“Kimsenin kimseyi anlamadığı doğru Nezo”

Bilge Karasu: Yazmak Nezo. Pazar yahut Pazartesi günü söylediklerini hatırlıyorum. Yazmak bir ihtiyaç değil. Hava, su cinsinden bir şey? Onlar bulunmadıkça ihtiyaç oluyor gene.


@e-posta
Dosya, 07 Haziran 10:50
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Yapı Kredi Yayınları için derlenmiş ama henüz yayımlanmamış Bilge Karasu Mektupları kitabı için, Nezihe Meriç’in sağlığında teslim ettiği bir mektup. Mektubun sonunda müzik notaları da var: Bilge Karasu piyano eğitimi almış, Nezihe Meriç ise 1946-54 yıllarında müzik öğretmenliği yapmıştı.

***

“Kimsenin kimseyi anlamadığı doğru Nezo”

08/02/1952

Sevgilim diye başlayacağım mektuba. Nasıl olsa gündelik manada sevgilim değilsin, kelime ne gülünç olur ne de sen alınabilirsin.

Beş gündür sana bu mektubu yazmak istedim. Adresini bilmediğim bahanesiyle kendi kendimi oyaladım, tuttum. Bu gece yazıyorum artık. Yarın eline vereceğimi düşünüyorum: düşünüyorum da gülüyorum. Ciddi ciddi çantamdan bir zarf çıkarıp uzatıyorum. Millet ve sen bakıp merak ediyorsunuz. Sen zarfın üstünde yazımı tanıyorsun. –Belki de tanımıyorsun ya– Acıyorsun ve gülüyorsun okurken. Belki de birkaç satırı okuyup yakarsın yahut sobada. Yakmayacağını umarak devam ediyorum.

Beş günden beri yazmak istiyordum. Bu gece yazmaya karar verdim. Saat gece yarısını geçiyor. –Ama gerçekten öyle–

Yalnızlıktan, senden, aşktan bahsetmek istiyordum. Acıdan, hayattan, biraz da benden. İlk günler pek sersemdi kafam acıdan. Şimdi ise aklım başımda. Galiba aynı şeylerden bahis açacağım. Fakat dedim ya aklım başımda; bu yüzden bütün bütün kapkara, bütün bütün acılı yazacağım. (Şunu da ilan edemeden duramadım: Bu cins bir mektubu, şimdiye kadar ancak üç sene evvel, sen üslupta bir sevgilime yazdığım mektupta, bir eşi duruyor.)

Gece yarısını yirmi dakika geçiyor. Günümü derleyip topluyorum. Bir sürü naneler arasından Mona Lisa sivriliyor. Senin şarkın.. Ve seni memnun etmek için güftesini ezberledim. Bundan sonra söyleyebileceğim istediğin takdirde. Şimdiye kadar belki sekiz dokuz kere tekrarladım. Sonra Narin’i bilmem kaçıncı defa okudum. Güzel hikâye Nezo. Güzel fakat çok duyulmalı. Yoksa son derece kesif. –Ve Şengil’e rağmen söylemeye mecburum: Kısa tuttun. Dokunup geçiyorsun ve bu yüzden yetersiz. Metinde değil, yaşayabilenin kafasında, kalbinde yaşatabiliyorsun. İlk okuduğun günü hatırla: Gönül’lerde.

Geçen akşam, Çarşamba gecesi de okumuştum. Birine okumuştum da, hemen arkasından, gaz sobasından zehirlenmiş olduğumuzu, kedi sayesinde anladık. Bu geceki okuyuşumdan sonra, henüz bir şey duymuyorum. (İşte bu son satır da şifreli oldu. Arif olan anlar.)

Pazar gecesi –daha doğrusu, Pazartesinin ilk saatinde, son Bostanın önünde %70 istihza ile, “Seni kimse anlamıyor kardeşim Bilge. Kimse kimseyi anlayamaz” demiştin. Kimsenin kimseyi anlamadığı doğru Nezo. Ama niçin? Felsefemde bunun da cevabı bulunabilir. Bence, kimse kimseyi anlamaya gayret etmez de ondan. En babayiğit sevgili, sevdalı, âşık gayreti de, birkaç günlükten, –evet birkaç günlükten– öteye gidememiştir. Gerisi romanımız, bizim yazdığımız ya da yaşattığımız. Yazdığımızı yayınlamak gene de bir işe yaramaz. Kimse seni olduğun gibi ele almak cesaret veya sabrını göstermeyecektir. Zira içine girdiğin bir insanlar sırası var. Ya… Kervan Nezom ve ürüyen yırtınan it…

Sana ağlamanı kullanacağım demiştim. Kullanmak üzereyim. (Belki de bu mektupta yazdıklarımı da, bir gün –uzak yahut yakın– farkında olarak veya bilmeyerek kullanacağım. Bunun için hakları şimdiden benim oluyor. (Yan tarafa bak) Bu soğuk espriyi de, yazımla hayatımın ne kadar birbirine dolaşmış sicimler olduğunu göstermek için yazdım. Ağlaman benim için çok önemli. Çünkü müşterek bi dünyamıza, ortak bi hayatımıza büyük bi kapı oldu. Önemi büyük, yoksa gene bütün kapılarım gibi dar.

