Kim bu iki sosyalist erkek eleştirmen?

Cinsiyetçi, kadın düşmanı, savundukları değerlerden, bilimsellikten uzak, kadınlara “insan” olarak saygı duymayan “aydınlar” edebiyat tarihinde saygıyla bahsedilmeyi hak ediyor mu?


@twitter @e-posta
Dosya, 02 Ağustos 11:20
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Karar mekanizmalarında erkeklerin yer aldığı bir dünyada, erkekler sımsıkı yapıştıkları para, statü, mevkilerin kendilerine verdiği gücü, cinsel suiistimal aracı hâline getirebilirler. Her sektörde farklı düzeylerde bu yönde kanıksanmış, normalleşmiş bir yapı oluşagelmiş, ara sıra uyumsuz ve inatçı kadınların çeşitli itiraz yöntemleriyle bu sağlam duvarın sarsıldığı olmuştur. Ama son zamanlarda sinema sektöründeki tacizleri ortaya çıkaran ve birçok sektörü etkisi altına almaya başlayan, #MeToo hareketi örgütlü ve sistemli itirazlarıyla duvarda geniş gedikler açmayı başardı. İfşa yöntemiyle kurumsallaşmış cinsiyetçi yapılar şeffaflaşıyor, gizlenen, saklananlar ortaya çıktıkça, zamanla alanı daralan, ruhu ve bedeni yorulan, yaralanan kadınlar nefes almaya başlıyor.

Bildiğiniz gibi, dünyanın en “saygın” edebiyat ödüllerinden Nobel’i veren İsveç Akademisi bile cinsel taciz suçlamaları dolayısıyla bu yıl ödül vermeyecek. Bizde ise sinemada bir karşı duruş başladı gibi. Ancak henüz edebiyat âlemi sessiz. Ben bu yazıda, bugüne güç katması umuduyla, 1970’lerin edebiyatındaki cinsiyetçi yapının ifşasına dikkatleri çekeceğim.

Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabında feminizm denilince ilk akla gelenleri sıralar, onlar arasından kendime en yakın bulduğum çağrışım şudur: “Yazılmış, lime lime oluncaya dek okunmuş, yıpranmış kitaplar; bir şeyi, bir hissi, bir haksızlık duygusunu kelimelere döken kitaplar; bize kelimeleri vererek devam etme gücünü de vermiş olan kitaplar” (s. 11).

Haksızlık duygusunu kelimelere döken ve devam etme gücü veren yapıtlar arasında Leylâ Erbil’inkiler benim için başta gelir. Onun Zihin Kuşları’nda 1997 yılında Yılmaz Varol’la konuştuğu ve edebiyat tarihinin en etkileyici söyleşisi olduğunu düşündüğüm sohbette dediği gibi “erkek egemen dilin içinden sıyrılıp, o özgür yeni dili kurma” (s. 186) çabası ve kendisini “ateşe atarcasına aile kurumuna olduğunca, cinsel tabulara yüklenmekte, aşk romantizmini demistifiye etmekte gösterdiği” atılım (s. 207), yapıtlarını Türkçenin feminist klasikleri arasında baş sırada anmamıza olanak veriyor.

Leylâ Erbil, kendisini “tam feminist saymasa” da, feminizm ile tanışmadan önce dilde bu bilinçte bir arayış başlatan öncü yazarlarımızdandır. Zira kendisinin belirttiği gibi, miras aldığı “erkekçe örülmüş ve kadınlık durumlarına gerçek yerin verilmemiş olduğu erkek egemen dili değiştirme” çabasına (s. 196) Türkçe yazında, “gelişmiş bir yazın estetiği taşıması kaydıyla kendisinden önceki yazarlarda rastlamak” (s. 196) mümkün değildir. Yine kendisinin de dediği gibi “zaten bir yazarın doğruyu keşfetmesi için ille de bilimsel bir bulguyu, bir araştırmayı beklemesi düşünülemez” (s. 196).

