"Kabadayılar Meydan Muharebesi" etrafında bir konuşma

Edirne’de yaşayan, geceleri korku hikâyeleri anlatıp meddâhlık yapan Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık ile Yedikuleli Mansur romanını konuştuk...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Geçtiğimiz aylarda çıkan ve iki hafta gibi kısa bir süre içinde sessiz sedasız ikinci baskısını yapanYedikuleli Mansur romanı, uzun zamandır arayıp bulamadığım okuma zevkini, fantastik anlatı ve tarih toplamında bana verebilen bir eser oldu. Edirne’de yaşayan, geceleri korku hikâyeleri anlatıp meddâhlık yapan Son Gulyabani Mehmet Berk Yaltırık’ın peşine düşmem gecikmedi. Edirne’de anlattığı efsanelerden beslenen korku hikâyelerini Youtube üzerinden dinlerken, ufak ufak korktuktan sonra “Kabadayı”ları merkeze alan bir söyleşi için buluştuk. Asıl ihtisas alanı Genel Türk Tarihi ve Askerî Tarih olan, folklor çalışmalarını sürdüren, Edirne’de yaşayıp geceleri tuhaf hikâyeler anlatan Mehmet Berk Yaltırık’la, Yedikuleli Mansur ve zorbalık/ kabadayılık/ külyanbeyliği üzerine fantastik bir yolculuğa çıkmak için, iyi okumalar!

Osmanlı kabadayılarına “zorba” ya da sadece “dayı” dendiği o dönemlerde, Yedikuleli Mansur’un geçtiği süreçten de gözlemlediğimiz gibi, bileği kuvvetli bir zorba olmanın çeşitli aşamaları olduğunu görüyoruz. III. Selim döneminde yeniçerilerin esnaflığa doğru kaymasıyla beraberse, zorbalık müessesinde sosyo-ekonomik değişiklikler meydana geliyor. Mesela şu limana yanaşan geminin ganimetine el koymak için balta asma meselesi… Mansur’u odağa alarak III. Selim’den önce ve sonra kabadayılığın nasıl değiştiğini ve yeniçeri dominasyonundan evvel hakiki bir zorba olabilmek için erkeklerin ne gibi aşamalardan geçtiğini – o akıcı meddâh üslubun ile elbette- anlatır mısın?

Yedikuleli Mansur, Mehmet Berk Yaltırık, İthaki YayınlarıYedikuleli Mansur’daki maffios ortam elbette ki kurgu. O dönemde şehirde bu tür bir suç ortamı söz konusu değil. Ancak dayandığı bir tarihî gerçeklik var. “Kabadayılık Tarihi” diye adlandırabileceğimiz ve kabaca 1600’lerde başlayıp 1900’lere dek sirayet eden bir alt kültürün dönüşümü söz konusudur. Ben romanımı yazarken kabadayılık tarihini ve bu dönüşümü araştırdım ilk olarak. 1700’lere doğru “kabadayı” diyebileceğimiz zorbazlar görülüyor. Kahir ekseriyeti ocaktan arka buluyor ama yeniçeri ocağının tamamı henüz haşere güruhundan oluşmuyor. Aslında 1826’da ilga edildiğinde bile böyle bir durum söz konusu değildir. Ancak III. Selim dönemine gelindiğinde ocak içerisindeki zorbaz odakların hareketleri hem ricalin hem de tebaanın gözüne batmaya başlamıştır. Dönemine göre farklı sıralamaları var ama bir zorbazın hayatında belirli bir aşama ve hiyerarşi var. Racon gibi sözsel ve göze görünmeyen bir hiyerarşi, bir okul. En başta bıçak taşıyarak veya semtlerindeki yeniçeri kolluğunun yahut doğrudan semtlerinin doğrudan fedaisi olmakla başlıyorlar. Kavgalarla kendisine benzer diğer zorbazları sindirdikçe namları yürüyor, kazançları artıyor. Ancak uzun bir süreç aklınıza gelmesin, çok kısadır. Zira genelde “su testisi su yolunda kırılmaktadır.” Ben 1600’lerde 1700’lerde vuku bulan bu alt kültür dönüşümünü, bilerek yapılan bir anakronizmle Kanuni dönemine uyguladım. Şehrin nüfusunun o dönem artmış olabileceği tahmininden hareketle hemşehrilik temayülleri ve maffios bağlantıları kurguladım.

