Kadını meze olarak gören entelektüeller ülkesi

Sosyalizm, demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi meseleler gündeme geldikçe yerinden yekinip hemen tavır alma lüzumunu duyan arkadaşların hiçbiri ama istisnasız hiçbiri, kadının uluorta aşağılanmasını protesto etmeyi getirmez hatırına


@e-posta
Dosya, 30 Ağustos 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

1.

Teorik olarak yeryüzüyle ve gökyüzüyle derin meselesi bulunan insanlar kategorisine dâhil edebileceğimiz edebiyatçılar, çalışma masalarından başlarını kaldırmaya fırsat bulunca, giderek bir başka çalışma masası anlamı kazanan meyhanelerin ve barların yolunu tutarlar hemen. Edebiyat, sosyoloji ve psikiyatri tarihi açısından anlaşılır nedenleri de vardır bunun. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Selahattin Hilav, Orhan Veli, Oktay Rifat, Turgut Uyar, Özdemir Asaf yahut Edip Cansever okuyanlar, meyhanelerin edebiyat tarihine denk düşen şenliklerine tanık olmuştur mutlaka. “Ya alkol olmasaydı” sorusunu soran da Edip Bey değil miydi zaten?

Hatırlayan çıkacaktır mutlaka, Tehlikeli Oyunlar’ın zihne ustaca yerleşen bölümlerinden birisinin “Son Yemek” başlığını taşıması ve tamamıyla Kirkor tarafından düzenlenen genişletilmiş bir meyhane sahnesi olması, hem kitabın hem Oğuz Atay merhumun ruhuna son derece uygundur. Adalet Ağaoğlu’un bir benzeri henüz yazıl(a)mamış romanı Bir Düğün Gecesi’nin kahramanı Tezel’in, “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diye çırpınması da rahatlıkla eklenebilir satırlarda şıngırdayan şişelerin arasına. Refik’ten Demgâh’a, Saki’den Asmalı’ya, Çiçek Bar’dan Kürdün Meyhanesine, Entelektüel Cavit’ten Cumhuriyet’e, Koço’dan Hatay’a, Despina’dan Safa’ya yolu meyhanelere düşmemiş edebiyatçı bulmak imkânsızdır diyelim de edebiyat heveslisi arkadaşlar birayı bırakıp rakıya terfi etsinler vakit yitirmeden...

Darbe öncesi ve sonrası dönemlerde Kaktüs, Kulis, Papirüs, Muhlis gibi kafiyeli barlar devreye girmişse de, ömürleri pek uzun sürmemiş, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı edebiyatçılar, buna benzer mekânlardan çok çabuk sıkılıp (Sıkılgan yaratıklardır oldum olası!) fındık fıstık eşliğinde limon suyunda havuç yahut salatalık dişlemek yerine, acılı ezmelerin, lakerdaların, pilakilerin, börülcelerin, patlıcan musakkaların, topiklerin, paçangaların havada uçuştuğu meyhanelere koşmuştur öğle yahut akşam saatlerinde. Öyle ki, Erkin Koray bile bu şiddetli şenliğe kayıtsız kalamamış, güzel mi güzel bir şarkıyla almıştır meyhanedeki yerini: “Olan oldu bir defa/ bari hepimize yarasın!” (https://bit.ly/2KGOvsE)

Dediğim gibi, geleneğe kesintisiz ve eksiksiz bir saygı duruşu olarak da değerlendirilebilir bu durum. Geleneği vezinde ve kafiyede, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnû veya Mehmet Rauf’un Eylül gibi kitaplarında arayanlar utansın kendilerinden! Gelenek, meyhane masalarında kök salıp filizlenen, kısa sürede de dallanıp budaklanan hakiki çehresidir edebiyat tarihimizin. Tanpınar’ın günlükleri kadar Salah (Birsel) Bey Tarihi’nin muhtelif ciltleri de sağlam bir fikir verebilir bu konuda. Daha yakın dönemler içinse Refik’in, Turgut’un, Demgâh’ın ya da Saki’in duvarlarını süsleyen fotoğraflara bakılabilir bir çırpıda. Hepsi bir tarafıyla yerli, diğer tarafıyla da hayli millîdir hakikaten! Nedim boşuna mı, “Meyhane mukassi görünür taşradan amma/ Bir başka ferah başka letâfet var içinde” diyordu birkaç asır evvel?

