Bienalde bir demokrasi dersi mi var?

Dünyada küratör bakışının sanatçıları gölgelemediği ender bienallerden birisine tanık oluyoruz İstanbul’da. Elmgreen ve Dragset ikilisinin İstanbul Bienali ile bir demokrasi dersi verdiklerini düşünüyorum


@e-posta
Her Şey, 05 Ekim 11:25
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bu yılki İstanbul Bienali’ne, ne kadar çabalasam da, küratörlerin tema olarak seçtiği “İyi Bir Komşu” kavramı üzerinden bakmayı başaramadım. Onun yerine, zaman üzerine çeşitlemeler izlediğim duygusuna kapıldım.

İşlerin çoğu mekân üzerineydi, çoğu görünürde mekânla ilişki kuruyordu, ama benim karşıma hep zamanla ilgili bir izlenim çıktı.

Gizli bir gündem mi var, yoksa tesadüf mü bilmiyorum. Belki ben bu sıra zaman konusuna fazla odaklandım. Belki de öyle bir çağda yaşıyoruz ki, ne yapsak kendiliğinden zaman üzerine bir tasavvur çıkıyor ortaya. Ya da mekânı zamandan ayırmak zaten imkânsız. Karar veremedim.

Bienalde dünyanın dört bir köşesinden hayat hikâyeleri, karmaşık bir deney odasındaki elektronlar gibi kesişiyor, ben öyle hissettim. Buna bir isim ararken, serginin kendisinde buldum. Galata Rum İlkokulu’nda, “Sürekli Süreksizlik” adlı yapıtın sahibi, Londralı sanatçı Kasia Fudakowski, çatışan kültürlerden ögelerle kurduğu panelleri bir tür “kaos koalisyonu” diye tanımlamış. Bütün bienal için yerinde bir tanımlama.

Dünyanın nefesi

Yapıtların çoğu bugün dünyada nasıl yaşadığımıza dair hikâyelerle ve imgelerle kurgulanmış. Ne tür evlerde oturuyoruz, şehirlerimiz ya da kırsalımız ne durumda, doğayı nasıl tahrip ediyoruz, aile ne anlama geliyor, göç ve evsizlik ne demek, altkültürler ne yapıyor, kimleri dışlıyoruz, geçmişimizde bildiğimiz ve bilmediğimiz başka hangi dışlamalar var, sokakta neler oluyor?

Bu hikâyelerin bir kısmı otobiyografik, bazıları ilk elden gözlem, bazıları da politik mesaj. Çoğu yapıt oturduğumuz evleri, hatta odaları temsil ediyor, bazıları sokağı, mahalleyi çağrıştırıyor, bir kısmı yaşanılan ülkeye yahut dünyaya gönderme yapıyor, ama çok azında gerçek anlamda komşuluğa dair bir ize rastladım.

Hayatın küçük ölçeği bienalde komşuluk temelinde değil, yaşadığımız tekil, atomlar ölçeğinde yansıtılmış sanki. Bir de büyük, kolektif açıdan bakış var. Hâlbuki komşuluk, bu ikisinin tam da ortasında yer alan bir ölçek. Burada bir boşluk hissettim. Bienale ismini verip cisminin çok az görünmesi, acaba gerçek hayatta komşuluğun silinmekte olduğunu, yok olmaya yüz tuttuğunu mu simgeliyor? Öyleyse, kaybetmekte olduğumuz bu ölçek, nasıl bir şey?

Bir tanımlamadan çok bir boşluktu İstanbul Bienali benim için, bu açıdan.

Komşuluk bir yana, hikâyelerin çoğu mekâna odaklı olduğu hâlde, bana mekânla ilgili yeni bir şey de duyumsatmadı. Yarattığı esas izlenim, çok farklı koşullarda yaşasak bile, hayatın ortak yanları olduğu hissiydi.

