı edeceğiz? Ya da onları okuyacağız ama farklı bir biçimde, farklı bir niyetle mi okuyacağız? Biyografileri ve otobiyografileri, ışıkların yakılıp perdelerin henüz çekilmediği ve her katında mevcut insan yaşamının farklı veçhelerine tanık olduğumuz bir evin önünde akşam vakti oyalanırken bizi ele geçiren o merak duygusunu tatmin eder gibi mi okumalıyız her şeyden önce? Öyle anlarda bu insanların yaşamını merak etmekten kafayı yeriz; dedikodu yapan hizmetçiler, yemeğini kaşıklayan beyefendi, katılacağı balo için giyinip kuşanan kız, elinde örgüsü pencereden bakan ihtiyar haminne… Bunlar kimdir, necidir; isimleri, işleri, düşünceleri ve serüvenleri nedir?

Biyografiler ve hatıratlar böyle sorulara yanıt verir, sayısız hanenin ışıklarını açar; gündelik işlerini halleden insanları, öldükleri güne değin uğraşıp didinen, başarısız olan, başarı kazanan, tıkınan, nefret eden, aşka düşen insanları bize gösterirler. Ve bazen biz izlerken ev bulanıklaşır, demir korkuluklar ortadan kaybolur ve kendimizi denizde buluruz; denize açılırız, avlanırız, savaşırız; vahşilerin ve askerlerin arasına karışırız; büyük seferberliklere katılırız. Ya da burada, İngiltere’de, Londra’da kalmayı seçsek bile, sahne yine de değişir; sokak daralır, ev küçülür, sıkış tıkış olur, evin camları baklava biçimini alır ve içi pis pis kokar. Sonra bir şairi, Donne’ı görürüz, böylesi bir haneden kendini dışarı atmıştır, çünkü duvarlar o kadar incedir ki, çocuklar ağlayınca sesleri duvarları aşmaktadır. Kitabın sayfalarından oluşan patikalarda onu Twickenham’a kadar takip edebiliriz; sonra soyluların ve şairlerin buluşma mekânı olan ünlü Lady Bedford parkına ulaşırız; ardından adımlarımızı Wilton’a, yeşil tepelerin altındaki büyük malikâneye doğru çeviririz ve Sidney’in kız kardeşine Arcadia’dan pasajlar okuduğunu duyarız ve bu ünlü romansın anlattığı bataklıklarda aylaklık ederiz, balıkçıl kuşlarını seyre dalarız; sonra yine şu diğer Lady Pembroke’la, Anne Clifford’la kuzeye, ona ait vahşi bozkırlara seyahat ederiz ya da şehrin doğruca içine dalıp, siyah kadife takım elbisesini kuşanmış hâlde Spenser’la şiir hakkında tartışan Gabriel Harvey’i görür görmez içimizde fışkıran sevinci zapt ederiz. Elizabeth dönemi Londra’sının mütenavip loşluğunda ve parıltısında el yordamıyla ilerleyip tökezlemekten daha büyüleyici hiçbir şey olamaz. Fakat orada duracak değiliz. Temple’lar, Swift’ler, Harley’ler ve St. John’lar bize el sallamaktadır; aralarındaki tartışmayı sonuca bağlamak ve karakterlerini çözümlemek için saatler harcanabilir; onlardan da usanınca etrafta bir tur atabilir, elmaslar kuşanmış siyahlar içindeki bir hanımefendinin yanından geçip Samuel Johnson’a, Goldsmith’e ve Garrick’e ulaşabiliriz; ya da canımız isterse Manş Denizi’ni geçip Voltaire’le, Diderot’yla ve Madam du Deffand’la tanışabiliriz; sonra gerisin geri İngiltere’ye, Twickenham’a, –bazı belirli mekânlar ve belirli isimler nasıl da kendilerini tekrarlayıp dururlar!– vaktiyle Lady Bedford parkının bulunduğu, sonraları Pope’un yaşadığı Strawberry Hill’deki Walpole’un evine döneriz. Walpole bizi inanılmaz bir yeni tanışlar sürüsüyle tanıştırır, ziyaret etmekten ve kapısını çalmaktan bir anlığına tereddüt edebileceğimiz kadar çok ev vardır, mesela Miss Berry’nin kapısının eşiğinde dururken Thackeray’in çıkıp geldiğini görürüz; Walpole’un sevdiği kadının arkadaşıdır o; böylece, sadece arkadaştan arkadaşa, bahçeden bahçeye, evden eve ilerleyerek İngiliz edebiyatının bir ucundan diğer ucuna ulaşabiliriz ve kendimizi günümüzde ve burada bulmak üzere uyanabiliriz, tabii şimdiki zamanı daha önce tüm yaşadıklarımızdan ayırt edebilirsek. O hâlde, bu yaşamları ve mektupları okuyabileceğimiz yollardan biri de budur; geçmişin pek çok penceresini onlarla aydınlatabiliriz; ünlü insanların ölümünü mahrem alışkanlıkları içinde izleyebiliriz, onlara çok yakın olduğumuzu düşünebilir ve sırları karşısında şaşkınlığa düşebiliriz, bazen de yazdıkları bir oyunu ya da şiiri çekip çıkarır ve yazarının huzurunda daha farklı okunup okunmadığını görürüz. Fakat bu da başka sorulara yol açar. Şunu sormalıyız kendimize: Bir kitap, yazarının yaşamından ne derece etkilenir; yazarın kendisini açık etmesine izin vermek nereye kadar güvenlidir? Birey olan yazarın içimize ektiği duygudaşlık ve iğrenti duygularına nereye kadar direnmeli ya da yol vermeliyiz; kelimeler kararınca duyarlı, yazarın karakteri yeterince anlayışlı mıdır? Yaşamöykülerini ve mektupları okuduğumuzda kafamıza doluşan sorulardır bunlar; bunları bir başımıza yanıtlamalıyız, bu kadar kişisel bir konuda başkalarının tercihlerine göre yön çizmekten daha tehlikeli bir şey yoktur.

