Kitap incelemelerinin gerileyişi

Elizabeth Hardwick Harper's Magazine'de 1959'da yayımlanan bu makalesiyle “değersiz romanların, alelâde düşünce kitaplarının misafirperverlikle karşılanmasına” bayrak açarak Amerikan yayın dünyasını silkelemek istemişti, silkeledi de...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Amerikalı edebiyat eleştirmeni ve romancı Elizabeth Hardwick (1916-2007) Harper’s Magazine’de 1959’da yayımlanan bu makalesiyle “değersiz romanların,  alelâde düşünce kitaplarının misafirperverlikle karşılanmasına” bayrak açarak Amerikan yayın dünyasını silkelemek istemişti. Silkeledi de. Amerikan eleştiri kültürünün kilometretaşlarından sayılan makaleyi K24 için Orhan Kılıç Türkçeye çevirdi.

Yazarların ve yayıncıların –ve elbette okurların– kaderi kitap incelemelerine bağlıdır – peki kitap incelemesi yazanları kim inceliyor? Hardwick son yılların önde gelen popüler incelemelerine dair esaslı bir eleştiriye girişiyor ve bir “pazar sabahı kitap incelemesi okumanın” neden “genellikle can sıkıcı bir deneyim” olduğunu açıklıyor. Kendisi de güzide bir romancı ve eleştirmen olan Hardwick şair Robert Lowell’ın eşi.

***

Keats’i öldüren şeyin, olumsuz bir inceleme yazısı olduğu; bu yazı üzerine çaresizlik ve umutsuzluk içinde her şeyden el çekip tüberküloza karşı mücadele etmeyi de bıraktığı yolunda bir kanı vardı eskiden. Sonradan ortaya çıkanlar sayesinde anlaşıldı ki Keats saldırgan incelemeleri bize okulda öğretildiğinden çok daha mertçe bir sakinlikle karşılamış; yine de, kamunun zihninde, zehir saçan eleştirmenler tarafından bitirilen genç, nadir yetenek imgesi olduğu gibi kaldı.

Kitap incelemesi ve eleştirisi yazarlarının tehlikeli ve huysuz, kaypak şeytanlar, gençliğe karşı acımasız ve yeni işlere karşı kör; kıskançlık, kaba muhafazakârlık vb. yüzünden okuryazar kamunun dikkatini yenilikten ve ehemmiyetten başka tarafa çekmeye meyilli kişiler olduğu düşünülüyor hâlâ. Zavallı Keats bugün hayatta olsa edebi bir ölüme kurban gidebilirdi, ama ölümü saldırı yüzünden olmazdı, Emerson’ın deyimiyle “ödün lapası”nda* boğulurdu muhtemelen. Unutulma, edebi başarısızlık, bilinmeme, ihmal edilme –sanatsal trajedinin ve yanlış anlaşılmanın bütün büyük anları– bugün Amerika’da hâlâ olan şeyler; ama bunların meydana gelmesinin doğal koşulları artık tuhaf bir kamuflaja bürünmüş durumda, ahşabın kâğıt kâğıdın ahşap gibi görünecek şekilde boyandığı dekorasyon fikirlerini andırıyor. Bir deha, okunmadan mezara gidebilir, ama övülmeden gitmesi epey zor. Sahneye her yerden tatlı, kibar övgüler yağıyor; her ne kadar lobotomiye tabi tutulmuş da olsa, evrensel bir uzlaşı hüküm sürüyor. Kitaplar bir pekmez birikintisinin içine doğuyor; düşmanca eleştirinin acı suyu artık sadece bir hatıra. Herkesin “bir ihtiyacı karşıladığı” saptanıyor, herkese bir şey için “teşekkür” ediliyor ve herkes “aksi takdirde mükemmel olan bir yapıttaki ufak tefek kusurlar” için mazur görülüyor. Haftada birkaç kez, hatta neredeyse her gün “tamamen olgun bir sanatçı” çıkıyor; bu sanatçıların çoğu şu “Özgür Dünya’nın kendini tehlikeye atma pahasına görmezden geleceği mesajlar”dan getiriyor.