Bu açıdan, zamanla ilgili ve zamanla ilişkimiz üzerine düşüncelere yöneltti beni bu bienal. Dünyanın her yerinde zaman biraz farklı akıyor, diye düşündüm. Dünyanın çok farklı yerlerde nasıl nefes aldığını, dünyanın nefesini duydum diyebilirim. Bu esrarengiz duygu nedeniyle, bienali büyük ölçüde başarılı buldum.

Aynı dünyayı paylaşıyoruz, yan yanayız, dünya vatandaşları olarak küresel anlamda kader komşularıyız, bir tek bu açıdan komşuluk teması benim için hayat bulabildi. Farklı iplikler olarak alacalı bir halıyı birlikte örmek gibi. İzlenimim doğruysa, küratörler Michael Elmgreen ve Ingar Dragset çok mütevazi ama aynı zamanda çok iddialı bir projeyi kotarmış diyebiliriz. Ama bu, İstanbul’un küresel sanat pazarında profilini yükseltmeye yetecek mi?

İlk işaretler olumlu. Artsy dergisinde yazan Coline Milliard, Elmgreen-Dragset ikilisinin sanatçıları öne çıkartan yaklaşımının, gelecekte küratörler için örnek olacağını söyleyerek İstanbul Bienali’ni “olağanüstü bir başarı” diye niteledi. “Hem politik hem şairane, yerel konumuna uyumlu ama kapsamı uluslarası” diye tanımladı.

Bu politik-şairane ekseninde ben en çok zaman boyutuna takıldım.

Parçalanmanın estetiği

Latifa EchakhchYapıtlarını çok beğendiğim birkaç sanatçıdan en başta geleni, Berlin’de yaşayan İran asıllı Mirak Jamal. Tuval yerine alçıpan kullandığı panellerde, gerçekle rüya arası bir anlatımla, kendi hayatından izler çizmiş. Göçmen ve gezgin aile yaşamını, kırılgan çocukluğunu resmettiği birer otoportre âdeta. Duvar resmi tekniği yanıltıcı ölçüde basit, ama ustalıkla tasarlanmış, şiir dolu bir iş.

İstanbul Modern’de Mirak Jamal’a eşlik eden birkaç tane daha yapıt benim için öne çıktı. Fas doğumlu Latifa Echakhch, “Silinen Kalabalık” adlı yapıtında, bizi alçıları dökülmüş ve üzerlerinde kalabalıkları temsil eden fresklerin hızla solduğu, yıkıntı benzeri iki duvarın arasında bir geçitten, belki bir sokaktan, belki bir anı dehlizinden geçiriyor.

Gezi Parkı gösterilerinin eylemcileri bunlar. Yahut Arap Baharı’nın, dilerseniz New York yahut Barselona gösterilerinin resmi de olabilir. Dünyanın her köşesinde ayaklanan, direnen, yeni bir yaşam için yol arayan gençliğin toplu portresi. Sanıyorum bienali gezen herkesin belleğinde en uzun süreyle kalacak yapıtların başında geliyor.

Bir diğeri de, Brezilyalı Victor Leguy tarafından yaratılan duvar. “Görünmez Sınırlar İçin Yapılar” adını vermiş. Memleketi São Paulo’nun dışlanmışlarından ve İstanbul’daki Arap göçmenlerden geleneksel takas yoluyla elde ettiği nesneleri ve imgeleri sıraladığı bu dizgenin üzerine bir de beyaz boya çizgisi çekmiş. Farklı bir silinmişlik, bir başka yaşama mücadelesi ve direnç hikâyesi.

Buna bir de Afrikalı sanatçı Yonamine’nin gene İstanbul için güncelleştirdiği duvar kolajını eklemek gerekiyor. Grafiti ve sokak sanatının çağdaş şehir yaşantımızda artık nasıl temel yer edindiğine bir tanıklık.

İki Türk sanatçıyı bu gruba dâhil edeceğim. Volkan Aslan’ın “Evim Evim Güzel Evim” adlı vidosunda, gündelik yaşamdan sahneler izlediğimiz ev içlerinin, aslında bir tekne üzerine monte edilmiş seyyar evler olduğunu fark ediyoruz, tekne İstanbul Boğazı’nda amaçsız bir seyir hâlinde.