Böylesi kitapları edebiyata ışık tutmak için değil, şöhretli insanlara aşina olmak için de değil, ama kendi yaratıcı güçlerimizi dinçleştirmek ve işler hâle getirmek gibi bir amaçla da okuyabiliriz. Kitaplığın hemen sağında açık bir pencere yok mu? Okumayı bırakıp dışarıyı izlemek ne de latiftir! Kendi bilinçsiz, bağlantısız, süreğen deviniminde manzara nasıl da ilham vericidir; taylar kırda dörtnala koşturur, bir kadın çeşmede kovasını doldurur, eşek başını geriye atıp o uzun, dokunaklı iniltisiyle anırır. Her tür kitaplığın en büyük parçası erkeklerin, kadınların ve eşeklerin yaşamındaki böylesi geçici anların kaydından başka bir şey değildir. Her edebiyat, geliştikçe, mütereddit ve bitap bir vurguyla anlatılan kayıp anların ve unutulmuş yaşamların kendine has bir kaydına, kendine has bir ıvır zıvır yığıntısına sahip olur. Ancak kendinizi ıvır zıvır okumanın hazzına teslim ederseniz, insan yaşamının çürümeye terk edilmiş kalıntıları karşısında şaşkınlığa sürüklenecek, daha doğrusu yenilgiye uğrayacaksınız. Belki de söz konusu olan sadece bir mektuptur; ama nasıl da vizyon kazandırır! Belki de birkaç cümleden ibarettir; ama ne perspektifler sunar! Bazen bütün bir hikâye, harika bir hümor, pathos ve bütünlükle bir araya gelecektir; sanırsınız ki muhteşem bir romancı işin başındadır, hâlbuki söz konusu olan sadece yaşlı bir aktör, Kaptan Jones’un garip hikâyesini hatırlayan Tate Wilkinson’dır; Arthur Wellesley’in emrinde görev yapan, Lizbon’da güzel bir kıza âşık olmuş genç bir subaydır; bomboş kabul odasında gergefi elinden kayıp yere düşürürken, ah keşke Dr. Burney’in o muteber tavsiyesine uysaydım da şu benim Rishy’ye varmak için evden hiç kaçmasaydım diye iç geçiren Maria Allen’dır o. Bunların hiçbir değeri yoktur; ziyadesiyle önemsizdir; yine de, bir yandan taylar kırda dörtnala koşturur, bir kadın çeşmede kovasını doldurur ve eşek anırırken, zaman zaman, bu ıvır zıvır yığınını karıştırmak ve o haşmetli maziye gömülmüş yüzükleri, makasları ve kırık burunları tekrar birleştirmek üzere bulup çıkarmak epey ilgi çekicidir.

