Bir yeri yazmak ve Jan Morris

“Gerçek bu mu? Böyle miydi yaşananlar? Bu benim gerçeğim. Buradaki duygular benim duygularım.”


@e-posta
Dosya, 04 Ağustos 11:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Muamma” güzel kelime. Anlamı, er geç sırrına erilecek, çözülecek olanla sınırlı değil, bilinemez, anlaşılamaz, belki hiç çözülemeyecek olanı da sahipleniyor. “Bilmece”nin asla karşılayamadığı bir derinlik. Hayatın bir nefeslik özeti. İsmi İngilizcede “muamma” anlamına gelen otobiyografik anlatısına, elimdeki baskıda iri puntolarla kitabın kapağına da yerleşmiş olan şu iki cümleyle başlamış yazar:

Yanlış bir bedende doğduğumu ve aslında kız olmam gerektiğini anladığımda üç ya da belki dört yaşımdaydım. O ânı gayet iyi hatırlıyorum, hayatımın ilk hatırasıydı o ân.i

Mukadder olduğunu, zor ama mümkün olduğunu yaşayarak öğreneceği uzun bir seyahatin bir çocuğun aklına ilk kez, berrak bir su zerresi gibi düşüvermesi. O ândan itibaren, hayatı boyunca gideceği, kalacağı, hakkında yazmasına yetecek kadar yaşayacağı onlarca şehri bize anlatmaya başlamadan çok önce kendi kafasında bir “hac yolculuğuna” çıktığını seziyoruz. Şöyle yazacak sonradan, ne kadar gitse hiçbir zaman “ben oraya vardım” diyemeyeceğini, doğru bir bedene kavuşmanın da muammayı çözmediğini nihayet kavradığında:

Muammanın daha asil bir çıkış noktası ya da anlamı olduğunu düşünüyorum ben. Ruh düşüncesiyle veya benlikle özdeşleştiriyorum ve sadece cinsel bir gizem olarak değil, bir bütünleşme arayışı olarak da düşünüyorum onu. Hayatımın her yönü bu arayışla uyumlu benim – sadece cinsel dürtülerim değil, hafızamdaki bütün görüntüler, sesler, kokular, binaların üzerimde bıraktığı etki, peyzaj, yoldaşlıklar, aşkın ve kederin kudreti, bedeni olduğu kadar duyuları da doyuran şeyler. Benim kafamda cinsellikten çok daha geniş bir mesele bu: Şehvet düşkünlüğüyle bir ilgisi yok, ne bedenin ne beynin ikilemi, daha ziyade candaki ikilem.ii

Çocuğa kendi içinde tek ve tekil olmadığını hatırlatan o ilk fiske sonsuz bir arayışın başlangıcı. Kerameti candaki ikilemden menkûl bir arzunun hikmeti biraz da tatmininin imkânsızlığında sanırım.

Jan Morris, Fotoğraf: Rick PushinskyAdına bugün interbellum dediğimiz, oysa yaşanırken iki büyük savaş arasına sıkıştığını henüz kimsenin bilmediği bir zaman dilimi. Britanya’nın yaralı, buhranlı ama bir yandan da – Huxley’nin anti-ütopyacılığını, Bloomsbury grubunun cüretkâr seslerini, Isherwood’un maceraperestliğini hatırlayın – “yeni”nin eşiğinden atlamaya kararlı olduğu yıllar. İngiltere’nin güneybatısında, Somerset’teki aile evinin salonunda annesi Sibelius çalarken piyanonun altına uzanıp kendine ait bir beden düşleyen bir oğlan çocuğu. Adı James Humphrey Morris. Kendisini annesi gibi İngiliz ve babası gibi Galli, ama daha ziyade Galli hissederek, ne olduğu, kim olduğu üzerine düşünmeye hiç ara vermeksizin kırk küsur yıl bu isimle anılacak, yanlış bir bedende yaşarken sürekli seyahat edecek ve yazacak.