YonamineAlper Aydın’ın “D8M” adlı çalışması ise, bir buldozer kepçesi, İstanbul’un kuzeyinde yapılan yeni havaalanı için kesilen ağaçların dallarını sürüklüyor. Bu metaforlarla yansıtılan inşaat ve yıkım döngüsü, ev dediğimiz yerlerin kırılganlığı ve geçiciliği, bienalde çok sık rastladığım bir temanın en güzel örnekleriydi.

Hayatlarımızın çoğunlukla olumsuz açılardan parçalanışı, zamanla daha dirençli bir ilişki kurmaya, geçicilikte hiç değilse bir özgürlük esintisi yakalamaya itiyor bizleri. Bu parçalanmışlığın estetik ifadesi, İstanbul Modern’de bienalin en güçlü yapıtlarını bir araya getirmiş.

Harikalar diyarının karanlık yüzü

İtiraf etmeliyim, bütün bu evler, duvarlar ve odalar bende giderek hafif bir klostrofobi duygusu uyandırır gibi oldu. Fakat, asıl İstanbul Modern’den çıkıp karşıdaki Galata Rum Özel İlköğretim Okulu’na adım atınca, klostrofobinin tam içine düştüm diyebilirim.

Kolombiyalı sanatçı Pedro Gomez- Egana’nın tiyatro dekoruna benzer bir teknik mekanizmayla yap-boz bulmaca gibi parçalara ayrılıp tekrar birleşebilen ev içi maketini izlerken, mekanizmayı yer altında işleten üç gencin demirler arasında sürünüşüne biraz meraklandım. Kaç saat çalışıyorlar diye sorduğum görevli, arada mola verip dinleniyorlar dedi. Yaşam mekânlarına yabancılaşma metaforu kurmak için fazla zahmet diye düşündüm.

Güney Afrikalı Lungiswa Gqunta’nın kırık yeşil cam şişelerle yarattığı “Çimenlik” bana Hint fakirlerinin yattığı çivili yatakları hatırlattı. İBritanyalı sanatçılar Morag Keil ve Georgie Nettel’ın videoyla anlattığı, ucuz konut paylaşan gençlerin yaşadığı mekânlardaki karmaşa içimi daralttı; Olaf Metzel’in “Toplama Merkezi” adını verdiği, alüminyum hapishane hücresi ya da konteyner kasası, geçici göçmen kamplarını temsil ediyordu ve içinde 30 saniye bile duramadım.

Erkan Özgen’in “Harikalar Diyarı” adını verdiği videoda, sağır ve dilsiz Suriyeli göçmen çocuğun, 13 yaşındaki Muhammed’in mimiklerle yaşadığı felaketi anlatma çabası, Dan Stockholm’ün “Ev” adlı enstalasyonunda inşaat iskeleti gibi çubuklarla, ölen babasının evini hayalet tarzında canlandırması, büsbütün ruhumu sıktı.

Binanın terasında, Leander Schönweger’in beyaz oda içinde küçülen bir başka beyaz oda, giderek daha da küçülen iç içe boş beyaz odalar hâlinde kurduğu labirente girdiğimde, klostrofobi duygum panik atağa dönüşmek üzereydi. “Ailemiz Kaybetti/ Kayboldu” başlığı kişisel kayıplarımı hatırlattığı için olsa gerek, iyice baş dönmesine kapıldım.

Tamam, harikalar diyarında yaşamıyoruz, dünya nüfusunun çoğu berbat koşullarda, hepimizin morali bozuk, ama estetiğin zamanın ruhuna bu kadar kurban edildiği sanat yapıtları izlemekle ne kazanıyoruz, emin değilim.