Ama uzun vadede ıvır zıvır okumaktan usanırız. Tüm o Wilkinson’ların, Bunbury’lerin ve Maria Allen’ların bize sunabileceği yarı-hakikati tamamlamak için nelerin lazım geldiğini araştırmaktan usanırız. Onlar sanatçının hükmetme ve bertaraf etme gücünden yoksundurlar; kendi hayatları hakkında bile tüm hakikati açıklayamazlar; son derece düzgün olabilecek hikâyenin biçimini bozarlar. Bize sunabilecekleri tek şey olgulardır ve olgular, kurmacanın epey aşağı bir formudur. Bu yüzden kısmi açıklamaları ve tahminleri bitirmek, insan karakterlerin küçücük gölgelerini keşfetme çabasına son vermek, kurmacanın en geniş soyutluğundan, en saf hakikatinden zevk almak yönünde bir arzu büyür içimizde. Böylece yoğun ve genelleştirilmiş, ayrıntılara kayıtsız, ama bazı düzenli ve mütekerrir vuruşlarla tonlanmış bir hâletiruhiye gireriz, ki onun doğal ifadesi de şiirdir; ve böylece sıra şiir okumaya gelir… tam da şiir yazacak kıvama gelmişken hem de.

Ne vakit eseceksiniz, ey batı rüzgârları?
Düşsün artık toprağa özlenen damlalar.
Tanrım, boynuma dolansaydı sevdiğimin kolları,
Yatağımda olsa, ah, beni sarıp sarmalar!

Şiirin etkisi o kadar güçlü ve doğrudandır ki, o an için şiirin kendisinden gayrı bir duygulanıma yer yoktur. Engin derinliklere açılırız; tutulduğumuz cezbe hâli nasıl da ani ve eksiksizdir! Burada kalmak için hiçbir gerekçemiz yoktur; bizi uçuşumuzdan alıkoyacak hiçbir şey yoktur. Kurmacanın sanrısı tedricidir, etkileri planlıdır; ama bu dört dizeyi okuyup da bunları kimin yazdığını soran, ya da Donne’ın evindeki tartışmaları veya Sidney’in sekreterini hayalinde canlandıran, ya da bu dizeleri geçmişin çetrefil tartışmaları veya kuşakların verasetiyle birlikte ele alan var mıdır? Şair daima bizim çağdaşımızdır. Her tür kişisel hissin şiddetli şokunda da deneyimlediğimiz gibi, varlığımız bir an için merkeze yerleşmiş ve kısıtlanmış hâldedir. Doğrudur, daha sonra, duygulanım geniş halkalar hâlinde zihnimize doğru yayılmaya başlar; en ücra duyulara ulaşılır; bu duyular ses vermeye ve şerh etmeye başlar; yansımaların ve yankıların farkındayızdır. Şiirin yoğunluğu uçsuz bucaksız bir duygu silsilesini kapsar. Şimdi yalnızca,

Bir ağaç gibi devrilip kavuşacağım yerdir mezarım
Mazide kalacak her şey, hatırımda yalnız intizarım

dizelerinin gücünü ve dolaysızlığını,

Kum tanelerinin düşüşüyle ölçülür zaman,
Bir kum saati marifetiyle; sonra kumlar döküldükçe,
Aşınır ömrümüz, mezar bizi bekler, bakakalırız;
Biter bu haz çağı, bu cümbüş biter,
Elem vardır sonunda her şeyin, ve hayat,
Tuğyandan usanmış, sayar ha sayar kum tanelerini
Istırap ile inip kalkarken göğüs kafesin, düşmesi beklenir son zerrenin,
Beklenir ki böylece, sona ersin bu musibet sonsuz uykuda.

dizelerinin sarsak modülasyonuyla kıyaslamak, ya da,

            İster genç olalım ister pirifâni,
            Varlığımızın evi ve kalbi, kaderimizdir,
            Oradadır sınırsız olanla, namütenahi,
            Umutla işte, umuttur hiç ölmeyen,
            Arzu, beklenti ve bitimsiz çaba
            Ve sürecek olanla ebediyen.