Bugün bizim onu tanıdığımız – elliye yakın kitabının hiçbiri Türkçeye çevrilmemiş olduğuna göre belki de tanımadığımız – adıyla Jan Morris bu yılın ekim ayında doksan yaşına basıyor. 1964’te hormon ilaçlarıyla başladığı bedensel dönüşümünü, 1972’de, Kazablanka’da kırk altı yaşındayken geçirdiği ameliyatla tamamlamış. Kadın olmuş. Kadın olunca, yirmi iki yaşında Kahire’de gazetecilik yaparken tanışıp evlendiği, biri bebekken ölen beş çocuğunun annesi, sırrını hayatta herkesten önce öğrenen karısı Elizabeth Tuckniss’ten yasalar gereği boşanmak zorunda kalmış. Ama hiç ayrılmamışlar ve yasaklar gevşeyince yeniden nikâhlanmışlar. Bu kez kadın kadına.

Morris ve Tuckniss yıllardır Galler’in bir köyünde, Trefan Morys adlı, hikâyesi ile artık Jan Morris külliyatının bir parçası olan küçük taş evlerinde, bir dut ağacının gölgesinde, kuzeye doğru baktıklarında Eryri Dağları’nı, yüzlerini güneye çevirdiklerinde Cardigan Körfezi’ni görerek yaşıyorlar. Vakit gelip toprağın altına uzandıklarında, başlarındaki taşın üzerine aynı cümlenin İngilizce ve Galce olarak yazılmasına karar vermişler: "Burada tek bir hayatın sonuna varmış olan iki arkadaş yatıyor.’’

Duyularla sürekli diyalog hâlinde bir dil

The World: Life and Travel 1950-2000, Jan Morris, W.W. Norton & CompanyHuzurun âdeta cisimleştiği bir ev. O evde iki insanın yaşadığı “tek” bir hayat; bunu böyle söyletecek kadar sağlam bir beraberlik, yetmiş yıldır bitmemiş bir arkadaşlık. Bütün bunlara sahip Jan Morris. Yine de hayatı boyunca hep bir yerlere gitmiş, gitmiş. 1997’de The Paris Review’da yayımlanan söyleşisinde, “kaçıştan ziyade bir arayış – bir birlik, bir bütünleşme arayışı” diye açıklamış bu dürtüyü. Ve her seferinde, gidişin, yolun, yolculuğun hikâyesinden ziyade kendini içinde bulduğu yerin dokusu, duygusu ilgilendirmiş onu. Gittiği, kaldığı her yerde o yerin “yabancı” enerjisiyle sarsılmaktan, sarsılıp yeniden toparlanmaktan memnun olduğunu hissediyorum onu okurken; varoluşun çoğulluğunu böyle teyid etmek istiyor sanki, hayatın muammasından, dolayısıyla da kendisinden ancak böyle emin olabiliyor.iii

Jan Morris çok üretken bir yazar, yaşayan seyyahların belki de en verimlisi. Bu yazı vesilesiyle, yazdığı binlerce sayfayı karıştırdım, şehirler, diyarlar üzerine denemelerini, monografilerini birbirine ekleyerek, hepsi tek bir bütünün parçalarıymışçasına okudum. Kitaplarıyla yeni tanışmıyorum, ilk kez göreceğim birçok şehre Morris’in o şehre ilişkin yazdıklarını da yanıma alarak gittim, ama bize son altmış küsur yıla dair nasıl eşsiz ayrıntılarla yüklü bir tanıklık bıraktığını ancak şimdi, bu toplu okuma sayesinde kavrıyorum. The World: Life and Travel 1950-2000 (Dünya: Hayat ve Seyahat 1950-2000) Morris’i okumaya niyetlenen ama onca kitabı arasından hangisini seçeceğini bilemeyenler için bu tanıklığın iyi bir hülâsası. Monografilerinin kimi zaman bir romanınkini andıran yoğun atmosferi burada ister istemez incelmiş, dağılmış. Yine de seçkiyi, kronolojik bir tutanak gibi baştan sona okuduğunuzda, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 11 Eylül saldırılarına uzanan zaman diliminde hayatın, özellikle de şehirlerdeki hayatın nasıl değiştiğini (ve değişmediğini) görmekle kalmıyor, âdeta başkarakteri dünyanın kendisi olan bir bildungsroman okumuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Anlattığı her yere tabiatı, mimarisi, insanları, tarihi, siyaseti, kültürüyle bir bütün olarak bakabilen zeki, dikkatli ve epeyce hergele bir gazetecinin dinamizmine sahip Morris. Bununla yetinmiyor ama. Kendi hâletiruhiyesini mekânın ruhundan hiç ayırmadan, ikisini birbiriyle yoğurarak, öznelliğini sınırlamak şöyle dursun aksine kuşanarak yazıyor.