2.

Rakı öyle tek başına içilmez; geleneğe, millîliğe ve yerliliğe aykırıdır böylesi bir durum! (Viski olsa hadi neyse ama onu da burnundan getirirler insanın!) Eşe dosta, yarâna yârene ihtiyaç duyulur umumiyetle. Bu da birtakım gruplaşmaları getirir beraberinde. Giderek yalnızlaşan cenneti cehennemden beter ülkemizde edebiyat isimli ulvi faaliyet, doğrudan gruplaşma anlamı taşıdığı için, meyhane yollarına düşenlerin muhtelif öbeklere ayrılması çok da şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu öbekler arasındaki geçirgenliklerdir sadece. Bir önceki akşam küfür ettiği romancıyla ertesi gün kadeh tokuşturan ve karşı köşede oturan senaristi çekiştiren yaşlı şairi kimse yadırgamaz bu yüzden. Tıpkı, cumartesi günü şen şakrak gülüşen Sait Faik Ödüllü öykücü ile Yunus Nadi Ödüllü şairin pazar günü birbirlerine girmelerini yadırgamadığı gibi.

Edebiyatçılar meyhane alışkanlıklarını gün isimleriyle adlandırırlar artık nedense. Cuma günü öğleden sonra Çiçek Pasajı’nda buluşan cuma ekibi ya da Cevat Çapan’ın taktığı isimle, “Cuma Akademisi” vardır mesela. Merhum Fethi Naci, Sait Maden ve Aydın Boysan başta olmak üzere Cevat Çapan, Turhan Günay, Turgay Fişekçi, Semih Gümüş, Deniz Kavukçuoğlu gibi isimler masanın gediklileri arasındadır öteden beri. çarşambaları Refik’te, perşembeleri Bebek Bar’da, cumartesileri Saki’de buluşanları da ekleyebilirsiniz buna. O öğlenleri ya da akşamları en iyi bilenler, hiç şüphesiz garsonlardır. Öyle ki, kimi zaman, “Memduh Abi nerelerde kaldı, hiç bu kadar gecikmezdi” serzenişleriyle duruma müdahale edenler bile çıkar aralarından.

Ayıptır söylemesi, kimi zaman şair, kimi zaman biyograf, kimi zaman da gazeteci sıfatıyla bütün bu grupların semtine uğramışlığım vardır. O bir yana, benim de ucundan bucağından mensuplarından biriydim diyebileceğim kendi küçük, etkisi büyük bir grubumuz dahi vardı. Hilmi Yavuz, merhum Hasan Pulur, merhum Gündağ Kayaoğlu, merhum Alaattin Eser, Sacit Kutlu grubun sazı sözü dinlenen insanlarıydı. Yücel Demirel ile ben de genç üyeler kategorisinden dâhil oluyorduk kervana. Bazı akşamlar konuklar da katılırdı ekibe, bazı akşamlar üyelerden biri, bilinmez hangi nedenle surat asıp erkenden terk ederdi masayı. (Ki bu genellikle memleketin en nadide sahafı sıfatını taşıyan Alaattin Eser olurdu.)

3.

Nihayet birayı bırakıp rakıya davranmaya karar veren genç edebiyat heveslilerini hemen uyarmalıyım ki, bu masalarda en az konuşulan şey edebiyattı. “Hububat fiyatlarından dövizdeki ani artışa, hükümetin kültür politikalarından maçlara uzanan sarmal bir zincirde sosyal meseleler vakit bırakmadığı için edebiyata sıra gelmezdi” diyeceğim, yalan olacak. “Edebiyatçı sıfatı taşıyan insanlar bile edebiyatı çok fazla önemsemezdi” diyeceğim, daha da yalan olacak. Bu tür masalarda edebiyattan, siyasetten, iktisattan, maçlardan daha önemli tek mesele vardı her zaman: Kadın.