Sen yalnızsın. Fakat kardeşlerinden, kardeşlerinin hiçbirinden ümidi kesmemiş, onların dünyasından kopmanın geri dönülmezliğini duymamış bi yalnız. Bekliyorsun. Arada bi boyalı insanlar görüyorsun. Bir şey unuttuklarını anlıyorsun. Ama, biliyorsun ki, hatırlasalar boyaları pul pul dökülecek. (Mektubun bir yerinde öksürdüm. Dudağımı silmek için cebimden çıkardığım mendilde Pazar günkü rujun var.) Benim insanlarım öyle değil Nezo. Aşkı ancak bazı mimli insanlar tanıyabilir. Yani gayret ederlerse. Diğerleri ise ümitsizliğin ötesinde. Ve içimden romanı bi daha –bu belki yedincisi, belki de sekizincisi– haklı çıkarmak için kalkıp gitmek gerekiyor. Kalkıp gitmek. Herkesi ve kendimi, kendi kendiyle karşı karşıya bırakmak üzere. Ben herhalde yeni bir şeye karşılaşmayacağım ama bıraktığım, epey öğrenecek gibime geliyor. Köksüzlük, olamazlığın ateşi bu Nezo. Piç vücutların olduğu gibi, piç ruhların da varlığını kabul edebiliriz. İşte benim ruhum piç Nezo. Bu kendime hakaret değil. Zira piç benim için, acılı ve şanlı serseri ve ölümlü, fakat zıt dünyalarının bileşik zenginlik ve fakirliğini hayatı boyunca yuğurma kaderini omzunda gururla taşıyan bir insandır. İki dünyanın çirkefini, iki dünyanın gök denizini daima geride bırakmak ister. Acaip olan şu ki, hayatı boyunca da bu iki kutuptan başka bir üçüncüsünü kabul etmek istemez; ikisini de aşmak istediği halde. Piç hastadır. Fakat hastalığını ne yafta ile ilan ne de yastık altına saklamak gelir içinden. Onu bir el ile alır, masaya yatırır ve başlar ince ince doğramaya, dilmeye. Her bıçak vuruşu onu kanatır. Her kanama ile bir şeylerin üzerinden aştığını sanır. Son damlası dört bi yandan açık, cilalı, soğuk ve çiğ ışıklı masanın üzerinde küçülünceye, kuruyuncaya kadar. Piç züppe değildir. Meğer ki onu da bi çarmıh yolu haline getire. Ama katil, orospu, yazar… Piçtir çokçası.

Birden durdum. Senin öğretmendeki kız geldi aklıma. Onun ‘piçim’ deyişi. Birden kendimden şüphe ettim. Yazdıklarımı bi daha tarttım. Aramızdaki farkı gördükten sonra devam ediyorum. Sende piçlik bir başlangıç meselesidir. Bende ise bir engagement (özür dilerim Türkçesi yok. Bir existentialisme terimdir. Ama gerçek manasında kullanılmalı) oluyor. Bir mevcudiyet belirtisi, bi seçme. Herhalde bir tahammül meselesi değil.

Yazmak Nezo. Pazar yahut Pazartesi günü söylediklerini hatırlıyorum. Yazmak bir ihtiyaç değil. Hava, su cinsinden bir şey? Onlar bulunmadıkça ihtiyaç oluyor gene. Fakat, bütün ihtiyaçlar yerine getirildikten, şartlar tamamlandıktan sonra bi tek şey kalır geriye Nezo: yaşamak, mevcut olmak. İşte yazmak bu bence; şartların, ihtiyaçların tek manasını kavramak: Oluşmak, varlaşmak. Ama bu sade sanat eseri için söylenebilir. Bir şeyi anlatmağa, açıklamağa kalkmak, bu sebeple yazmak teknik olur. makine işletmek kabilinden. İşte o zaman, ‘efsaneleştirme’ lafı tek değerini kazanabilir. Uzaktan azak, anlatmadan yaşatmak: başka bir planda: “Her eserinde olmak ve gene de en çok sen olan eserinde ‘ben’in bir başkası, bir ‘yabancı’ oluşu…

Saat ikiyi çaldı Nezo. Yarın dokuzda dersim var. 8’de kalkacağım. Bütün yazılarıma mani oldun. Belki de bu yüzden yarın hikâye okuyamayacağım. Size söz verdiğim halde. Ama sen hepsine bedelsin.

Büyük Hamiş: İçimden Kadıköyünde uyuyan kıza rahat uyu dileme

Küçük     ,,    : Bu mektup uzunlukça, hayatımın rekor mektubu oldu.

Son     ,,  : Cidden hepsine bedel oldun. Zira yazmış kadar yorgun, üzüntülü ve rahat yatıyorum.

All rights reserved – Copyright by Bilge Karasu – 1952

Bu mektubu bizimle paylaşan Murat Yalçın'a teşekkür ederiz.