Andrea Joyce HeimerBirkaç klostrofobi notu da bienalin mekân yönetimiyle ilgili olarak ilave edeyim: Galata Rum Okulu her iki gidişimde de, geçen bienalde tanık olmadığım şekilde sıcak ve havasızdı. Bu cehennemî koşullarda, bir de kalabalık içinde bazı yapıtları görmek için kuyruk olmak gerekiyor, çünkü o beyaz odalara ve birkaç tane daha çok-odalı yerleştirmeye izleyicileri ikişer üçer gruplar hâlinde alıyorlar.

İzleme koşulları bu kadar zahmetli işlerin bienal sergilerinde yeri olmamalı diye düşünüyorum. İki odayı görmek için Galata’ya ikinci kez gitmek zorunda kaldım. Elinizdeyse hafta sonları gitmeyin, işkence oluyor.

Bu kadar çaba sonucu ikinci gidişimde girebildiğim, dört odaya yayılmış çok büyük bir enstalasyon, Amerikalı Jonah Freeman ve Justin Lowe ikilisinin yarattığı, Kaliforniya gençlik kültürünü yansıtan bir iş. Uyuşturucu, rock müzik, “yeraltı” yahut “alternatif” diyebileceğimiz bir kültürün karman çorman görsel malzemesi. Nükleer sığınak benzeri odalar klostrofobimi iyice arttırdı. Bu kadar fazla yer ayırmaya ve girmek için ayrıca kuyruk beklemeye değer bir çalışma gibi gelmedi bana.

Bazı sloganları özeleştiri gibiydi: “Sıradan zamanları belleğe kaydetme gücü.” Sanat daha fazlasını yapmalı, yapabilir demek geliyor içimden. Galata’daki işlerin çoğu, çağdaş sanatın sürprizi bol ama estetik ağırlığı az örnekleriyle dolu.

Galata’daki en güzel yapıt, bir başka Amerikalıya, Andrea Joyce Heimer’e ait, bir oda dolusu renk cümbüşü. Çocuk masalı çizimleriyle karikatür arası tarzda naif resimlerle, kendi hayatının ve Amerikan yaşantısının curcunalı bir filmini çekmiş âdeta. Eski Roma duvar freskleri Matisse tablolarıyla evlenmiş, çizgi romanlar antik Yunan sanatını keşfetmiş gibi düşünün. Haz, alay, neşe, eleştiri, gözlem, hepsi bir arada.

Pera’da ihtişam

Gözde İlkinHeimer’in Galata’daki yapıtından, Pera Müzesi’ne, Gözde İlkin’in kumaşla yapılmış nefis resimlerine atlayabiliriz. Bienalin ana mekânlarında böyle birbiriyle konuşan, “komşu” veya akraba işlerin, ayrıca akraba yerleştirme yöntemlerinin olması hoşuma gitti. İstanbul Modern’le birlikte, Pera Müzesi’ndeki sergi, bu bienalin gururu gibi.

Gözde İlkin’in geleneksel dokuma ve nakış teknikleriyle resimlediği Türk yaşantısından sahneler, bir aileyi, giderek bir kültürü ve bir ülkeyi, sevecen bir alayla temsil ediyor. Kendisine ayrılan odayı tıpkı Heimer gibi, fazlasıyla hak eden bir sanatçı.

Pera’daki sergi baştan sonra bir estetik cümbüş, sanatsal ziyafet, sosyal ve politik mesajları da eksik değil. Sim Chi Yin’in fotoğraflarında, Pekin’de eski yeraltı sığınaklarında yaşayan göçmen işçilere dair sıcak ve sahici portreler insan onuruna bir ağıt sanki. Alejandro Pereda’nın beton duvar parçalarıyla kısmen örttüğü (ve İstanbul’da topladığı) romantik manzara tabloları, duvar ile resim arasındaki geleneksel ilişkiyi olağanüstü estetik bir müdahaleyle altüst ederken, bugün şu anda dünyada varolmanın nasıl bir şey olduğunu şaşırtıcı şekilde duyumsatıyor izleyiciye. Njideka Crosby’nin ülkesi Nijerya üzerine kişisel meditasyonu andıran akrilik tabloları, aynı duyguyu daha dingin bir tavırla işliyor.