Senin tabirinle Osmanlı tarihi iki büyük zorba “savaşı”na tanıklık ediyor. Sen bunlara Birinci Sultanahmet Meydan Muharebesi ve İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi diyorsun ki, bildiğim kadarıyla ikincisinde dayılar birbirlerine top ateşlemeye kadar vardırıyor işi. Bize bu iki olayı hazırlayan ortamdan ve sonuçlarında payitahtta nasıl değişimler yarattığından kısaca bahseder misin?

Kabadayıların ilk nüveleri sipahi zorbalarıyla yeniçeriler arasındaki çekişmeden neşet etmiştir. Tımarlı sipahiler Osmanlı ordusunun ağırlıklı unsuru malum klasik dönemde. 1550’lere doğru Anadolu’daki sosyal ve siyasi çalkantılar nedeniyle tımarlı sipahilerin topraklarını kaybetmeleri, devletin asker açığını kapatmak için kapıkulu ocağına devşirme usulüne aykırı olarak Türklerden ve diğer unsurlardan da asker almaya başlamasına yol açıyor. Kapıkulu sipahisi olarak yazılıyor bunlar. Mustafa Akdağ’ın “Yeniçeri Ocak Nizamının Bozulması” başlıklı makalesi bu dönüşümü anlatır. Sayıları yeniçerilere göre hayli fazla ama yine de bunları takiben yeniçeriler geliyor. Sipahi zorbalarının borusu öttüğünden sürekli yeniçerilerle sürtüşmeler yaşanıyor, kan dökülüyor. Sipahi zorbaları yeniçerilerin alternatifleri olduğunun bilincindeler. Sipahilere karşı denge unsuru olması açısından sırtlarını sıvazlayan devlet ricali de bu ortamın hazırlayıcılarından. Sipahi- yeniçeri sürtüşmesini de Murat Çulcu’nun Düşmüş Ocağa Yanıyor adlı çalışmasında detaylı olarak okuyabilirsiniz. 1601’den itibaren yeniçerinin palazlanması ve benim “Birinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” dediğim 1648’deki kanlı Sultanahmet Vakası sipahi zorbalarını geri plana çekilmeye zorluyor. Meydan yeniçeriye kalıyor. Bu dönemi takiben 1700’lere dek Edirne’nin de facto olarak yeniden başkent niteliği kazanması, İstanbul’da asayişin aksamasına yol açıyor. Bu nedenle Patrona Halil gailesi dâhil pek çok ayaklanma ve sıkıntıya zemin hazırlanıyor. Nitekim III. Selim dönemine gelindiğinde zorbazlık alt kültür halini almıştır. Balta asma ve tayyarat (haraç), bıçak altından geçirme (kapışma) vb. uygulamalar ve teamüller oluşmuştur.