dizelerinin dalgın sükûnetini,

            Seyyar ay tırmandı göğe
            Kalmadı hiçbir yerde yalnız
            Aheste aheste en yükseğe
            Yanında yoldaşı iki yıldız

dizelerinin eksiksiz ve tükenmez güzelliğiyle ya da,

            Ey gediklisi ormanın,
            Dinmemeli aylaklığın.
            Ormanın kıyısında, düzlüklerde,
            Dünyanın muhteşem ateşleriyle,
            Yükselirken o asude alaz
            O, yangınlara bakamaz,
            Gördüğü yalnız gölgede bir güzçiğdemi.

dizelerinin şaşaalı düş gücüyle yan yana koymaktan başka yapacak şey yoktur. Bunlar bize şairin o bambaşka sanatını –yani şairin bizi bir çırpıda hem seyirci hem aktör yapabilme gücünü; şairin, sanki eline bir eldiven geçirir gibi karakteri kuşanabilme gücünü; onun Falstaff ya da Lear olma gücünü; onun daimî olan yoğunlaşma, genişletme, ifade etme gücünü– belletir.

“Kıyaslamak”; bu kelimeyle birlikte bakla ağızdan çıkmış ve okumanın safi karmaşıklığı kabul edilmiş olur. İlk işlem, yani izlenimleri azami bir anlayışla kavramak, okuma sürecinin yalnızca yarısıdır; bir kitaptan alabileceğimiz bütün hazzı elde etmek istiyorsak, diğer yarı da tamamlanmalıdır. Bu çok parçalı izlenimler hakkında bir yargıya varmamız gerekir; uçucu biçimleri dayanıklı ve kalıcı hâle getirmemiz gerekir. Ama doğrudan değil. Okumanın tozunun dumanının dağılmasını, ihtilaf ve şüphenin yatışmasını bekleyin; yürüyün, laflayın, bir gülün üzerindeki ölü yaprakları ayıklayın ya da yatıp uyuyun. Sonra birden, biz öyle bir çaba içinde değilken hem de –çünkü bu dönüşümü Doğa üstlenir– kitap geri döner; ama farklı bir biçimde. Bir bütün olarak zihnin yüzeyine çıkacaktır. Ve bir bütün olarak kitap, hâlihazırda ayrı cümleler hâlinde idrak edilmiş olan kitaptan farklıdır. Şimdi detaylar kendi yerlerini bulacaktır. Başlangıçtan bitişe dek biçimi görürüz; bir ambar, domuz ağılı ya da bir katedraldir o. İşte şimdi, binaları binalarla kıyasladığımız gibi, kitapları kitaplarla kıyaslayabiliriz. Ancak bu kıyaslama edimi yaklaşımımızın da değiştiği anlamına gelir; artık yazarın arkadaşı değil, yargıcıyızdır; ama nasıl ki bir arkadaşı olarak fazla anlayışlı olamazsak, yargıcı olarak da fazla merhametsiz olamayız. Ama suçlu değil de nedir onlar, zamanımızı ve şefkatimizi çarçur eden kitapları yazmamışlar mıdır? Onlar düzmece kitapların, sahte kitapların, havayı çürüme ve marazla dolduran kitapların yazarları değiller midir? Toplumun en sinsi düşmanları olan tufeyliler, bozguncular değil de nedir onlar? Öyleyse bırakın yargılarımızda merhametsiz olalım; her bir kitabı kendi türünde yazılmış en muhteşem kitapla karşılaştıralım. Okuduğumuz kitapların zihnimizde asılı kalan biçimleri, onlar üzerindeki yargılarımızla birlikte somutlaşır; Robinson Crusoe, Emma, Yuvaya Dönüş. Romanları bu romanlarla kıyaslayın; kötü romanlar bile, hatta daha yeni yayımlanan romanlar bile en iyi romanlarla kıyaslanmayı hak eder. Aynı durum şiir için de geçerlidir; ritmin sarhoşluğu geçtiğinde ve kelimelerin ihtişamı dinginleştiğinde, şiir mülhem bir biçim alarak bize geri döner ve bu mutlaka Lear’la, Phèdre’le, Prelütler’le kıyaslanmalıdır; bunlarla değilse bile, hangisi bize kendi türündeki en iyi eser olarak görünüyorsa onunla. Ve emin olabiliriz ki, yeni bir şiirin ya da kurmacanın yeniliği en yüzeysel niteliğidir ve eskiyi yargılarken kullandığımız standartları yeni bir biçime sokmamamız, ama bir dereceye kadar değiştirmemiz gerekir.