Popüler inceleme o kadar cansızlaştı, makbul yargılarının genel okur kitlesi üzerindeki etkisi o kadar zayıf ki, Lolita’nın kurnaz yayıncıları hep aynı şeyi tekrarlayan her zamanki olumlu görüşlerin yanına olumsuz görüşlerden de alıntılar koyarak satışları canlandırmayı denedi. (Orville Prescott: “Lolita şüphesiz kitap dünyasında bir haber. Ama maalesef kötü haber." Ve Gilbert Highet: “Lolita keşke hiç yayımlanmasaydı. Keşke hiç yazılmasaydı.”)

Edebiyat sahnesine yakından bakanları üzen ve şaşırtan yalnızca görünürdeki her şeyin övülmesi değil –başlı başına özel bir sorun bu–; bir de New York Times ve Herald Tribune’un pazar günleri yayımlanan kitap inceleme bölümlerinin açıklanamaz cansızlığı söz konusu. Her bir kitabın değeri ve önemi, o an Amerika’da hâkim olan ruh haline göre baş döndürücü bir şekilde şişiriliyor; ama kültürel bir girişim olarak bu kitap-inceleme bölümleri canlılık ve ilgi bakımından, tıpkı işsizliğin yüksek olduğu bir yer gibi, yıkıcı bir buhran içinde. Bunlar her zaman mütevazı, daha ziyade geleneksel dergiler oldukları için, düşüşe geçebilecekleri akla gelmezdi. Ancak son birkaç yılda gerileme için uygun bir ortam söz konusuydu ve bu fırsat değerlendirildi. Bir pazar sabahı kitap incelemesi okumak genellikle can sıkıcı bir deneyim. Özellikle de Herald Tribune Book Reviewı elinize aldığınızda son derece müsamahakâr bir halde olmanız en iyisi. Bu yayın oldukça vasat olmakla kalmıyor; her hafta azar azar ilerleyen garip, şaşkınlık verici bir yetersizliği de söz konusu.

Değersiz romanların, alelade “düşünce” kitaplarının vb. misafirperverlikle karşılanmasının nedeninin kitap yayıncılarının ve kitapçıların baskısı olduğuna inanmak kolay ve rahatlatıcıydı. Nasıl ki paskalya sepetinde yumurtaların altına koymak için kırpılmış yeşil kâğıt gerekiyorsa, yayıncılara da ürünlerini sergilemek için hoş incelemeler gerekiyordu.

New York Times Book Review’un cansızlığı kitap dünyasını, okurları ve yazarları daha derinden etkiliyor. Times’ın yargılarına güvenen ve yönlendirmesine ihtiyaç duyan herkesi, liselerin İngilizce öğretmenlerini, vefalı kütüphanecileri ve kitapçıları, çabuk güvenen banliyö sakinlerini, taşradaki parlak gençleri. New York Times Book Review’un gerileyişinin en kötü sonucu alttan alta caydırıcı bir rol oynaması; kitaplara veya genel olarak edebi meselelere dair muhtemel herhangi bir canlı ilgiyi nazikçe, tatlılıkla, saygılı bir şekilde yadsıması. Yavan övgü ve sönük muhalefet; minimal üslup ve hafif, kısa makale; kendini vermenin, tutkunun, karakterin, eksantrikliğin eksikliği –nihayetinde bizzat edebi tonun eksikliğiNew York Times’ı daha uzun, daha hacimli ama son kertede küçük yerel gazetelerin pazarları yayımlanan “Kitap Sayfaları”ndan pek farkı olmayan bir taşra edebiyat dergisine dönüştürdü. (New Yorker, Harper’s, Atlantic, haftalık haber ve görüş bültenleri, edebiyat dergileri – bunların hepsi kitap incelemelerine hatırı sayılır ölçüde yer ve düşünce tahsis ediyor. Ortaya çıkan sonuçların genelde yetersiz ve her zaman değişken olduğunu belirtmek gerekiyor. Bununla birlikte, söz konusu dergilerde incelemeler okurun dikkatini talep eden unsurların yalnızca bir parçasıdır ve her dergi bir bütün olarak yakından incelenmeden, kitapların ele alınış tarzlarının bazılarının ne gibi özgül hayal kırıklıkları yarattığı anlaşılamaz.)