Ancak ben bu yazıda, Leylâ Erbil’in kurduğu özgür yeni dilde, ataerkil edebiyat kurumundaki yozlaşmış cinsiyetçi yapıyı ifşa ederek, bize oldukça “sansasyonel” bir miras bıraktığına dikkati çekmek istiyorum. Edebiyat kanonunu belirleyen neredeyse “kutsal” ve “dokunulmaz” sayılan erkek edebiyat eleştirmenler ve ödül, jüri mekanizmalarının görülmeyen yönleri hakkında yalnızca düşünmemiz için değil, bence tavır almamız için de bize ipuçları veriyor. Sara Ahmed’in dediği gibi, bazı şeylerin ortadan kaybolmasına izin vermeyerek sorun yaratabilirsiniz (s. 57), işte tam da bu yazıyla sorun yaratmayı amaçlıyorum. Zaten çoktan edebiyat tarihine not düşülmüş bir meseleyi “büyütüyorum”, sizleri bu tarz bir eleştiri kurumunu kabul edilebilir kılan dünyaya kocaman bir “hayır” demeye davet ediyorum.

Eski Sevgili kitabında yer alan, 1974 yılında yayımlanan “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen” başlıklı öykü Türk edebiyatının en çarpıcı ifşa metnidir. “Biz istersek ‘odundan bile’ yazar çıkarırız” diyen öykünün kahramanı Tacettin adlı sosyalist erkek eleştirmen figürü aracılığıyla dönemin kendini “tanrı” sayan eleştiri kurumu eleştirilir. Ancak en çarpıcı vurgu, Fatma Nesibe Hanım’ın 1911 yılında Beyaz Konferanslar'da kullandığı sıfatlar ile söylemek isterim, erkekliğin şımarmış, bencil, semizlemiş, riyakâr gücünedir.

Leylâ ErbilTürk edebiyatını yurt dışında temsil edecek kadar büyük güce sahip, sırasında mücadeleleri uğruna hapishanelere düşen, zeki, kültürlü, çalışkan, biri diğerinden daha duygulu olduğu için millet tarafından baş tacı edilen, beriki kendini dürüst ve akılcı bir eleştirmen olmaya adamış iki sosyalist erkek eleştirmenin şirazesi kaymış zihniyeti gözler önüne serilir. Kadın yazarları “Enfes birer parça” (s. 34) ya da “frijit”, “kakavan”, “suratsız karı” oluşlarına göre, yatılacak/ yatılmayacak kadın olarak sınıflandırarak değerlendiren; öykünün başında, Tacettin’in kucağında oturan Gülizar Tekbasar gibi yatılabilecek kadın yazarların edebiyatını meydana çıkaran, duyuran, öven, diğerlerini görmezden gelen bir eleştiri kurumu, Leylâ Erbil’in kaleminde bir yandan gülünçleşirken, diğer yandan metne taşınan yaygın, bayağı erkek dil ile tiksindirir. Öyküde, bu iki erkek eleştirmenin gözünde “frijit”, “sevimsiz bokun biri” (s. 37), “rezil karı” (39) olan “yatılmayacak kadın yazar” Türkan Seymen’in ağzından Leylâ Erbil, eleştiri kurumuna suçlamalarını dile getirmektedir:

Suyun başını siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayımlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi de eleştiri diye yutturuyorlar! Biliyorsunuz gazeteler sizin ve sizin gibi düşünenlerin ellerinde. Tezgâhı kurmuşsunuz bir kere, tıkır tıkır işliyor, alan memnun satan memnun, egemen güçlerin edebiyat alanındaki adamları sizlersiniz! (s. 38).

Türkan Seymen’e, “Yalnız şunu yerine koymalısınız, sizler hep karıştırırsınız çünkü: Karşısında olduğum kişiler değil, siz, Ahmet, Fatma’lar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü” (s. 39) dedirterek, aslında yazar ifşa amacının kişileri hedef almak, linç etmek olmadığını, itirazının bilimsellikten uzak, cinsiyetçiliği kanıksanmış yapıya olduğunu okura iletmektedir.