Okuma sürecinin ikinci kısmının, yani yargılamanın ve kıyaslamanın, ilk kısım kadar –zihni sayısız izlenimlerin ani akınına olabildiğince açmak kadar– basit olduğunu öne sürmek ahmakça olurdu. Önünüzde kitap olmadan okumayı sürdürmek, bir gölge biçimini bir diğeriyle karşılaştırmak, yeterince kapsamlı okumak ve canlı ve aydınlatıcı karşılaştırmalar yapacak bir kavrayışla okumak, zor iştir; daha da ileri gidip, “Yalnızca bu tarz bir kitap değil, aynı zamanda şu değere sahip; işte şurada yetersiz kalmış, şurada başarılı olmuş; burası kötü, şu yanı iyi,” demek de epey zordur. Okur, vazifesinin bu kısmını gerçekleştirebilmek için epey hayal gücüne, ferasete ve eğitime ihtiyaç duyar, ama bir kişiye bu kadar niteliğin verildiğini düşünmek zordur; özgüven sahibi pek çok kişi için bile, kendinde böylesi bir gücün tohumlarından ötesini bulmak imkânsızdır. Öyleyse, okuma pratiğinin bu kısmından vazgeçmek ve kitabın taşıdığı mutlak değeri hepimiz adına belirleme işini kitaplıkların cüppeli, süslü otoriteleri olan eleştirmenlere bırakmak daha bilgece olmaz mı? Ama bu imkânsızdır! Duygudaşlığın değerini vurgulayabiliriz; okudukça kimliğimizden feragat etmeyi deneyebiliriz. Ama biliriz ki ne büsbütün duygudaşlık kurabiliriz, ne de kendimizi tamamen cezbe kaptırabiliriz; içimizde “nefret ediyorum, seviyorum” diye fısıldayıp duran bir şeytan daima vardır ve onu susturamayız. Aslında şairlerle ve romancılarla ilişkimiz o kadar içli dışlıdır ki, çünkü mütemadiyen nefret edip severiz, başka birinin mevcudiyetini tahammül edilemez buluruz. Ulaştığımız sonuçlar menfur ve yargılarımız yanlış olsa da, beğenilerimiz, bizim vasıtamızla şok dalgaları gönderen duygulanım kuvvetimiz yani, ana ilham kaynağımızdır; duygular aracılığıyla öğreniriz, mizacımızı terbiye etmeden onu zapt edemeyiz. Ama zaman geçtikçe edebi beğenilerimizi eğitebiliriz; belki de bazı denetimlere boyun eğmesini sağlayabiliriz. Her türden kitapla –şiir, kurmaca, tarih, biyografi– oburca ve müsrifçe beslendikten sonra, okumayı bırakıp epey bir süre var olan dünyanın uyuşmazlıklarına ve çeşitliliklerine göz atarsak eğer, edebî beğenilerimizin biraz değiştiğini fark edeceğiz; artık o kadar da obur değillerdir, daha dikkatlilerdir. Edebî beğenilerimiz bizi yalnızca belirli kitaplar hakkında çeşitli yargılara ulaştırmaya başlamakla kalmayacak, aynı zamanda belirli kitapların ortak bir niteliğe sahip olduğunu da gösterecektir. Dinle beni, diyecektir, BUNA ne isim vereceğiz? Ve bu ortak niteliği meydana çıkarmak için bize Lear’ı ya da belki de Agamemnon’u okuyacaktır. Böylece, beğenilerimizin rehberliğiyle, kitapları cem eden nitelikleri ararken belirli bir kitabın ötesine geçmeye de cüret ederiz; onlara isimler verir ve böylece onları kendi idrakimizde düzene sokan bir kural tesis ederiz. Bu sınıflandırmadan nadide ve ilave hazlar alırız. Ama bir kural, bizzat kitaplarla temasa geçip sürekli ihlal edildiği sürece yaşıyorsa –dış dünyadan kopuk, olgulardan bağımsız olarak var olan kurallar geliştirmekten daha kolay ve daha boğucu bir şey yoktur dünyada–, nihayetinde, bu zor girişim sırasında kendimizi dengede tutmak amacıyla, bir sanat olarak edebiyat hakkında bizi aydınlatmaya muktedir olan o nadide yazarlara dönmekte belki de fayda vardır. Coleridge, Dryden ve Johnson’ın saygıdeğer eleştirileri de, şairlerin ve romancıların muteber vecizeleri de genelde şaşırtıcı biçimde yerindedir; zihnimizin bulanık derinliklerinde dönenip duran muğlak fikirleri aydınlatır ve tahkim ederler. Ama onlara, ancak kendi okumalarımız sırasında samimiyetle aklımıza takılan sorularla ve önermelerle dolu olarak yaklaşırsak bize yardım etmeye muktedir olurlar. Kendimizi güdülmeyi bekler hâlde onların otoritesine bırakıp da çitin gölgesine sığınmış bir koyun gibi boylu boyunca uzanırsak, bizim için yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Onların hükmünü, yargıları kendi yargılarımızla çatışıp muzaffer çıktıkları vakit anlayabiliriz ancak.