“Yer verirken” öldürmek

Popüler kitap incelemesi yayınlarının –Times, Tribune, Saturday Review– dehşetle saptadığımız bitkinliğinden sadece ticareti sorumlu tutamayız. Değersiz romanların, alelade “düşünce” kitaplarının vb. misafirperverlikle karşılanmasının nedeninin kitap yayıncılarının ve kitapçıların baskısı olduğuna inanmak kolay ve rahatlatıcıydı. Nasıl ki paskalya sepetinde yumurtaların altına koymak için kırpılmış yeşil kâğıt gerekiyorsa, yayıncılara da ürünlerini sergilemek için hoş incelemeler gerekiyordu. Baskının basit ve doğrudan olduğunu düşünmüyordu kimse; incelikli, pratik, temel olduğu, yani kitap inceleme bölümlerinin finansal olarak yayıncılık sektörünün reklamları sayesinde ayakta kalmasıyla ilgili olduğu düşünülüyordu. Bu açıklama doğal olarak ziyadesiyle kabul görmüştü.

 İnceleme yazarının ihsanı zengine de fakire de nail oluyor; yayıncıların servet yatırdığı, çoksatar olacak bir yapıt, yayıncıların kendini kurtarmasına bile şüpheyle baktığı bir kitaptan daha uzun övülüyor sadece.

Doğrusu, bana öyle geliyor ki –en iyi ürünlerinin en önemsiz ürünleriyle aynı ılımlılıkla karşılandığını gören– yayıncılar, kitap dünyasının dramına yavaş yavaş, ağrısız sızısız son verildiğinin farkında olmalı. İster saygın bir akademisyenin rutin bir tarih çalışması olsun, ister Pentagon’dan bir öbek beylik laf, ister bir cilt şiir, ister radikal bir yapıt veya isterse muhafazakâr fikirlerin yer aldığı bir yapıt, her şey her nasılsa birbirinden farksız. Basitçe “yer verme”, görüşlerin dramına üstün gelmiş gibi görünüyor; hoş bir kelime olan “okunurluk”, bambaşka bir şey olan o eski moda iyi ve açık nesir üslubunun yerini aldı. Yetkinliğe, konuma, biçime dair her türlü fark uyuşukça onaylamayla bulanıklaştırıldı. Bulanıklık iyiyi de kötüyü de, gelenekseli de sıra dışı olanı da siliyor ve nihayetinde inceleme yazarı gibi yapıtın yazarının da aslında bir konumu yokmuş gibi görünüyor. İnceleme yazarının ihsanı zengine de fakire de nail oluyor; yayıncıların servet yatırdığı, çoksatar olacak bir yapıt, yayıncıların kendini kurtarmasına bile şüpheyle baktığı bir kitaptan daha uzun övülüyor sadece. Bu âdette, hafif bir kitaba yaraması mümkün olan ama ciddi bir yapıtın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir tür demokratik öfori söz konusudur. Bir kitap yerilecekse, bu yergi sağaltıcı iltifatların arasında tatbik edilen hızlı ve hafif bir iğnelemenin ötesine geçmez genellikle. “— — bazen yapmacık muzipliklere girişiyor,” diyor bir inceleme, “ama — —‘nın meşhur kıvrak zekâsını ve üslubunu yeterince içermesi, kitabın Amerika’da yayımlanmasını anlamlı hale getiriyor…”

İnceleme yayınlarının editörleri artık edebiyatla meşgul değil gibi görünüyor. Kitaplar diziliyor, çıkıyor ve inceleme geliyor. Times, Tribune ve Saturday Review’da kısa veya uzun pek çok makalede güzide zihinlerin isimleri görülüyor. Nispeten iyi yazarların ürünleri çoğu zaman ellerinden gelenin en iyisi olmuyor. İç karartıcı pek çok pazar sabahına uyandıklarından, işbirlikçi bir ruhla görevlerini kabul ediyor ve sadece “okunur” bir yazı veriyorlar. (Alice James’in günlüğüne göre, abisi Henry James’ten popüler basın için yazması istenmiş ve “içinde edebi bir şey olmadığı sürece” ne isterse yapabileceğine dair teminat verilmişti.)