Pera’daki yapıtların hepsi de müzenin daimi koleksiyonu olabilecek kadar yakışmış mekâna. Sırf bu sergi nedeniyle, bu bienale ödül vermek geldi içimden, her şey bir yana, sergi nasıl düzenlenir diye bir ders, bir örnek olacak nitelikte.

Fred WilsonAna mekânların hepsine, birçok odaya yayılan büyük ölçekli birer iş koymayı seçmiş küratörler. Bu da izleyiciyi mutlu eden bir motif. Pera’daki büyük çalışma, New Yorklu sanatçı Fred Wilson’a ait. Bence hem çok güzel hem de çok tartışmalı bir enstalasyon.

Karşımıza çıkan dekor, ihtişam, tiyatrovari dramatik ögeler ve ışıklandırma, bambaşka bir dünyaya götürüyor bizi. “Afro Kısmet” gibi esprili bir isim vermiş çalışmasına. Siyah köle ticaretine yapılan gönderme, olağanüstü bir estetik şölenle sunuluyor. Hem Osmanlı hem Venedik kristal şamdanları ve avizelerden bir kısmı sırf bu sergi için üretilmiş. Bir Türk minyatür ustasına minyatürler ısmarlanmış, başka Türk müzelerinden ödünç alınmış tarihî minyatür ve gravürlerle bir arada sunuluyor, Wilson ayrıca İznik tarzı ama tamamen aykırı, koyu renklerle çini duvar panoları yaratmış. Afrika heykelleri, Venedik usulü oryantal bir oda, bir dönemin ihtişamı gözler önünde, kölelerin sefaletinden eser yok, sadece bu alaycı ve acılı, koyu ve barok gönderme var, bir fotoğrafın pozitifi ve negatifi gibi, sanki bu ihtişamı bize borçlusunuz, bizim sırtımızdan yarattınız diyor.

Mesaj bu kadar önemli mi? Bu ölçüde üretim ve malzeme desteğini, bu genişlikte alan ayrılmayı hak eden bir iş mi bu? Tartışmalı derken bunu kast ediyorum. Sonuçta kendi soruma evet cevabını vereceğim galiba. Osmanlı tarihinin hiç görmediğimiz, silinmiş bir boyutunu bu kadar dramatik tarzda sergilemenin yarattığı şok, sanatçının estetik inceliğiyle birleşince, bienalin boyutlarını aşan, hatta dağıtan bir iş çıkmış ortaya. Ama ne gam. Benim komşuluktan çok zaman konusunda kapıldığım sorulara ilginç bir cevaptı!

Hamama giren terliyor

Pera’da Lee Miller ve Louise Bourgeois gibi yakın sanat tarihinin önemli isimlerine göndermeler, başka kadın sanatçıların, özellikle Monica Bonvicini’nin işlerini bir bağlama yerleştirip büsbütün çarpıcı kılıyor ve Bonvicini ile birlikte bienalin dördüncü ana sergi alanına, Küçük Mustafa Paşa Hamamı’na geçiyoruz.

Monica Bonviciniİtalyan sanatçının hamamın bir bölümünü kaplayan çalışmaları, gene yapıt ve mekân uyumu açısından çok başarılı. Batı'nın Doğu'ya bakışında, oryantalist gözün en ayrıcalıklı mekânı olan hamamda, kadınlık ve dişilik görüntülerini parçalamak, bu parçalanmış estetiği gene bölük pörçük nefis bir ayna kolajında yansıtmak, floresan ışık çubuklarıyla yaratılan iki şakacı jaluzi perdeyle röntgencilikten bakış açısına kadar her tür nazarı eleştirmek, deri kemerlerden yapılmış mühürlü bir küp kutuyla, kapatmayı ve kapatılmayı, sahip olmayı, giderek her tür kutsallaştırmayı sorgulamak ve bütün bunları, feminist mesajın çok ötesinde bir estetikle başarmak, Bonvici’nin ustalığı.