Eğer durum böyleyse, bir kitabı hakkıyla okumak için tahayyül, feraset ve muhakeme gücü gibi nadir nitelikler gerekiyorsa, edebiyatın çok karmaşık bir sanat olduğu ve bütün ömrünüzü okumakla geçirseniz bile, edebiyat eleştirisine herhangi bir değerli katkı koymanızın ihtimal dışı olduğu gibi bir sonuca varabilirsiniz. Okurlar olarak kalmalıyız; aynı zamanda kendilerine eleştirmen de denilen şu nadide yaratıklara ait olan o müthiş görkemi kuşanmayacağız. Ancak okurlar olarak hâlâ sorumluluklara ve hatta nüfuza sahibiz. İleri sürdüğümüz ölçütleri ve yargıları gizlice havaya salarız ve bunlar yazarların eserlerini üretirken soludukları atmosferin bir parçası olurlar. Asla yazıya dökülüp yayınlanmayacak olsa bile, onlara ulaşacak bir etki yaratılmış olur. Ve bu etki yeterince olgunlaştırılmış, dinç, özgün ve içtense, eleştirinin muallakta ama şart olduğu durumlarda –kitaplar, bir atış poligonunda hayvanların sıra sıra dizilip yürümesi gibi geçit töreni yaparken ve eleştirmenin silahını doldurup hedef alıp ateş etmesi için ve tavşanı kaplanla, kartalı tavukla karıştırdığı için ya da hedefi tamamen ıskalayıp mermisini uzaktaki arazide kendi hâllerinde otlayan ineklere harcadığı için hoş görülecek sadece bir saniyesi varken– büyük bir kıymete sahip olabilir. Yazar, basının intizamsız atışlarının ötesinde başka tür bir eleştirinin de var olduğunu, okuma aşkıyla yavaşça ve amatörce okuyan, hem büyük bir duygudaşlıkla hem de büyük bir acımasızlıkla yargılarda bulunan insanların fikirlerinin de mevcut olduğunu sezerse, eserinin niteliğini yükselten bir şey olmaz mı bu? Ve kitaplar bizim sayemizde daha güçlü, zengin ve çeşitli hâle gelmişse, ulaşılmaya değer bir son olurdu bu.

Ancak kim sonunu getirmek için okur ki, kim bunu arzu eder? Kendileri bir nihayet olan hazlar ve kendi başlarına iyi oldukları için peşine düştüğümüz bazı arayışlar da yok mudur? Eh, okumak da onlar arasında sayılmaz mı? Arada sırada hayal ediyorum; mahşer günü gelip çatıyor ve büyük fatihler, hukukçular ve devlet adamları kendi mükâfatlarını almak için sıraya giriyorlar; başlarında taçlar, defne dallar var, isimleri silinemez bir şekilde ölümsüz mermerlere yazılmış. Sonra Tanrı, bizim kolumuzun altında kitaplarla geldiğimizi görünce Aziz Petrus’a dönüyor ve en ufak bir kıskançlığa kapılmadan şöyle diyor: “Bak, onların mükâfata ihtiyacı yok. Burada onlara verecek bir şeyimiz yok. Okumayı seviyorlar.”

Çeviri: Ahmet Birsen
[*] Virginia Woolf’un Kent, Britanya'daki bir okulda sunmak üzere 1926 yılının Ocak ayında yazdığı “How Should One Read a Book?” başlıklı metnin genişletilmiş bir versiyonu, ilk olarak aynı yıl the Yale Review'da yayımlandı. Woolf, daha sonra makaleyi ilk basımını 1932'de yapan The Common Reader: Second Series adlı kitabına da aldı.