Hoşnutsuz, kendini tekrarlayan bazı yorumcuların yerini koruyor olması bile, inceleme yayınlarının durumu ile ticaretin ilişkisine dair fikirleri tartışmalı kılmaya tek başına yeterlidir. İşten anlayan bir editör, “büyüyen” bir işletme–tıpkı hakkında basında sürekli okuduklarımız gibi– herhangi bir protestoyla karşılaşacak olsa, itirazları dikkate alıp bu hantal zihinleri emekliye ayırırdı. Sözgelimi J. Donald Adams’ın Robert Frost hakkında yazarken ilgi çekmek uğruna zavallı Lionel Trilling’e saldırmasından daha bezdirici bir şey olabilir mi? Ancak Adams’a yönelecek başka bir saldırı belki – ki Times’ın esas sorunu, yayınların ticari olması gibi, Adams da değildir. Adams sadece bir yabancının veya bir süredir uzakta olan birinin fark edeceği kamusal anıtlar gibidir. Times ve Tribune’un asıl can sıkıcı tarafı, editörlüğün kalitesidir.

Geçtiğimiz günlerde Fifties isimli küçük bir dergi New York Times Book Review’ın baş editörü Francis Brown ile yapılan bir söyleşi yayınladı. Brown bu söyleşide genel itibarıyla hatırı sayılır bir editörlük deneyimine sahip ama başına getirildiği özel işin, yani etkili ve önemli bir yayın olan haftalık Book Review’un editörlüğünün anlamının çok da ayırdında olmayan biri gibi görünüyor. Üzücü bir biçimde, röportajın hiçbir yerinde edebi meselelere, kitapların ve yazarların dünyasına dair canlı bir ilgi veya incelik sergilemiyor– ki konumu için asgari bir gereklilik bu. Mütevazı, naif ve ilginç bir biçimde ruhsuz bir yaklaşıma sahip. Söyleşide, lisans eğitimini tarih alanında yaptığını ve ardından Current History’nin genel editörü olduğunu okuyoruz. Daha sonra Time’a geçip “kitaplarla hiçbir alakası olmayan” bir pozisyonda çalışmış, en sonunda da “Book Review’da şansını denemesi” için seçilmiş. Söyleşiyi yapan kişi Book Review’un bazı noksanlarına işaret ederek, uzmanlara fazla bel bağlanmıyor mu, kitap eleştirisi yazma işi sık sık benzer bir kitap veya aynı ülke ya da dönem hakkında yazmış kişilere verilmiyor mu, diye soruyor. Brown’ın buna cevabı “uzmanlık alanı uzmanlık alnıdır,” oluyor. Times Book Review’u Londra’da yayımlanan Times Literary Supplement ile kıyaslaması istendiğinde Brown, “Onların dar bir okur kitlesi var, bizim kitlemiz daha geniş. Bana kalırsa kurmaca konusunda saygın bir yayının yapabileceği en kötü işleri yapıyorlar,” diyerek görüşünü belirtiyor.

Londra’da yayımlanan Times’ı ve Sunday Times, Observer gibi diğer İngiliz kitap incelemesi yayınlarını takip eden biri için hayret verici bir görüş bu. Bu yayınlar tutarlı bir şekilde esasen bizimkinden o kadar yüksek bir standart belirliyor ki ayrıntılı bir kıyaslama yapmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Mesele tek tek incelemelerde karşılaşabileceklerimizden ibaret değil; son derece köklü bir ton, ciddiyet, akıl ve mizaç bağımsızlığı meselesi.Richard Blackmur geçenlerde yayımlanan bir makalesinde, Amerikan kitap incelemelerinin sorununun tam da güçlü, bağımsız bir editoryal yönetimin eksikliği olduğunu gören ve o sırada çıkardığı yavan ürün ortadan kalktı diye reklamlarını geri çekecek çok az yayıncı olduğunu söyleme cesareti gösteren Times Literary Supplement’in editörüyle bir sohbetinden bahsediyor. Dwight Macdonald, Londra’da yayınlanan Times Literary Supplement’i betimlerken, bu İngiliz yayını için şu tespitte bulunuyor: “Görünüşe göre, kim olduğunu ve neyle ilgilendiğini bilen kişiler tarafından editörlüğü yapılıyor ve okunuyor. İngiltere vatandaşlarının çoğunun, kendileri gibi İngiliz nesrinin gelişimi, Belarus bibliyografyası, André Gide’in eserlerinde eşini nasıl ele aldığı, halk müziği ile kilise müziği arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğu ve Dr. Johnson’ın bir mektubundaki, bazı editörlerini epey uğraştıran “büyük mürekkep lekesi” ile ilgilenmemesi… onlar için herhangi bir sorun teşkil ediyor gibi görünmüyor.” 