Tıpkı Wilson gibi Bonvicini de, içerdiği mesajla gelen etik değeri işin içine katıp, mekânla birlikte çalışarak derin bir estetik değer üretmiş. Mekânla yapıtlar arasındaki uyum-zıtlık, bütünleşme-ayrışma dinamiği de bu çalışmaları unutulmaz kılıyor. Pera Müzesi, Küçük Mustafa Paşa Hamamı ve İstanbul Modern’deki yapıtları keşke devlet yahut bir özel kuruluş satın alsa da hepsi İstanbul’da kalsa, dedirtti bana.

Gene dram, gene dekor, gene tiyatro. Gene kurmaca. Michael Elmgreen ve Ingar Dragset, kendileri sanatçı olarak önem verdikleri bu ögeleri, küratör olarak da kullanmışlar. Çok kişisel bir bakış açısıyla tasarlamışlar bienali. Hamama giren terler misali, İstanbul’a bienal düzenlemeye gelen de mutlaka risk alır diye bir mesaj var burada sanki. Risk almaktan korkmamışlar ve talih onlara gülmüş gerçekten. İstanbul da kazançlı çıkmış bence.

Bir bienalden ne beklersiniz?

Birkaç eleştirel not daha ekleyip, övgülere devam edeyim.

Mahmoud KhalidBienalin dört ana toplu sergi dışında, iki tane de bağımsız yahut “free-lance” mekânı var. ARK Kültür grubunun Cihangir’de Batarya Sokağı’ndaki binası ve Yoğunluk adlı grubun Asmalımescit’teki apartman dairesi. İkisi de bazı açılardan sorunlu.

Batarya Sokağı’nda, İstanbul’un müstesna bir gizli hazinesi çıkıyor karşınıza, yapılaşmadan kurtulan art-deco bir müstakil ev. Mısırlı sanatçı Mahmoud Khalid burada gene muhteşem art-deco mobilya ile inanılmaz incelikli biblolar ve sanat eserleriyle, çok zevkli bir iç dekorla, kurmaca bir karakterin sürgün yaşamını kurguluyor.

Mısır’da eşcinsellere yapılan ayrımcılık ve kötü muameleden kaçarak İstanbul’a sığınan “ağlayan adam”ın evi, insanı zamanda bir yolculuğa çıkartan, hüzünlü ve dokunaklı, muhteşem bir çalışma. Fakat bienal elindeki bu hazineyi bir açıdan sanki ziyan etmiş. Evi ille de bir teypteki metni kulaklıkla dinleyerek gezmek zorundasınız.

Bir bakıma, diğer sergilerde insanı sinir eden ufacık açıklama panolarının başında kafa kafaya üşüşmekten kurtarıyor bizi, ama bir yandan da kendi hayal gücümüzden kopartıp tek anlatıya hapsediyor. Üstelik, o kulaklıkları almak ve her seferde kısıtlı sayıda insanın gezebileceği eve girmek için, bir kez daha uzun kuyruklar bekliyorsunuz. Gene de, hiç olmasaydı diyemiyorum, çünkü bienalin belki de en güzel yapıtı.

Asmalımescit apartmanında ise, Yoğunluk adıyla çalışan üç Türk sanatçının düzenlediği karanlık dairede, klostrofobi duygum, avam tabiriyle zirve yaptı. Gene kuyruk bekleyip, üçer kişilik gruplarla, hem de bu sefer zifiri karanlık bir mekâna giriyorsunuz, arada cılız ışık hüzmeleriyle aydınlatılan bir hayalet ev bu. Sanki, gayrımüslim bir Pera ailesinin geçmiş hayatını izliyoruz. Arada ayak sesleri ve cılız bir müzik duyuluyor. Gariptir, bienalde komşuluk temasını tam hedeften vuran tek yapıt. Hiç olmasa da olurmuş diyecekken tereddüt ediyorum- bilmeyenlere, bir zamanki İstanbul komşularını yitirdikleri için bir kayıp hissi veriyorsa, ne âlâ.

