James Baldwin: Tüm ötekilerin gerisinde bir yazar

Yazar, yurtsuz, siyahi, eşcinsel, öteki olmaya sürgün bir adam James Baldwin. O, hem Amerikan edebiyatına çağ atlattı, hem de kendisine başka ülkelerde adeta sürgünde geçecek bir hayatın haritasını çizdi...

10 Eylül 2015 12:30

James Baldwin, denemeci, romancı, senarist ve aktivist. Amerikalı, siyahi ve eşcinsel. Harlem doğumlu bir Afro-Amerikan, siyahi bir eşcinselin ve yersiz yurtsuzluğun tüm izlerini hayatı boyunca omuzlarında taşımış bir kavgacı, bir isyancı. James Baldwin’in portresini yazmaya giriştiğim an aslında ne kadar çok duvara toslayacağımı biliyordum. Hayatı boyunca yazmak kendisini ifade etmenin tek ve en zor yoluydu onun için. Çünkü yazdıkları yüzünden hem Amerikan edebiyatına bir çağ atlatacak hem de kendisine başka ülkelerde adeta sürgünde geçecek bir hayatın haritasını çizecekti. Giovanni’nin Odası, 1956 yılında ilk defa yayınlandığında bir Afro-amerikan olarak beyaz bir eşcinsel karakter yaratma cüreti sebebiyle hayatının geri kalanını kendisine yapılan saldırıları göğüslemekle uğraşarak geçirecekti.

Baldwin’in üvey babası tüberkülozdan öldüğünde –ki yazılarında onun hep babası gibi olduğunu söyler- yazarın 19. yaş günüydü, aynı gün üvey kardeşi doğmuştu ve Harlem 1943 ayaklanması ile yanıyordu. Beyaz bir polis memurunun bir siyahi genci öldürmesi ile başlayan ve iki gün süren ayaklanma sonucu onlarca yaralı ve bine yakın gözaltı olacaktı. Baldwin’in yazını ise bugün bile devam eden ırk ve sınıf ayrımcılığından, siyahların gördüğü polis şiddetinden ve toplumsal dışlanmadan fazlasıyla beslenecek hatta yazarın hayatının yönünü Amerikan Yurttaş Hareketi’ne verdiği destek ve bu desteğin içinde bile onun dışlanmasına sebep olacak eşcinselliği ile birlikte şekillendirecekti.

Yazmak hem din hem de Tanrı

James Baldwin sadece ırk ya da cinsel yönelim noktasında değil söz konusu din olduğunda da kendi cemaatinin dışında kalacaktı. Babasının isteği ile 14 yaşında girdiği kiliseden 17 yaşında ayrılacak ve bir daha geri dönmeyecekti. Onun Tanrı’ya ve kiliseye  olan bağlılığını yitirmesinin sebebi de yine hayatının her alanında uğradığı ayrımcılık olacaktı üstelik. Çünkü Tanrı’nın varlığının bir anlamı yoktu. “Eğer Tanrı’nın varlığının bir anlamı olsaydı, bu bizi daha anlayışlı, özgür ve sevgi dolu yapardı. Eğer Tanrı bunu yapamıyorsa onu terk etmenin vakti gelmiştir” diyecekti. Yıllar sonra siyahi İslam hareketi Nation of Islam’ın kurucusu Elijah Muhammed ile yaptığı bir konuşma sırasında yirmi yıl önce kiliseyi terk ettiğini söylediğinde ise Muhammed’in “Peki ya şimdi nesin?” sorusuna “Ben mi? Hiç. Ben yazarım.” cevabını verecekti. Yazmak onun hem dini hem Tanrısı olurken birçok din ve Tanrı gibi ona olan tutkusundan dolayı hayatı boyunca başına gelmeyen kalmayacaktı. Baldwin, Tanrı’yı ve kiliseyi terk etme nedenini de yine hep dışına itildiği hayattan doğru açıklamıştı. Ama o dönemde ayrımcılığa uğrayan birçok siyahın dine daha da sarıldığını düşünürsek Baldwin dini ve Tanrı’yı reddetmesi ile de kendini çoğunluğun dışına itmeyi bir şekilde başarıyordu.

Go Tell On The Mountain, 1953 yılında yayımlandığında Baldwin ülkedeki ırkçılık hareketi yüzünden çoktan ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Ayaklanmalar, ölümler ve isyanlar ile Amerika çoktan onun ülkesi olmaktan çıkmıştı çünkü. Ama bilmediği Avrupa’da da durumun pek farklı olmadığı ve bu dışlanmanın ve ırkçılığın açık açık olmasa da üstü kapalı bir şekilde devam edeceğiydi. Siyahi başkaldırının da en önemli figürlerinden birine dönüşen Baldwin için kendi ülkesi o kadar tehlikeli bir durum almıştı ki bir anda aldığı Paris biletiyle kendini Avrupa’ya atmak yapabileceği en doğru hareketti. En azından burada can güvenliği vardı. Martin Luther King’in, Malcolm X’in hayatta olduğu ve siyahi ayaklanmalarının en ateşli dönemlerinde basılan Go Tell On The Mountain büyük bir nefretin ve eşitsizliğin kitabı haline gelmişti ve bu da James Baldwin için Amerika’ya dönme yollarını daha da kapatıyordu.