Yazı olarak kitap incelemesi

Bir eleştirmenin yetkinliği sadece hemen hiçbir konuda yanılmamasına göre değerlendirilemezse de, olmayacak bir şeyi beğenerek hata yapma hakkı genelde yalnızca en büyük zihinlere tanınır! Bununla beraber, her şey kimin haklı kimin haksız olduğuna bağlıdır. Yeni ve eski yapıtların incelenmesine hasredilmiş bir yayından en azından kitapların, fikirlerin, bizzat kültürün verdiği zevki ve bunların önemini aktarması beklenir. Bu asgari gereğin ötesine geçildiğinde, her şey kitap incelemesi yazarının zihninin yöneldiği ilgi alanlarına bağlıdır. Kitap incelemesi bir yazı formudur. Pazar günleri Times’ı Bay Smith’in sözgelimi Dr. Jivago ile ilgili ne düşündüğünü öğrenmek için almayız ( Herald Tribune’da bu büyük ihtimalle Bayan Smith olurdu.) Bay Smith’in Dr. Jivago hakkındaki düşüncesini öğreneceksiniz de elinize ne geçecek? Önemli olan, canlı, özgün ve ilginç bir tarzda yeni fikirler sunmaya muktedir sıra dışı bir zihnin çıkan kitaplar hakkında ne düşündüğüdür. Amaç sırf malumat edinmek olsa, genişletilmiş bir yeni çıkan kitaplar listesi de her hafta çıkan incelemelerin çoğu kadar iş görür.

Kitap incelemeleri üzerine Wayne Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, sözünü ettiğimiz kadim, sadık, daima “olumlu inceleme”nin bekleneceği üzere yerini sapasağlam koruduğu görülüyor. 1956 yılına ait Book Review Digest’te yer alan kitap incelemesi özetlerinin yüzde 51’i olumlu görünüyor. Daha da ilginci, bunların yüzde 44,8’inin ne olumlu, ne olumsuz olması! “İnceleme”nin bariz anlamı, çoğu kişiyi bir çeşit görüş üretmeye yöneltecektir; dolayısıyla çekimser inceleme yazarlarının bu konuda sergilediği direnç epey kafa karıştırıcı bir durumdur. Olumsuz incelemelerin oranı yüzde 4,7’dir.

Bir pazar günü

Birkaç ay önce bir pazar gününe ait Herald Tribune. Aşağıda, son çıkan romanları ele alan, maalesef lise ödevlerini hatırlatan incelemelerden beşinden alınan parçalar yer alıyor.
“Romanın gerçek değeri karaktere, esas kişiliğe ve zamanın hemen fark edilmeyen etkisine dair farkındalığında yatıyor.”
“Ara sıra, hikâyede olup bitenlerin bazıları yapay görünüyor, ama bu sadece ilk izlenim; çünkü her şeyden önemlisi, bir kader dikte edecek kadar güçlü bir atmosferin yeniden yaratılması.”
“— iyi yazıyor, hikâyeyi merkezi temasının acayipliğini taşımaya yardım eden bir gerçekçilikle ve canlılıkla anlatıyor. Bir tutam korkudan hoşlanan okurlar için hayal gücünün ilgi çekici bir keşfi.”
“Ancak — — — ilginç ve hızlı ilerleyen bir kitap; türünün örneklerinin çoğundan daha karmaşık, karakterleri arasında ince farklar var. İyi bir okuma sunuyor.”
“Ayrıca — —’nın kendisi için belirlediği çerçevede, en az Nevil Shute’un ‘On The Beach’te koyutladığı durum kadar olası, tehlikeli bir durumda bir grup sıradan insana neler olabileceğine dair sıcak, baştan sona ilginç bir hikâye anlatıyor.”
(“NevilShute’un ‘On The Beach’te koyutladığı durum kadar” —bu ifadedeki kendinden eminlik birçok okuru duraksatacak, burada olduğu gibi “belirsiz atıf” denen şeyin her türlüsüne rastlanabildiğini hatırlatacaktır.)