Hakikaten de kadın, hiç kimsenin itiraz etmediği en önemli mezeydi. Dedikodular, taciz ve tecavüz dozu hayli yüksek müstehcen fıkralar, şakalar, takılmalar, bugünün Türkçesiyle “laf geçirmeler” hep kadın kavramı etrafında şekillenirdi. Sosyalizm, demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi meseleler gündeme geldikçe yerinden yekinip hemen tavır alma lüzumunu duyan arkadaşların hiçbiri ama istisnasız hiçbiri, kadının uluorta aşağılanmasını protesto etmeyi getirmezdi hatırına. Kimi zaman soyut, kimi zaman da son derece somut bir biçimde kadın konusu açılınca, ideoloji yahut prensipler bir kenara bırakılırdı hemen. İfade yerindeyse eğer, sanki “Kadını kim daha iyi aşağılayacak” konulu ödüllü bir yarışma varmış gibi birbirinin önüne geçmeye çabalardı masanın müdavimleri.

Önceleri, tuhaf bir eğlence anlayışının yansımasından ibaret geçici bir heves gibi gelmişti bana bu. Zamanla, durumun hiç de öyle olmadığını, memleketin erkek edebiyatçılarının kadını mütemadiyen küçümseyip nesneleştirdiğini ve bundan da asla rahatsızlık duymadığını somut bir biçimde kavradım. Biraz daha dikkat kesilince fark ettim ki, bu tür masaların temel mezesi de, temel meselesi de kadından başka bir şey değildi. Yeterince ünlü olan, incelikli kitaplar yazan, iğne oyasını andıran şiirlerle yürekleri hareketlendiren insanlar, konu kadına gelince, dizginlenmesi imkânsız yılkı atlarına dönüşüyordu birkaç kadehin ardından.

Bu durumda yapabileceğim iki şey vardı: Ya kalkıp masayı terk edecektim ya da kalıp konuşmaları, tartışmaları edebiyata getirmek için çaba harcayacaktım. Gençlik, saygı, insanları incitmeme endişesi filan gibi mazeretlerin kapının arkasında beklediğini bildiğimden, itirazlarımı omuzuma iliştirip ikinci yolda karar kıldım. Başarılı olabildim mi? Tabii ki hayır. Hani Yahya Kemal’le Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Pandelli macerası vardır ya, durum, bütün trajikliğiyle onu andırıyordu işte. Pandelli’den çıktıklarında Tanpınar ne zaman, “Üstadım Verlaine’in şu şiirindeki ifade...” diye söze başlayacak olsa, Yahya Kemal, “Hamdi, boşver şimdi Verlaine’i filan, künefe nasıldı künefe...” diyerek geri püskürtürmüş ya saldırıyı, tam öyleydi.

4.

Aradan bu kadar yıl geçtikten sonra dönüp geriye baktığımda, “İyi ki masayı terk etmemişim” diyorum kendi kendime. O masalarda yaptığım gözlemler, o masalarda tanık olduklarım, edebiyata olan inancımı örseledi öncelikle. Hemen arkasından da, bu memlekette münevver/ aydın/ entelektüel şemsiyesiyle bir tür korumaya alınan (Devlet nezdinde değil elbette!) insanların çoğunun, esasen büyük bir riyakârlıktan ibaret bulunduğundan şüphem kalmadı. Bütün bunların en çarpıcı biçimde görünürlük kazandığı alan ise kadına yönelik yaklaşımlardı.

Soyut kadın kavramı somutlaştığında yani isim isim bilinen kadınlar gündeme geldiğinde de değişen hiçbir şey yoktu. Masadaki genel kabule göre, kadınlar aşağılık yaratıklardı, yatmak (kelime bu değildi!) dışında herhangi bir işe yaramazlardı. Şair, öykücü yahut romancı olmaları ise asla mümkün değildi. Ortalıkta buna benzer sıfatlarla eşinenler (kelime buydu!), onların onayından (kelime bu değildi!) geçmeden bir yer edinemezdi kendilerine...