1953’te Stalin’in ölümünden kısa süre sonra hayatında ilk kez gittiği Moskova üzerine The Guardian için yazdığı – ve Charles Dickens’ın 1845’teki ilk Venedik gezisi ardından kaleme aldığı "Bir İtalyan Rüyası’’ adlı denemeye nazire yaparak başlattığı – röportaj bu açıdan tam bir Jan Morris klasiği. Tarihe kalacak siyasi gözlemler, canlı bir şehir portresi, duyularla sürekli diyalog hâlinde bir dil:

Kışın Moskova’nın bir rüya olduğu söylenemez ama tam anlamıyla bir kâbus da değil, daha ziyade akşamdan kalma bir hâli var: donuk, dili damağı kurumuş ve uğursuz, fakat nerdeyse can yakıcı bir berraklık taşıyan bazı anlar delip geçiyor bu hâli, bu anlarda kelimeler, fikirler ve hatıralar insanın kafasının içinde langırt masasındaki toplar misali metalik bir tınıyla yuvarlanıveriyor.iv

Bazen böyle empresyonist, bazen daha baskın bir ironiyle yazıyor. Taşkın bir yaşama iştahı, inatçı bir mizah. 1983’te yazdığı Viyana portresinde, mesela, şehrin emperyal gururunu, aristokratik kibrini içselleştirmiş bir Viyanalının bir başkasından bütün ciddiyetiyle “Zaten sadece bir burjuvanın kızıydı” diye söz ettiğini çıtlatıyor kulağımıza, sonra hicvi âdeta hece hece tırmandırıyor:

Aynı hanımefendiyi sık sık tramvay beklerken de görürdüm, zira o Viyana’nın pek âşinâ bir yüzüdür. Genellikle kahverengi tüvit bir takım giyer, gayet sıkı bir kemerle tam ortasından sıkıştırır bu takımı, inciler takmış olması pek muhtemeldir, ve çoğumuzun genelde yaptığının aksine alışveriş torbaları, şemsiyeler ya da elektrikçiden yeni alınmış bir tost makinesini taşımak durumunda asla kalmaz. Ona gülümserseniz, Tafelspitzv’inizin üzerine ketçap döktüğünüzden kuşkulanmışçasına buz gibi bir bakışla karşılık verir size. Ama onunla konuşursanız, birden süslü bir cazibeyle ışıldar. Gemütlichkeit denilen o meşhur tavır, o ısmarlanmış hoşluk Viyana’nın toplumsal saçmalığının ayrılmaz bir parçasıdır ve Galli bir anarşistin tüylerini diken diken etmeye yeter: biri diğerinden ayrılamaz, vaktiyle Viyanalıların hepsini ve her birini iyiliksever ataları Kraliyetin ve Papalığın Emperyal Majesteleri Hazretleri’nin evlâdı haline getiren şey, bugün hâlâ bu şehrin tavırlarını kokulu bir zamk gibi yerli yerinde tutuyor gibidir – sentetik bile olsa tatlı bir kokudur bu, Amerikan mektup zarflarının arkasını yaladığınızda aldığınız tada benzer biraz.vi

Klişe bir tipleme mi bu? Kesinlikle. Gerçek mi, peki? 1980’ler Viyana’sında epey zaman geçirmiş biri olarak bence evet.