Saturday Review’a gelince, yaptığı işin onu mutlu etmediği giderek daha çok hissediliyor. Turnayı gözünden vurmak için doğru rolü bekleyen bir aktris gibi ruh hali sürekli değişiyor. İsmindeki “Edebiyat” ifadesi çıkarıldı ki derginin muhtelif içeriği de bu eksiltmenin tamamen yerinde olduğunu gösteriyor. Başrol fikirleri bulma konusundaki arayışı, ülke çapında yayımlanan herhangi bir dergide olduğu kadar yoğun; editörler zamana ayak uydurmak için deli gibi uğraşıyor. Plak satışlarındaki muazzam artışla birlikte, müzik bölümleri dergide gitgide daha çok yer kaplamaya başladı. Her türlü tezahürüyle seyahat –seyahat kitapları, seyahat tavsiyeleri, neredeyse Cue’daki kadar çeşitli etkinlikler için kılavuzlar– önemli bir mesele haline geldi. Bu kadarla da kalmıyor. Yarış Arabası sayıları ve Saturday Review Mutfakta da var. Kadronun aklına Saturday Review Yılın Reklamcılık Ödülü gibi sıradışı promosyon fikirleri geliyor. Bu konu hakkındaki bir makalede şu satırlar yer alıyor:

Saturday Review ABD’deki iletişim modeliyle sürekli ilgilendiği için, bir fikir iletim mecrası, haber iletiminden bile çok daha incelikli bir beceri olarak reklamcılığın giderek hızlanan gelişimini derin bir ilgiyle izledi.

Kapakta Joanne Woodward’ın bir fotoğrafı yer alabiliyor; yakın zamanda, Max Eastman’ın Hemingway hakkındaki yazılı fikirlerini konu alan bir sayıda, Eastman değil de Hemingway, balıkçı yaka kazak giydiği bir “foto-portre”de kapaktan bakıyordu. Saturday Review’daki kitap incelemeleri, gerek uzun gerekse kısa makaleler, Times’ınkilerden ne iyi ne de kötü; ikisinde de ciddi bir gayretin noksanlığı göze çarpıyor. Belli ki okur kitlelerini düşünüyorlar —ancak bu kadarını alacağı düşünülen kitleyi. 

Editörlerin isteği

Birçok iyi yazarın elinde edebiyat gazeteciliği öyle ölçülerde canlılık, önem ve tat kazanır ki editörlerin ileri sürdüğü anın uçuculuğu, zaman baskısı, geniş okur kitlelerinin ihtiyaçları gibi mazeretler kabul edilemez. Günlük Times’ın Orville Prescott’ı mesela – kendisine hız kurbanı gözüyle mi bakılmalı? Bu eleştirmenin mahrum olduğu şey sadece yazmak için zaman mı, birkaç gün yerine bir ay mı? Daha fazla zaman daha uzun bir Orville Prescott incelemesi üretecektir mutlaka, ama daha istikrarlı bir ilham üreteceği kuşkuludur. Geçenlerde Richard Rovere Edmund Wilson’ın 1924’te Vanity Fair ve New Republic için yazdığı günlük makaleleri bugün bile büyüleyici bulabildiğinden bahsediyordu. Wilson’ın geçtiğimiz yıllarda zihnini meşgul eden meseleler hakkında yazdığı daha uzun denemeler Times, Tribune veya Saturday Review’da düzenli olarak, hatta nadiren bile görmeyi pek umamayacağımız türde edebi yapıtlardır. Ancak daha önceki incelemeleri bir editörün aklından geçirme ihtimali yüksek, veya öyle olmasını umduğumuz türden, yazılardır. Editörün istediği bir şey varsa, hiçbir şey bu isteğinin yerine gelmesinden daha önemli değildir. Editörlerin istekleri daima kısmen gerçekleşir. Times Book Review’un editörü, New Statesman’de hemen her hafta herkesi hayran bırakan kısa yazılar yazan V. S. Pritchett gibi harikulade bir yazar istiyor mu sahiden? Pritchett Rus romanı konusunda ne kadar iyiyse, “James Dean Miti” veya Ring Lardner hakkında da o kadar iyi yazar. Gazete ve dergilerimizin istediği böyle bir şey midir, yoksa sözgelimi Elizabeth Janeway’in “Kitaplar arasına sıkışmak” yazısı gibi kısa, hafif bir şey mi? Pritchett’a gündelik, hafif Londra mektupları yazmak gibi, kitap incelemeleri yazma konusundaki eşsiz yeteneklerini heba eden önemsiz bir gazetecilik işi vermek, Times’ın editoryal zihniyetinin tipik örneğidir.