Doğal olarak, böyle konuşan erkeklerin hepsi çilekeş bir anneden gelmişti dünyaya. Muhtemelen kız kardeşleri filan da vardı. Annelerinden büyük bir sevgi ve saygıyla söz edenler de hiç az değildi üstelik. Ama o saygıyı, pratiği bir yana, teorik zeminde bile esirgiyorlardı diğer kadınlardan. Hatta, böyle bir kavramın varlığından habersizmiş gibi davranıyorlardı hiç zahmet çekmeden. Bir de vaktiyle bir biçimde gönüllerini kanatmış kadınlar söz konusuydu ki, “orospu” kelimesi başta olmak üzere muhtelif küfürler acılı ezmelerle yarışıyordu kendi çapında.  

Bazan kazara, bazan davet üzerine kadınların da yolu düşüyordu bu masalara. Bunların ismi genellikle, “kadın unsuru”ydu. Birkaç kadehten sonra alkolle buğulanmış bütün bakışlar, jestler filan o tarafa doğru yöneliyordu. Alkol oranı arttıkça, birkaç saat önce aşağılanan kadın, masanın ilgi odağı hâline geliyordu. Hemen arkasından da, benim Türkçemin yetmediği hayli kıpırtılı bir kavga başlıyordu: "Karıyı bu gece kim götürecek?" 

5.

Ben de bir miktar edebiyat tahsil ettim, elimden avucumdan yüz binlerce kelime geçmiştir bugüne dek; dolayısıyla, “karı” kelimesinin literatürdeki yerini ve anlamını bilirim biraz ama buradaki “karı” kavramının “kocakarı yahut “karı-koca” ifadesindeki “karı”yla zerre ilgisi yoktu. Tamamıyla aşağılama ve küçümseme amaçlı bir kullanımdı bu. Her türlü şiddetle birlikte taciz ve tecavüz de dâhildi bu denkleme. Dedem Korkut bu kullanımı haber alsa, hırkasını ve tesbihini toplayıp Fildişi Sahillerine yerleşirdi muhtemelen...

Cahilliğim bağışlansın lütfen, son derece ciddiyim, uzunca bir süre, bu “götürme” kelimesiyle neyin murat edildiğini algılamakta bir hayli zorlandığımı itiraf etmem gerekiyor. İlkin, masadaki konuğu “evine götürmek” gibi hayli masum ve mahcup bir yörüngede gezindiğimi bile söyleyebilirim gönül rahatlığıyla. Biraz zaman geçince meselenin hiç de öyle olmadığını kavradım gerçi ama bu kez de, kadının neden böyle bir kavrama özne kılındığını anlamakta zorlandım. (Boşuna mı “Bazı şeyler çocukluktan gelmeli” diyordu Behçet Necatigil?)

Tabii, meyhane masalarının bir de final bölümü olurdu her seferinde. Alkol kıvamını bulduğu için, birkaç saat önce kadınları aşağılamak uğruna birbiriyle itişen insanlar, birdenbire dünyanın en munis yaratığı kesilir ve gönül yaralarını ortaya döken türkülere, şarkılara omuz verirdi çatlak seslerle. Kimi vakit gözyaşlarının karıştığı da olurdu bu türden finallere. Az önce aşağılanan kadın, o güzelim türküler, o içli şarkılar eşliğinde göklere çıkartılırdı bir başka ifadeyle: "Hüma kuşu yükseklerden seslenir/ Yâr koynunda bir çift suna beslenir/ Sen ağlama kirpiklerin ıslanır/ Ben ağlım ki belki gönül uslanır..." (Şizofreni başka nedir ki Olric?)

6.