Ondan “seyahat yazarı” olarak söz etmemeliyim

Venice, Jan Morris, Faber & Faber“Gerçek” dediğimiz şey ne aslında? Jan Morris, Britanya İmparatorluğu’nun yükselişi ve düşüşünü anlattığı üç ciltlik Pax Britannica’nın bitiminde bu soruya gayet dürüst bir cevap vermiş. Morris’in “bir yurttaşın bir devrin sonuna verdiği kişisel tepkiler” diye tarif ettiği Pax Britannica, yazara seyahat yazarlığında olduğu gibi tarih yazımında da öznelliğin rolünün yadsınamayacağını göstermiş olmalı ki, üçlemeyle ilgili olarak, daha sonra birçok yerde tekrarlayacağı bir entelektüel muhasebe yapıyor:

Gerçek bu mu? Böyle miydi yaşananlar? Bu benim gerçeğim. Buradaki duygular benim duygularım. Buradaki sahneleri yükselten ya da düşüren şey benim vizyonum. Eğer bunlar olgu bazında mutlak sûrette doğru değilse bile, muhayyilemde kesinlikle doğru.vii

Bir edebiyatçının cümleleri bunlar. Daha sonraları, Doğu Akdeniz’de bir yarımada olarak tahayyül ettiği Hav ülkesinde geçen iki roman da yazmış olan Morris, edebiyat dışı kitaplarında, belirli bir zamanda belirli bir yeri anlatırken bile kurmacanın kıyısında durduğunu, kendisine edebî bir esneklik tanıdığını gizlemiyor. Öznelliğinin sınırlarını merak edenler için ise Morris ile Condé Nast yayınlarının bir dönemki efsane editörü Leo Lerman arasındaki bir konuşmayı aktarabilirim. Morris’in Pax Britannica’ya “Bu benim gerçeğim” diye sahip çıktığını bilen Lerman aslında bütün tarih kitaplarının biraz böyle olduğunu ima edince yazarın tepkisi şu:

Ah, bence bazı tarih kitapları için doğru olmayabilir bu... Tarihi bilinçli bir çarpıtma şeklinde yazan insanlar da var, çünkü bir mesaj vermek ya da önümüze bir inanç sürmek istiyorlar. Benim yazdığım bu anlamda sahte değil. Ben hikâyenin her iki tarafını da sunmaya gayret gösterdim. Başka bir amaca uygun düşsün diye hiçbir şeyi çarpıtmadım.viii

Gerçekçilikten değil, sahicilikten yana bir manifesto – Jan Morris’in seyahat yazarlığının da iyi bir tarifi. Onun şehir röportajlarının yıllar sonra hâlâ canlı birer tanıklık olarak okunabilmesini sağlayan şey, kurmaca içermemesi değil, sahtelik taşımaması. Fakat ondan “seyahat yazarı” olarak söz etmemeliyim! 2015’te Guardian okurlarıyla yaptığı bir çevrimiçi söyleşide, “Seyahat yazarı olarak adlandırılmaktan nefret ediyorum” derken haksız değil zira:

Seyahat üzerine sadece bir kitap yazdım, Umman Çölü’nü bir uçtan bir uca geçmemi anlatıyordu. Yer hakkında ise pek çok kitap yazdım ama bunların gezmekle hiçbir ilgisi yok, daha ziyade insanlarla, tarihle ilgililer. Esasen de, bu kitapların her biri, hepsi, her şeyin benim üzerimde bıraktığı etkiyi anlatıyor. Kitaplarımın toplamı had safhada kendime odaklı bir teşhirden ibaret! Dolayısıyla, sadece “yazar” olarak tanımlanmayı tercih ederim.ix

Morris’in kitaplarının konusu genellikle tek bir yer, bir ülke, bir diyar, ekseriya bir şehir. Yetmiş yıla varan yazı uğraşında, gazete röportajlarından tarih yazımına, denemelere, hâtırata, romana uzanan birçok türü denese de eserini bir bütün olarak “seyahat edebiyatı” içinde değerlendirebiliriz. Britanya İmparatorluğu, İspanya, Umman, Hong Kong, Sydney, Beyrut, Manhattan, Nijerya, Rio de Janeiro, Lima, Danzig, Delhi, Beijing, Singapur, Addis Ababa, Bulgaristan, Berlin, Bağdat, Küba, Keşmir, Kudüs, Kyoto, Oxford, Paris, Odessa... Buraları ve daha nice yeri yazarken mekânı, yeri, şehri nefes alıp veren bir varlık, bir organizma, bir karakter gibi anlıyor ve anlatıyor. İstisnasız böyle bu. Şehri yazmak için değil, adresini bir telefon rehberinde bulacağı ve o dönemde bu işler yasaların dar sınırlarını epeyce zorladığından, kısaca Doktor B. olarak tanıtıp “sihirbaz” diye söz etmekle yetineceği bir cerraha bedenini emanet etmek için gittiği Kazablanka’da bile, şehrin ruhu ile o anki hisleri arasındaki mesafeyi yine mekâna odaklanarak aşmış:

Daha ziyade modern, gürültülü ve şatafatlı Fransız kolonyal stiliyle çirkin bir şehir olan Kazablanka her zaman pek de romantik bir yer değil. Fakat benim orada yaşayacağım tecrübe, bana şimdi olduğu gibi o zaman da bir nebze romantik geliyordu. Hakikaten de büyücüye gitmek gibi bir şeydi. O akşam o gösterişli caddelerde yürürken, kendimi başka bir şeye dönüşmeye hazırlanan bir peri masalı kahramanı gibi hissediyordum. Ördekten kuğuya mı dönüşecektim? Bulaşıkçıyken gelin mi olacaktım? Kendi kendime, bütün bu dönüşümlerden daha sihirli bir şey yaşayacağımı söylüyordum: Erkekken kadın olacağım. Bu benim eril bir insan olarak göreceğim son şehirdi. Sıra sıra ofis binaları kale duvarlarına pek benzemiyordu, taksiler de develeri veya at arabalarını andırmıyordu, ama yine de arada Arap müziğinin duru sesini işitebiliyor, uzun süre hayatıma sinmiş olan keskin Arap kokularını alabiliyor ve burasının bir masal şehri olduğunu, zümrüdüanka kuşunun ve fantezilerin şehri olduğunu, doğru alâmetler belirip Ay da doğru evresine girdiğinde buradaki varlıkların olduklarından başka bir şeye dönüştüklerini tasavvur edebiliyordum.x

Uzak şehirlere gitmeye genç bir askerken başlamış Morris. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, Britanya ordusunun zırhlı süvari taburunda görevliyken bir süre İtalya’da, daha sonra İsrail’in henüz kurulmadığı Filistin topraklarında ve Gazze’de görevlendirilmiş. Savaş bitince, Gazze’den Mısır’a geçmiş, Oxford’da İngiliz edebiyatı okumuş olmasının da yardımıyla henüz yirmi bir yaşındayken Kahire’deki Arap Haber Ajansı’nda muhabirliğe başlamış. Gazetecilik kariyeri, 1953’te, Edmund Hillary ve Tenzing Norkay’ın dünyanın en yüksek noktasına ulaşmayı başardığı Everest tırmanışını, ekibe eşlik edip dünyaya duyuran ilk muhabir olmasıyla erken bir zirve yapmış. Sonrası, muhtelif İngiliz gazeteleri tarafından muhtelif ülkelere gönderildiği yıllar. Dört çocuğunu okutacak parayı kazanmak için bir röportajdan diğerine koşarken, bir yandan da gazeteye yazdıklarını genişletip kitaplaştırıyor.

Morris’in artık sadece istediği yerlere gidip o yerleri yazarak yaşamasını mümkün kılacak bir okur kitlesine ulaşmasını sağlayan kitap ise 1963’te basılan Venice (Venedik). Elli yıldır baskı yapıyor Venice, edebiyatın modern klasiklerinden biri. Elimdeki 1993 baskısının önsözünde, bunun bir tarih çalışması, gezi rehberi veya röportaj kitabı olmadığını yazmış Morris; “Bir şehirden ziyade bir tecrübenin gayet öznel, romantik, izlenimci bir resmi bu” diyor, kitabı yazdığı otuzlu yaşların bütün zaaflarını taşıyor anlatım, “genç bir olgunlaşma hâli . . . heveskâr bir tutku,” bir şehre âşık bir adamxi, artık olmayan bir Venedik’in artık olmayan bir yazar tarafından yazılmış portresi. Bu doğru. Fakat benim gibi birçok okurun Venedik’e ilk gidişlerinde keşfettikleri bu kitabı, daha sonra her seferinde tekrar yanlarına aldıkları da sanırım doğru. Venice’in ardından, biri Venedikli ressam Vittore Carpaccio hakında olmak üzere, şehri anlatan üç kitap daha yayımladı Morris, kendi ifadesiyle Venedik üzerine “binlerce de dergi yazısı” yazdı. Bu yıl yayımlanan bir denemesinde ise, ilk olarak 1945’te askerî görevle gittiği, defalarca ziyaret ettiği, gençken bir dönem yaşadığı şehre, yetmiş yıl sonra dönüşündeki izlenimlerini okuyoruz. Sokakların o çok sevdiği kedilerden temizlenmiş, lagündeki adacıkların bile otellerle dolmuş, samimiyetin yerini turizmin, melankolinin yerini lüksün almış olmasını ince bir serzenişle anlatıyor. Derken, arka sokakların açıldığı küçük bir piazza’da iki büyükbaba görüyor, karnaval kıyafetleri içinde beceriksizce rol yapan torunlarını izleyen iki ihtiyar. Nasıl da sahiciler ve hayat aslında hâlâ ne kadar basit! “İşte benim Venedik’im bu” diyor, “bir tür rüya ama gerçek.”