Sonuçta kitapları satan tanıtımdır ve kitap incelemeleri olsa olsa devede tırnaktır. Nasıl ki bir ebeveyn yeni doğan çocuğunu öpmeden önce kamusal kabul ihtiyacı duymuyorsa, Frances Parkinson Keyes ve Frank Yerby gibi mükerreren çok satan yazarlar söz konusu olduğunda okurlar da onayını ve parasını vermeden önce olumlu bir inceleme sormayacaktır artık. Kitap yayıncılığı ve satışı çok karmaşık bir iştir. Düzenli olarak erotik roman arayan ama Lolita’yı doğru türde cinsellik içermediği için şüphesiz reddedecek yayıncıları düşünün. Bir kitabın ticari başarısı yerleşik bir olgu haline geldikten sonra, kamunun ilgisi için ikna edici bir gerekçe bulmak gayet kolaydır. Ama bu gerçekleşmeden önce, söz konusu iş esrarengiz, riskli, kestirilemezdir.

Mesela Time dergisindeki incelemelerin, her hafta muhtemelen yaklaşık beş milyonu bulan, son derece büyük bir okur kitlesine sahip olduğu tahmin ediliyor; bununla beraber, birçok yayıncının Time’daki incelemelerin kitap satışları üstünde herhangi bir etkisi olmadığını düşündüğü öne sürülüyor! Bu muamma karşısında bazı yayıncılar, Time’ın bir kitap hakkındaki görüşünü öğrenen okurlarının kitabı bir biçimde okumuş gibi hissettiği veya tam olarak böyle değilse, okumuş gibi hissetmiyorsa bile, en azından özünü kavramış, “zamanımızın bir olgusu” olarak deneyimlemiş gibi hissettiği sonucuna varıyor. Nasıl ki Washington’a gidip Cumhuriyetçi Yönetim’in son işlerini kendi gözleriyle görmeye ihtiyaç duymuyorlarsa, kitabın kendisini alıp okumaya da gerek görmüyorlar.

Her şeyin köşeli ve idare edilmesi güç olduğu kitap dünyası gibi bir dünyada, her şeyi haftalık küçük, şişman bir yağ topu biçimine getirmeye çalışan bu meşgul ellere gerçekten ihtiyaç duyuluyormuş gibi görünmüyor pek. Uyumlu inceleme yazarı, uysal, yüzeysel yorumcu yerel gazetelerde makul bir şekilde hayatta kalabilir. Ama büyük metropolit yayınlar söz konusu olduğunda, okur alışılmadık, zor, uzun, uzlaşmaz ve hepsinden de öte ilginç olanı bulmayı bekleyebilmelidir. 

*Emerson’ın “Arkadaşlık” üzerine denemesinden (The Essays of Ralph Valdo Emerson, Alfred R. Ferguson ve Jean Ferguson Carr (haz.), Belknap Press, 1987): “Nerede mertçe bir adım, en azından mertçe bir direniş arasam, bir ödün lapası bulmaktan nefret ediyorum. Senin tarafında, arkadaşının yankısı olacağına ısırgan otu olsun daha iyi.” – ç.n.