Benzer bir manzarayla çalıştığım gazetelerin ama bilhassa Hürriyet’in yazı işleri toplantılarında karşılaşınca çok fazla şaşırmadım bu nedenle. Yazı işleri masasının etrafında sıralanan insanların edebiyatçı olmaması değildi esasen bunun sebebi. Erkek camiasından kadınlara yönelik saygı, incelik yahut zarafet bekleme umudunu bir kenara bırakmıştım çoktandır. Nurcan Akad, Neyyire Özkan, Ayşe Özek Karasu ya da Ayşen Gür gibi sağlam kişilikli arkadaşlar toplantıya katıldığında hafiften kendilerine çeki üzen verme gereğini hisseden bu insanlar, onlar kapıdan çıkar çıkmaz yine başlıyorlardı, “Abicim şu karının...” türünden memleketi aydınlatacak muhabbetlerine. “Eş” diye bir şelale şenliği hiç dokunmamıştı dudaklarına anlaşılan. “Eş”te eşitlik çağrıştıran bir şeyler bulunduğundan olabilir miydi acaba? “Karı” kelimesinin kullanım biçiminin hem taciz hem de tecavüz anlamı taşıdığını söylediğimde gördüğüm muameleyi bir ben biliyorum, bir de, giderek ruhuma düşen bir aynaya dönüşen Gökçe...

Üstelik, Hürriyet’te kadına yönelik şiddeti sürekli gündemde tutup engelleme çarelerini aramayı amaçlayan bir de kampanya mevcuttu. Ayıptır söylemesi, kampanyanın teorisyeni de bendim. Kadına yönelik şiddet haberlerinin nasıl yazılması gerektiğine dair kılavuzlar hazırlıyor, zaten şiddet görmüş kadını daha fazla mağdur etmemek adına yapılması gerekenleri sıralıyordum hemen her seferinde. Hakkını teslim etmek lazım, Vuslat Doğan Sabancı, bütün gücüyle destekliyordu bu kampanyayı. Kampanyayı zerre umursamayanlar ve zerre ciddiye almayanlar ise yazı işleri masasının etrafında oturan insanlardı. Vuslat Doğan Sabancı binanın 11. katında bulunduğu için, yazı işleri ekibinin alay ve eğlenceleriyle yüzleşmek bana kalıyordu ne yazık ki. Gene de, o kampanya sayesinde pek çok kadının mağduriyetinin önlenebildiğini, sığınma evlerinin daha korunaklı yerler hâline geldiğini söyleyebilirim. (https://bit.ly/2MiFWcj)

Büyük bir iyi niyetle başlatılan böyle kampanyaların zihniyet değişimine en ufak bir katkı sağlamadığını gördükçe inancımın kalan bölümünü de yitirdim ben. Hem basılı olarak dağıtılan, hem de mail adreslerine gönderilen kılavuza dönüp bakan muhabir, editör ya da müdür yoktu mesela. Üstelik, bunların arasında kadınların sayısı hiç de az değildi. Zamanla fark ettim ki, bu insanların nazarında dayak, taciz ve tecavüz sıradan memleket gerçekleriydi, üstünde fazla durmanın anlamı da gereği de yoktu. Ne acıdır ki, hiçbir yazı işleri toplantısında Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray maçları kadar ilgi görmedi kampanya, hiçbir toplantıda birkaç dakika olsun üzerinde konuşulmadı. “Karı kaşınmıştır mutlaka abi... Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin zaten...” cümleleri, kampanyaya yönelik tepkinin küçük bir göstergesiydi sadece. Aysbergin ana kütlesi ise bütün canlılığıyla zihinlerde yaşıyordu... 

7.

Kendi çapımda, Amerika Birleşik Devletleri’nden başlayarak dalga dalga bütün dünyaya yayılan #metoo ve #timesup hareketiyle ilgilenip gelişmeleri takip etmeye çalışırken yerli ve millî bir haber ilişti gözüme. Yalnız ve güzel ülkemizi yeryüzüne tanıtmak türünden yüce bir amaç edinen yönetmenlerimizin bir kısmı, (Nuri Bilge Ceylan, Reis Çelik, Atalay Taşdiken, Tunç Davut, Fikret Reyhan, Mustafa Kara, Mehmet Eryılmaz) bir meyhane masasında gelmişler bir araya. “Bu kadar yönetmen sinemanın meselelerini konuşmak için toplanmıştır muhtemelen” diye düşünüyorsunuz ilkin. Mehmet Eryılmaz’ın “asosyal medya” marifetiyle kamuya açıkladığı bilgi, durumun hiç de öyle olmadığını koyuyor ortaya. Meğerse bizim yönetmenler, “#metoo kampanyasına destek için” yerleşmişler masanın dört bir tarafına. (https://bit.ly/2nrIbvM)