Risk almak, hedefe teğet geçen yapıtları da beraberinde getiriyor. Elmgreen ve Dragset ikilisi bunu göze almışlar. Zamanla ilgili yoğun duygular yaratan, ama görünürde mekân odaklı sanat yapıtları, bu hafif alay ve eleştiri, bu yumuşak başkaldırı, her ikisinin de sanatçı olarak isim yapmalarına yol açan özellikler.

Teksas çölüne mühürlü bir Prada butiği, Rockefeller Merkezi’ne yan duran bir yüzme havuzu yerleştirmek, atlı silahlı tarihî kahramanların mekânı olan Trafalgar Meydanı’nda dördüncü kaideye oyuncak atına binmiş çocuk heykeli koymak, Berlin’de Tiergarten’da, Soykırım Anıtı'nın yanı başına bazalt bir kümbete video ekranı koyup öpüşen bir gay çifti göstermek, Kopenhag’ın sembolü denizkızını oğlana çevirmek, bu iki sanatçıyı çağdaş sanat dünyasında kısa sürede zirveye yerleştirdi.

Küratörlük deneyimleri, 2009’da kendi ülkeleri Danimarka ve Norveç’in, Venedik Bienali’nde pavyonlarını düzenlemekle sınırlı. Kurmaca sanat koleksiyoncularının, kurmaca evlerini yaratmışlardı o sefer. İstanbul Bienali’nde bu ikilinin kişisel bakışlarını her köşede görmek mümkün.

Elmgreen ve Dragset, Fotoğraf: Muhsin AkgünElmgreen ve Dragset, en beklenmeyen şeyleri yaparak mevcut iktidar yapılarını bir an için yerinden sıçratan sanatçılar. Müchael Elmgreen’in eski bir söyleşisinde söyledikleri, İstanbul’da hayat bulmuş: “Biz gerçekliği eleştirmeyi değil, genişletmeyi amaçlıyoruz, hedefimiz insanların daha az korkmasını sağlamak.”

Bütün eleştirmenler, ikilinin İstanbul’da mütevazı, küçük ölçekte bir bienal düzenlemekle ne kadar yerinde bir iş yaptıkları konusunda hemfikir. Ama tevazunun iddialı olduğunu da vurgulamaktan geri durmuyorlar elbette. Sadece 56 sanatçıyla ve birbirine çok yakın dört ana mekânda, bütün dünyaya kucak açabilen derli toplu bir sergi düzenlemek, basit bir iş değil.

Elmgreen ve Dragset ayrıca, büyük sergiler tarihinde, Batı merkezci olmamayı ilk defa gerçekten başaran küratörler olarak isim yapacaklar kuşkusuz. Bir tek, kendi yaşadıkları Berlin’i biraz fazla kayırmışlar diye düşündüm, ama Berlin artık küçük bir evren sayılır zaten.

Hem sanatçı olarak aykırı hem de gay kimlikleriyle farklı duruşu olan bu iki küratörü İstanbul Bienali’ni düzenlemeye davet etmekle İKSV de cesur ve riskli bir iş yaptı bence ve gene İstanbul kazançlı çıktı.

Peki, şu komşuluk meselesi ne olacak? Bence, bildiğimiz eski tarz komşuluğun zamanı bütün dünyada sona eriyor, yeni bir zaman komşuluğuna doğru gidiyoruz. Mesajı ben öyle algıladım en azından. “İyi Bir Komşu” kimdir ve nasıl olmalı üzerine 40 tane soru sorup, dünyanın çeşitli şehirlerine billboardlar hâlinde yerleştirmek, bienal kimliği oluşturmaya yetmiyor belki, ama bienallerin ille bir teması olması da gerekmiyor bence.

Dünyada küratör bakışının sanatçıları gölgelemediği ender bienallerden birisine tanık oluyoruz İstanbul’da. Coline Milliard “küratörlük dersi verdiler” diyordu. Ben demokrasi dersi verdiklerini düşünüyorum.

Ana görsel: Alper Aydın