Yeniçeri ocağının tamamı zorbazlardan oluşmuyor ancak mevcut zorbazlar şehirde ciddi sıkıntı oluşturuyorlar, “dört kaş oğlanın gündüz gözüyle giremeyeceği” kanun uğramaz mıntıkalar türüyor. Zorbazlara özenen işsiz güçsüz kesimler asayişi akamete uğratıyor. Bu nedenle III. Selim’in tahttan indirilmesiyle başlayan süreçte, yeniçeri zorbalarının tabiri caizse suyu ısınıyor. 1808’de Kabakçı Mustafa’nın taraftarı Karadenizli boğaz yamaklarıyla Rusçuk ayan Alemdar Mustafa Paşa’nın Kırcalili askerine komuta eden Hacıali arasındaki toplu tüfekli hengâmeye de “İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” adını taktım. 1808’deki olaylar neticesinde sindirilmeye çalışan zorbazlar taşradan gelen “bir diğer maffios unsuru” ortadan kaldırsalar da sonları çoktan hazırlanmıştır. 1826’da ocak ilga edilmeden hemen önce bile bu zorbaz unsurlardan yaka silken yeniçeri zabitlerinin Sultan II. Mahmud’dan yana tavır almasına dikkat edilmeli. Sonraki süreç Tanzimat’la gelen siyasi ve sosyal dönüşüm, yeniçeriler misali külhanbeyleri oluşumunun da ortadan kaldırılması, mahalle ve semt sisteminin değişmesi, tulumbacılığın ihdası kabadayılık alt kültürünün bilinen anlamda görülmeye başladığı bir dönemdir.

Mehmet Berk Yatırık

Yeniçerilerin artık zorba diye adlandırabileceğimiz dönemlerinde, kendilerine özel kahvehaneler kurup buralarda edebiyat, müzik ya da eğlenceye dair bilindik aktivitelerin dışında, Bektaşilik, asayişi sağlama ve piyasayı denetlemek gibi düsturları da edindiğini biliyoruz.1 Hatta bu kahvelerden biri meşhur Çardak Kahvesi’dir (belki sen Çardak Kahvesi ile ilgili bir şeyler eklemek istersin). Bu Kahvehaneler nasıl işlerdi? Örneğin “katkı” vermek zorunluydu ve yine dominant yeniçeri oraya baltasını asardı. Anlaşmazlık çıkınca neler olurdu?

Çardak Kahvesi’yle ilgili güzel bir anekdot vardır. Şimdi yeniçeri kolluklarının bulunduğu yerlerde kahvehane ve iskelehanelerin yer aldığını biliyoruz. Reşad Ekrem Koçu, Ali Camiç Ağa adındaki Vaka-i Hayriye’den sağ kalabilmiş son yeniçerilerden birinin fahriyesini aktarır bize. Ali Camiç Ağa yeniçerilik zamanında Çardak Kolluğu’nun çorbacısıdır. O fahriye şu şekildedir: “Hacı Bektaş ocaklıyım zor aver,/ Deli poyraz şahin başımda eser/ Taban deperiz hep dilber yolunda/ Kimi kaşın çatar kimi gülümser/ Pâyine yüz koyub koklasam öpsem/ Biri hoşnud olsa öbürü küser/ Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir/ Vaslı her âşıka olmaz müyesser./ Sanman güzeller hep vefasız olur,/ Sunar lâ'li ile şarâbı kevser/ Her güzelin vardır amma engeli,/ Sureti beşerde ejderi heft ser/ Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl/ Kimi bir vuruşda kırk kelle keser/ Geçdi cümle bıçağımın altından/ Civan idim henüz nev tıraş püser/ Fahriyemiz yazdık yatağan ile/ Kalsın rûzigâra bizden de eser.”

Bu fahriye aynı zamanda kabadayılık alt kültürünün kodlarını ve yeniçerilikle bağlantısını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Kahvehaneler yeniçerilik zamanında bazı kollukların da bulunduğu, dolayısıyla bunların namusları sayılan “orta nişanlarının” yani baltaların alâmetifarika olarak asılı durduğu yerler. “Balta” yük indiren gemilere, inşaatlara vs. asılır, pay istenir. Pay verilmeden yük indirilmez, inşaat tamamlanmaz. Balta aynı zamanda orta yani bölük işaretlerinin işlendiği mendillerin, peşkirlerin zorbaların göz koyduğu kimselere verdiği nesnenin adıdır. Bu kimseler bu özel işaretlerin işlendiği mendilleri görülür yerlerine iliştirip dolaşmalıdırlar. Böylece kimse “baltalı avrettir” diye ona dokunamaz, laf atamaz. Dokunurlarsa orta işaretine dokunmuşlardır yani namusa. O zaman kan çıkar. Kendi aralarında “bıçak altından geçirme” denilen kapışma vuku bulur bıçak bıçağa (ateşli silah kullanıldığı da olmuştur) gelirler, “it dalaşı” derler buna. Güçlü yeniçeri zorbalarından bahsederken “bıyığını balta kesmez” demelerinin nedeni budur. Alemdar Mustafa Paşa şehre geldiğinde kahvehanelerdeki yeniçeri alametlerini toplattığı için yeniçerilerle Alemdar arasında bir anlamda “kan davası” da vardır bu yüzden. Zira namuslarına dokunmuştur onlara göre.