“Aman ne güzel, bizim sinema dünyamızın mümtaz temsilcileri de nihayet uyandı” filan diye iyimser düşünceler geliştirmek üzereyken, Mehmet Eryılmaz’ın cümlesinin nihayetindeki gülümseyen surat emojisi giriveriyor kadraja. Besbelli ki, kadına yönelik taciz ve tecavüzlerin üstünün örtülmesini engellemeyi amaçlayan #metoo hareketiyle ve bu hareketin mücadele yöntemleriyle eğleniyor arkadaşlar. Yani, tıpkı edebiyatçılar gibi kadını meze kılmışlar kendilerine. Yedi erkek yönetmen açısından, başta Hollywood olmak pek çok yerde daha şimdiden yabana atılamayacak başarılar kazanan #metoo, eğlence unsuruymuş sadece. Bunu kara kamuya duyurmaktan da çekinmiyorlar üstelik. Çekinmek bir kenara, muhtemelen yaptıklarıyla gurur filan da duyuyorlar. “Şöhretin yolu yönetmenin yatak odasından geçer” türünden Harvey Weinstein’ın bile dile getirmekte zorlanacağı bir gelenek, onlara bu küçümseme özgürlüğünü tanıyor demek ki.

Hayır, aralarında yakından tanıdığım isimler de bulunan bu arkadaşları böyle bir cümlede yan yana getirip birtakım şeyleri ima ediyor değilim. Bu, Hürriyet yazı işlerine ya da edebiyatçıların toplandığı masalara yansıyan zihniyetin bir başka tezahürü sadece. Bu zihniyet, Yeşilçam’ın ünlü kadın oyuncularının neden erkek yönetmenlerin “uzatmalı sevgilisi” olduğunu da açıklıyor bir parça, neden o dünyadaki taciz ve tecavüzlerin hiçbir zaman gündeme getirilmediğini de açıklıyor. Mehmet Eryılmaz’ın “asosyal” mesajı, en çok Talat Bulut’u sevindirmiştir muhtemelen. Hani kostüm asistanını taciz ettiği iddiasıyla köşe yazarlarını birbirine düşüren Talat Bulut’u...

Mahkeme, kostüm asistanının taciz iddialarıyla ilgili olarak somut bir delil bulamamış. (Nasıl bir delil bulacaklarını umuyorlardı acaba?) Türkiye’nin bir “hukuk devleti” olduğundan zerre kuşku duymadığım için bu delil meselesini ciddiye aldım tabii ki! Memleket mahkemelerinde yargılanmış, mahkûm edilmiş ve bu sayede hukukun nasıl işlediğini doğrudan görmüş bir insan olarak bu “hukuk devleti” ifadesi karşısında gömleğimin düğmelerini iliklemişimdir zaten her defasında! “Delil yok” diyorsa hukuk devleti, yoktur! Daha iyi bilecek değiliz ya! Bana kalırsa, Asu Maro, Talat Bulut’un “şecaat arzettiği” bir cümleden yola çıkarak yeteri kadar delil sunmuştu aslında mahkemeye: “10 yıl sonra Google’a girdiğinde onun da adı çıkacak. Kim evlenir artık bu kızla? Kırk tane afili cümle kursak, taciz edilen insanların neden utanmasının ve susmasının beklendiğini bu kadar özlü açıklayamazdık. Ve belki bir kadını ‘aferin’ deyip öpmek taciz sayılmayabilir ama bu cümle açıkça taciz. Kesin bilgi.” (https://bit.ly/2OY3pOq)

8.