Bu öyküyü, yalnızca bir kurmaca metin olarak alamayız, zira hem öykünün içinde yazar bize birçok ipucu vermekte hem de yukarıda sözünü ettiğim söyleşisinde Leylâ Erbil, Tacettin’in ağzından söylettiği cümleyi kendisine “bir erkek eleştirmenin” söylediğini açıklamaktadır. Yılmaz Varol, Soyut dergisinde gerçekleştirilen bir soruşturmaya verdiği yanıtta, “kadın yazarlar” olarak anılmaktan hoşlanmadığını belirtince Leylâ Erbil bunun nedenini şöyle yanıtlar: “Tepkimin bir nedeni de, bir ‘erkek eleştirmenin’ hemen hemen fanatik bir duyguyla adımı vermeden ‘dişi yazar’ diye alay etmesiydi benimle. Oysa kendisinin yakınlığını, yardımını esirgemediği bir ‘dişi yazar’ı olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu ayrı bir konu, benim tarafımdan, maruz kaldığım daha da beterleriyle birlikte aşılmış durumda” (s. 195). Öyküde kendi “dişi yazar”ı olan Tacettin de Moskova’da katıldığı konferansta kürsüde benzer şekilde şöyle diyecektir: “Türkan diye bir ‘kadın yazar’ da vardır, ama o bize hala iki bacağının arasını göstermekle meşgul!” (44). Leylâ Erbil’in daha beterleri dediği konu ise, yine söyleşide cesurca ve dürüstçe sözünü ettiği, Gecede yapıtını gönderdiği Sait Faik ödül jürisinin kadın yazarların edebiyat metinlerini değerlendirirken tutundukları tavırdır. Bu tavrı şöyle özetler Erbil:

Ancak içeride ödül jürisindeki kimi yargıcıların metnin edebiyata ne getirip ne götürdüğü yerine, yazarın Sait Faik’i öldürüp öldürmediği, ateşli mi soğuk mu, eşcinsel mi fahişe mi olduğuyla eğlendiklerini öğrendikten sonra, ilk ödüllere girmeme tavrımın doğruluğuna yeniden karar verdim. (s. 190) 

Kitaplarının başında “hiçbir ödüle katılmamıştır” ibaresi, işte bu tarz tutumlara bir başkaldırı, bir karşı duruştur. Leylâ Erbil, aynı söyleşide “o günün köşe başlarını tutmuş, jüri üyeliği de yapan belli egemen kesim tarafından ya görmezliğe gelinmiş ya da takbih edilmiş” olduğunu; bu eleştirmenlere “gun of four”, “dörtlü çete” adını taktığını söyleyecektir.

Tüm bu yukarıda kısaca sözünü ettiklerim edebiyat tarihinde çoktandır yer alıyor. Ancak Leylâ Erbil’in kaleminin izinde tespitlerimizin ve sorularımızın peşine düşme zamanı çoktan gelmedi mi? “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen” öyküsünde kelime oyunlarıyla Leylâ Erbil, Tacettin adını koyduğu eleştirmenin kim olduğunu okura söylüyor: “Yoldaş Taci” diye sarıyorlar çevresini... Fethetti buraları keriz!” (s. 44). “Taci” ve “Fethetti” sözcükleriyle yazar kuşkusuz Türk edebiyatının “önemli” eleştirmenlerinden Fethi Naci’yi işaret ediyor. Ancak bu edebiyatımızdaki belki de ilk ifşanın bir etki yaratması gerekmez mi? Bu bize cinsiyetçi kötülüğün hazmedilebilme, kanıksanabilme sınırlarını gösteriyor. Oysa bu kötücül gücün yeniden üretilmemesi için inatla şaşırmaya ve sorular sormaya devam etmek gerek. Örneğin, Orhan Kemal’in Önce Ekmek’ine verilen 1969 yılı Sait Faik Ödülü’nün jürisinde kimlerin yer aldığını soran oldu mu? Bu jürinin yapıt değerlendirme ve ödül verme ölçütlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekmez mi? Ya da köşe başlarını tutmuş bu “dörtlü çete”nin kim olduğunu bilmeye hakkımız yok mu? Bu “dörtlü çete”nin akademide okutulan, edebiyat kanonunu biçimlendiren, Türk entelektüel dünyasında referans verilen yapıtlarının ölçütlerine güven olur mu? Tabii en önemlisi, cinsiyetçi, kadın düşmanı, savundukları değerlerden, bilimsellikten uzak, kadınlara “insan” olarak saygı duymayan bu “aydınlar” edebiyat tarihinde saygıyla bahsedilmeyi hak ediyor mu?

Tüm bu sorular eşliğinde, bugün ödül jüri sistemi ve eleştirmenliğin erkek yapısı üzerine susmaya devam edecek miyiz?