Hep bir nebze kinayeyle anmayı sevdiği eski adıyla La Serennissima’nın gelmiş geçmiş “başyazarlarından” biri de Jan Morris bence. Bunu söylerken, Shakespeare’den Calvino’ya Thomas Mann’dan Henry James’e, Ian McEwan’dan Geoff Dyer’a nice yazarın yeniden hayâl ettiği, Goethe’den D.H. Lawrence’a Joseph Brodsky’den John Berendt’e nicesinin hâtıratını yazdığı bir şehirden bahsettiğimi elbette unutmuyorum.

Trieste And The Meaning Of Nowhere, Jan Morris, Da Capo PressBitirirken, Morris’in yetmişli yaşlarının ortalarında yazdığı Trieste and the Meaning of Nowhere (Trieste ve Hiçbiryerin Anlamı) adlı kitap hakkında da bir iki şey söylemek isterim. Bu kitabı yeni okudum ve çok sevdim. Trieste’ye de Venedik gibi ilk kez 1945’te askerken gitmiş Morris. Çağlar boyu elden ele geçen, hep biraz kimliksiz ve sanki tarihsiz kalan şehrin ismiyle müsemma hüznünü çok güzel anlatıyor. Buradaki tezahürüyle “ne olduğu bilinmeyen bir şeye duyulan acı-tatlı bir özlem” hüzün. Trieste’nin hâkim duygusu. Ama yegâne duygusu değil. Vaktiyle James Joyce’un on beş yıl gönüllü sürgünde yaşadığı bu şehrin sahipsizliğinde bir kurtuluş vaadi de seziyor Morris. Ömrünün sonuna yaklaştığını bilen bir yazar. Hayatı boyunca birbirinden çok farklı şehirlerde birbirine çok benzeyen insanlarla karşılaşmış. Onları da anlatıyor bu kitapta. Bir yere ait görünmeyen, doğdukları memlekette sürgün gibi yaşayan insanlar… Irkı, dini, milliyeti, cinsiyeti, cinselliği, yaşı, mesleği, parası, zekâsı vesairesi nedeniyle kendisini de başkasını da üstün görmeyen, yurtsever olsa bile şoven olmayan, siyaseten doğruculuğa prim vermeyen, modaya uymayan, halkın nabzını dinlemeyen, kolay gülen, kolay teşekkür eden, kimseyi incitmeyen bir azınlık. “Dördüncü Dünya’nın vatandaşları.”

Düşlerimdeki Avrupa hiçbir zaman gerçek olmadı, bunun en önemli sebebi de milliyet. Irk denilen şey, Trieste’de sıklıkla düşündüğüm gibi bir sahtekârlıktan ibaretse eğer, milliyet de gaddarca bir iddia sadece. Organik hiçbir tarafı yok. Bu yerin birbirine dolaşmış tarihinin de gösterdiği gibi kullanılıp atılabilecek bir şey. Milliyetini bir noterin kaleminin ucunu oynatmasıyla değiştirebilirsin... ya da çok uzaktaki devlet adamlarının bir gecede senin adına milliyetini değiştiriverdiklerini öğrenebilirsin.xii

Bunu bilen insanlar yaşıyor dünyanın dört bir yanında birbirlerinden kopuk. “Hiçbiryerin milleti onlar” Morris’e göre, ve belki “doğal başkentleri de Trieste.”