Mansur zorba olmadan evvel Divane Murad’ın, Sarı Azeb ve Anasız tarafından katledildiğini, daha önemlisi sırtından vurulduğunu okuyoruz. İstanbul fethedildiğinden beri ilk kez bir bilek sahibinin böyle sırtından “kahpece” vurularak öldürüldüğünü öğreniyoruz sonra. 1453’te en son sırtından vurulan Prygoslu Alexius’muş (Cenevizli Giustinian’ın adamları tarafından). Konstantinopolis'in son savunucularından denen Giovanni Giustinian’nin hikâyesi benim hep ilgimi çekmiştir. Sen de ona dair bir şeyler anlatır mısın?

Bu benim roman için kurguladığım yan hikâyelerden biriydi. Prygoslu Alexius diye bir Bizans zorbası, Cenevizli Giustinian’ın adamlarından biri tarafından tatar yayıyla haklanıyor. Kabadayılık teamüllerinde eski döneme yiğitlik ve cesaret atfedilmektedir ama literatür pusu temasını işleyen onlarca türküyle doludur. Dolayısıyla işte bu mefhumu göstermek, su yolunda kırılan testilerin ne ilk ne de son olacağını anlatmak için böyle bir yan hikâyeye başvurdum. Giustinian biliyorsunuz son kuşatma zamanı yanında adamlarıyla kalkıp şehre geliyor. Kuşatmanın nasıl sonuçlanacağı çok da sürpriz değil ama o da kendi kaderinin ardından bir dönem şehre karışıyor, şehir için verilen bir savaşın taraflarından oluyor. Bizans’ın son zorbasını bu şekilde zorbaz olmasa da zorbazane bir tavırla şehre gelen Cenevizlilerden birine öldürtüverdim ben de.

Kitabı okurken beni tek bir şey rahatsız etti. O da ara ara not düşerek “aslında öyle olmasa da kurgu icabı zikredildi” tarzı ifadelerin dipnot olarak yer almasıydı. Tarihçi olarak bu konudaki hassasiyetini ve etraftan gelebilecek olası “o öyle olmadı ki, o öyle değildi ki” tarzı ifadelere karşı aldığın önlemi de anlıyorum. Fakat zaten biz bir kurmaca okuduğumuzu, senin fantastik düş süzgecinden geçen hikâyeleri okuduğumuzu farkındayız. Hatta belki de “o da öyle oldu” diye varsayıp tarihi eğip bükmek, kurguya tamamen kapılmak istiyoruz. Bununla ilgili ne söylemek istersin?

İlk elin günahı olmaz. Daha önce bir tecrübe sahibi olsam roman konusunda direkt baş ve son kısımlara eklerdim açıklamaları. İki şeyden çekindim yazarken. İlk olarak tarihle ilgili fazla bilgi sahibi olmayan okuyucuyu yanıltmaktan çekindim. İkincisi kendim de bir tarihçi olduğumdan kurgu icabı başvurduğum anakronizmin hata zannedilmesinden çekindim. Bundan sonraki romanlarda belki bu kadar sık dipnot olmaz. Ama tarihî konularla alakalı kesinlikle açıklamalar, okuyucuyu yanıltmamak ve yazarın çalışmalarını yansıtması açısından gerekiyor.