Ayıp değil ya, merak ediyorum hâlâ, o ünlü birleşik kaplar teorisini bu kadar kendine yakıştıran kaç ülke vardır acaba yeryüzünde? Edebiyatçısı, gazetecisi, sinemacısı, yayıncısı, üniversite hocası ve doğal olarak politikacısı pek çok konuda ayrışsa da, mesele kadını aşağılamaya, küçümsemeye, nesneleştirmeye geldi mi görünmez bir el tarafından birbirine bitiştiriliyor sanki. Aksi takdirde, şu yönetmenler masasından gönderilen arsız mesajın sinema dünyasını, Nazlı Karabıyıkoğlu’nun kapsamlı yazısının edebiyat ve yayın dünyasını sarsması gerekmez miydi çoktan? (https://bit.ly/2nz3r2J

Hiç kuşkusuz, kimi kadınların bu türden ırmaklara değirmen taşımakta hiç de müşkülpesent davranmadıkları gerçeğini gözardı ediyor değilim. Erkek küfürlerini ağzından düşürmeyip büyük bir pervasızlıkla hemcinslerine “orospu” diyerek onları aşağıladığını düşünen kadınlar mesela. Tamamıyla erkek bakış açısının ürünü olan bu küfürleri ortalığa döküp saçmanın bir tür eşitlik sağladığını mı düşünüyorlar sahiden de? 

Buna benzer küfürleri duydukça içine düştüğüm şaşkınlığın boyutları beni bile şaşırtıyor kimi zaman. Hem edebiyatçı, hem gazeteci, hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu hâlde hayatında neredeyse hiç küfür etmemiş bir insan sıfatıyla, “Madem küfür edeceksiniz, kendinize özgü bir şeyler bulun, erkek küfürlerinin peşine takılıp gitmek niye ki” desem de duyulmuyor sesim. Düşünün ki, kadına karşı şiddeti önlemek amacıyla yapılan konferansların birinde özel eğitimlerden geçmiş Leyla Alaton, “taşaklı kadın” deyivermişti durup dururken. Hayır, kötü bir amacı yoktu, hatta tersine, bu ifadeyle övdüğünü sanıyordu sözünü ettiği kadını. Üstelik bunu kadına karşı şiddeti önleme konferansında yapıyordu ve sadece bu ifadenin bile kadına yönelik şiddetin bir başka türü olduğunu algılayamıyordu bir türlü....

9.

Pek iyimser bir insan değilimdir ama gene de umutsuzluğa kapılmamak gerektiği kanaatindeyim. İşte #metoo, işte #timesup kampanyaları ve kısa sürede alınan mesafeler. Unutmamak gerekir ki, Magna Carta 1215 tarihini taşıyor, bu topraklardaki ilk toplumsal sözleşme olarak kabul edebileceğimiz Tanzimat Fermanı ise 1839. Bir başka ifadeyle, altı asırlık bir mesafe var arada. Son yıllarda varoluşunu kadına yönelik bir tür şiddete dönüştüren İsmet Özel, “kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” dese de, altı asır nedir ki!

Benim açımdan asıl çarpıcı ve umut verici olan Kürt kadınlarının, Türk hemcinsleriyle kıyaslanması mümkün olmayan direniş kabiliyeti. Görebildiğim kadarıyla, erken siyasallaşmayla birlikte yıllardır dökülen kanın yol açtığı yaralı bir bilinç yatıyor bunun gerisinde. Diyarbakır’da ya da Mardin’de tanık olduğum eşitlikçi konuşma tarzı, “eş” kavramına ilişkin beklentilerimi güçlendirmişti mesela. Memleketin en feodal bilinen yöresinde, kadının saygıyı kendiliğinden elde eden üslûbu sağlam bir örnek olabilir bana kalırsa. Leyla Zana’dan Aysel Tuğluk’a, Pervin Buldan’dan Başak Demirtaş’a, Türkan Elçi’den Nazenin Pahiz Elçi’ye kesintisiz uzanan bu yaralı bilincin yansıma biçimleri, içimi ısıtıyor her defasında. Edebiyatçılar, sinemacılar, gazeteciler her gün biraz daha feodalleşirken, Kürt kadınlarının feodal zihniyeti geriletebilmesi, gözardı edilmemesi gereken en sağlam çıkış yolu belki de...