Ömrünü bir yeri, bir yerleri yazmaya adayan bir yazarın hayatının sonunda “hiçbiryeri” özlemesi şaşırtıcı değil. Net tariflerin, cimri sıfatların, ezberlenmiş yolların, genelgeçer kuralların, tek bir girişin ve tek bir çıkışın olmadığı bir yeri özlemek bu. Canın ikilemiyle barışık, muammadan memnun bir yer. Son kitabında da o yerden söz etti mi acaba? Adı Allegorizings (Allegorileştirmeler) olacakmış kitabın. “Nalları diktiğim anda Londra ve New York’ta basılacak” diye anlatıyor Morris: “Hayattaki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına dair giderek güçlenen inancımın hâkim olduğu bir kitap bu. Bilmediğiniz bir sır yok içinde.”

Notlar
iJan Morris, Conundrum, nyrb, New York, 2002, sf. 3.
ii Conundrum, sf. 9-10
iiiAmerikalı ilahiyatçı Frederick J. Ruf, şu sıralar Türkçeye çevirmeye çalıştığım kitabında, seyahatin “dinsel” denebilecek işlevini tam da bu ihtiyaçta görüyor. En çarpıcı örneklerini aynı zamanda bir okul müfettişi olan Matthew Arnold’un on dokuzuncu asırda kıta Avrupası’na yaptığı seferlerde bulan "gezelim, görelim, öğrenelim’’ iddialı tâlim terbiye seyahatlerinden söz etmiyorum hâliyle. Arnold’un Culture and Anarchy ’de (1869 tarihli, Türkçeye çevrilmemiş bir klasik) telkin ettiği Aydınlanmacı idealizmin ve günümüzde bana pek oksimoronik gelen ismiyle "kültür turizminin’’ karşısına dikiliyor Ruf; seyahatin gündelik hayatımızın âşina yüzeylerini çatlatan, yönümüzü kaybettiren, bizi doğru bildiğimizden şaşırtan etkisini sahipleniyor. Makbul olan kırılmak, kaybolmak! Bir yere varmakla o yerden ayrılmak arasındaki hayat diliminde zaman ve mekân akışkan, benlik nosyonumuz hayli bulanık Ruf’a göre, belli bir yerde ama aslında trans hâlindeyiz. Ve bu hâlin başlı başına – en azından pragmatizmin anladığı anlamda – "dinsel’’ bir işlevi var. Ruf’la aynı fikirdeyim. Paul Bowles’un "hareket hâlindeki bir rollercoaster’’ diye tarif ettiği 1953 İstanbul’unda bulduğu, Henry Miller’ın 1939’da Katsimbalis adlı "dev’’le arkadaşlığında tecrübe ettiği şey biraz da bu trans hâli bence, Miller’ın "Yunanistan’ın ışığı gözlerimi açtı, gözeneklerime işledi, bütün varlığımı genişletti’’ diye anlattığı dönüşüm. (Dikkat! Burada "oryantalist’’ diye paketlenemeyecek karşılaşmalardan söz ediyorum, hepimizin doğu-batı-kuzey-güney herhangi bir yöne giderek yaşayabileceğimiz kırılmalardan. Yeter ki "ev’’den ayrılalım.)
iv Morris, The World: Life and Travel 1950-2000, Norton, New York, 2005, sf. 106
v Avusturya ve Bavyera’ya özgü bir yemek olan, elma ve yaban turpu püresiyle birlikte servis edilen, üzerine et suyu dışında ayrıca sos konmayan haşlanmış dana eti.
vi The World, sf. 350
vii Morris, Farewell the Trumpets: An Imperial Retreat, Faber & Faber, Londra, 2012, sf. 576. Bu kitap toplamda 1500 sayfayı aşan Pax Britannica’nın üçüncü cildi.
viii The Paris Review söyleşisinden.
ix Morris’in 22 Nisan 2015’te The Guardian gazetesinin o sırada Venice kitabını tartışan kitap kulübüyle yaptığı söyleşiden.
x Conundrum, sf. 136.
xi Morris, Venice, Faber and Faber, Londra, 1993, sf. ix.
xiiMorris, Trieste and the Meaning of Nowhere, Simon & Schuster, New York, 2002.