 

Sert, çok sert bir yumruk: Giovanni’nin Odası

1956 yılında yayımlanan Giovanni’nin Odası ise 20. yüzyıl Amerikan edebiyatı için bir dönüm noktasıydı. Kitabın başkarakteri beyaz bir biseksüel, yazarı ise siyah bir eşcinseldi. Henüz eşcinsel haklarının lafının bile edilmediği, 1969’da yaşanan o meşhur Stonewall ayaklanmasının ve sonrasında sokaklara çıkan eşcinsel hareketinin izlerinin bile olmadığı bir dönemde eşcinsel aşktan ve cinselliğinden bu derece açık bir kurguyla bahseden bir kitabın ne kadar büyük ses getirdiğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Döneminin onlarca yıl önünde koşan bu kitap ile Baldwin adeta Amerikalıların yumuşak karnına hiç beklemedikleri sağlam bir yumruk atmıştı. Ama ne var ki Giovanni’nin Odası’nın getirdiği ses ile aldığı tehditler de iki katına çıkmıştı. Hem eşcinselliği bu kadar açık anlatan bir siyahı kabullenemeyen Afro-Amerikan toplumu tarafından hem de kendilerini eşcinsel olarak kurguladığı bir kitap yazdığı için beyazlar tarafından adeta bir hedef tahtasına dönüştürülmüştü. Şu an LGBT yazının ilk sıralarında anılan kitap yazarının adeta hayatı uğruna savaştığı bir metin haline gelmişti yazarı için.

 

Engin Cezzar ve James Baldwin dostluğu
 

Baldwin’in yazını her zaman yaşamından beslendi. Belki de hem politik duruşu hem de cinsel yönelimi yüzünden mücadeleler ile geçen bir hayatın başka konulara eğilmeye fırsat bulması düşünülemezdi. Ya da James Baldwin böyleydi işte hayatını hem savaşarak hem de savaştıkları üzerine yazarak geçirmeyi seçmiş biriydi. Hayatının son yıllarına kadar yoksulluk çekti, hayatı boyunca en çok Fransa’da ve bir sürü ülkede yaşadı hatta öyle ki yolu İstanbul’a da düştü ve Bir Başka Ülke kitabını İstanbul’da hem de Engin Cezzar ve Gülriz Sururi çiftinin çiftlik evinde kaleme aldı. James Baldwin ve Engin Cezzar’ın dostluğu Cezzar’ın New York’ta oyunculuk yaptığı döneme dayanıyor ve burada başlayan dostluk İstanbul’a kadar uzanıyordu. Engin Cezzar ve James Baldwin’in Giovanni’nin Odası yayımlandıktan bir yıl sonra başlayan dostlukları, asla gerçekleşmeyen Giovanni’nin Odası’nı oyunlaştırma düşünceleri ve bolca gidip gelmelerle Baldwin’in ölümüne kadar mektuplarla sürdü. The New Yorker gibi hatırı sayılır birçok mecraya da haber olan bu dostluktan kalanlar Dost Mektupları adıyla 2007 yılında yayımlandı. Mektuplar sadece Cezzar-Baldwin dostluğunu değil Baldwin’in çalkantılarla dolu hayatından kesitleri de en dolambaçsız ve gerçek haliyle gözler önüne seriyordu.

James Baldwin’in 1970’te Fransa’nın güneyindeki Saint-Paul de Vence’te başlayan hayatı pek de münzevi sayılmayacak bir şekilde geçti. Burada yaşadığı dönem boyunca iki kitap daha yazdı ve yolu Fransa’ya düşen sanatçılarla çok güçlü arkadaşlıklar kurdu. 1970’ten, 1987’deki  ölümüne kadar yaşayacağı bu evin en vazgeçilmez konukları arasında Miles Davis, Ray Charles ve Nina Simone gibi isimler vardı. Tabi bu sırada dünyanın dört bir yanındaki dostlarına yazdığı mektuplar da her biri Dost Mektupları gibi kitap olabilecek çokluk ve derinlikteydi.

Baldwin’in ölümünün ardından Miles Davis’in söylediği şu satırlardaki “o iyi bir adamdı” sözü Baldwin’in neredeyse tamamı ülkesinden uzakta, çoğunluk tutunamayarak ve beş parasız geçirdiği yılların geride kalan hediyesinin ardından söylenen sözler ve hâlâ dünyanın dört bir yanında okuyucuya ulaşan eserleri olduğunun göstergesi.

“Onun kitaplarını okudum, sevdim ve yazdıklarına saygı duydum. Onu daha yakından tanıdığımda ise Jimmy ve ben birbirimize oldukça açıldık. Harika arkadaşlar olduk. Güney Fransa’ya ne zaman gitsem birkaç günümü onun Saint-Paul de Vence’deki evinde geçirdim. O güzel ve büyük evde her zaman huzurluyduk ve o bize hikâyeler anlatırdı. O harika bir adamdı.” Miles Davis.

Meraklısına: James Baldwin'in kitapları Türkiye'de Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.