İslâmiyet’in en Kutlu Köpeği Kıtmîr*

İslâm dünyasının, birçok âlim ve edib tarafından üstünde durulan, halk arasında da her zaman sevgi ve saygıyla yad edilen en kutlu köpeği, hiç şüphesiz, Ashâb-ı Kehf’in vazgeçilmez yoldaşı Kıtmîr’dir...


@e-posta
Dosya, 02 Haziran 10:50
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

İslâm dünyasının, Taberî’den tutun da Mevlânâ Celâleddîn’e kadar birçok âlim ve edib tarafından üstünde durulan, halk arasında da her zaman sevgi ve saygıyla yad edilen en kutlu köpeği, hiç şüphesiz, adları gümüş muskalıklarla divitlerin, akik yüzüklerle mühürlerin üzerine hâk edilen, kumaşlara işlenen, kâğıt üstüne yahut cam altına yazılan, şiirlere ve menkıbelere konu edilen Ashâb-ı Kehf’in vazgeçilmez yoldaşı Kıtmîr’dir ki, imanın ve sadakatin kişileşmiş hâlidir denilse, yeridir.[1] Birçok Osmanlı yazma eserinde İsm-i Celâl ve İsm-i Nebi’yle başlayan, Cahar Yâr-ı Güzin’in, Ehl-i Beyt’in ve Sahabe’nin adlarıyla devam eden kutsal isimler resm-i geçidi, Ashâb-ı Kehf’in adlarının ardından ve kelbuhum Kıtmîr (yani “ve köpekleri Kıtmîr”) ibaresiyle sona erer; bu da, Kıtmîr’e edilen hürmetin sarih bir göstergesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in on sekizinci sûresinin adı Kehf olup, Arapça “mağara” demektir. Türlü kerâmetlerin anlatıldığı bu Mekkî sûrenin 9–26. âyetleri, sûreye adını veren Ashâb‑ı Kehf (yani “mağara arkadaşları”) hikâyesine ayrılmıştır. Söz konusu âyetlerin Türkçe anlamı şöyledir:

[9] Yoksa Ashâbü’l-Kehf ve’r-Rakıym’ı ayetlerimizden şaşılacak bir acîbe mi sandın? [10] O genç yiğitler mağaraya sığındılar ve dediler ki: “Rabbimiz! Katından bizlere rahmet ver ve bizi işimizde başarılı kıl.” [11] Bunun üzerine birkaç yıl boyunca kulakları üzerine vurduk [onları duymaz kıldık, yani uyuttuk]. [12] Sonra da onları uyandırdık ki, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğu bilinsin. [13] Biz sana kıssalarını doğru olarak anlatıyoruz: O genç yiğitler Rab’lerine iman ettiler, biz de hidayetlerini artırdık [14] ve kalblerine rabıta verdik. Kıyam ettiler ve dediler ki: “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka bir ilâha asla tapmayız. Öyle yapsak, gerçekten saçmalık söylemiş oluruz. [15] Şu kavmimiz O’ndan başka ilâhlar edindiler, onlara açık delil getirseler ya? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?” [16] Madem onlara ve Allah’tan başka taptıklarına sırt çevirdiniz, mağaraya çekilin; Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde kolaylık göstersin. [17] Güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup sol tarafından battığını, onların da mağaranın içindeki açık sahada olduklarını görürdün. Bu, işte Allah’ın ayetlerindendir. Allah her kime hidayet ederse, hak yoldadır; ve her kimi saptırırsa, onu doğru yola sevk edecek bir mürşid bulamazsın. [18] Onları uyanık sanırdın, oysa uykudaydılar. Ve biz onları sağ ve sol yanlarına çevirirdik. Ve köpekleri iki kolunu eşiğe doğru uzatmıştı. Üzerlerine çıkagelseydin, mutlaka döner onlardan kaçardın, ve için korkuyla dolardı. [19] Onları uyandırdık ki birbirlerine sorsunlar. İçlerinden biri “Ne kadar kaldınız?” diye sordu. “Bir gün, yahud bir günün bir kısmı kadar kaldık” diye cevap verdiler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz bilir” dediler. İçinizden birini şu paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek en iyisiyse size getirsin. Orada nâzik davransın ve hiç kimseye sizi sezdirmesin. [20] Çünki sizi bulurlarsa taşlayarak öldürürler, veyahut da milletlerine döndürürler; ve o zaman bir daha hiç iflâh olmazsınız. [21] Bu şekilde bilmelerini sağladık ki, Allah’ın va’di gerçektir, ve saat’ten [yani kıyamet vaktinden] şüphe edilemez. İşlerini aralarında tartışıyorlardı, ve “Üstlerine bir bina yapın” dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Tartışmayı kazananlar, “Mutlaka üstlerine bir mescid kuracağız” dediler. [22] “Üçtür, dördüncüleri köpekleriydi” diyecekler, “Beştir, altıncıları köpekleriydi” diyecekler, gaybi taşlarcasına, “Yedidir, sekizincileri köpekleriydi” diyecekler. De ki “Sayılarını Rabbim en iyi bilir. Onları ancak pek az kişi bilir.” Artık kimseyle açık olanlar dışında bu konuda tartışmalara girişme, ve kimseye onlar hakkında bir şey sorma. [23] Ve herhangi bir şey için “Bunu yarın mutlaka yapacağım” deme, [24] Allah’ın diledikleri hariç. Bunu unuttuğun zaman Rabbini hatırla ve de ki: “Dilerim Rabbim beni doğrunun bundan daha yakınına eriştirir.” [25] Ve mağaralarında üç yüz sene kaldılar ve dokuz eklediler. [26] De ki: “Allah ne kadar kaldıklarını daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’nundur. Ne mükemmel görür ve işitir O. Onlara O’ndan başka velâyet eden yoktur. Ve O hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmez.

Hattat Mehmed Şefik Bey’in kaleminden, Ashâb-ı Kehf hakkında bir şiir. (Tarihi 1294/1877. Abdul Rahman Al-Oweis koleksiyonu, eş-Şârika, B.A.E.*)Görüldüğü gibi hikâye, Kur’ân-ı Kerîm’de kısaca ve ancak ana hatlarıyla anlatılmaktadır. Üstelik dokuzuncu ayette, hiçbir girişe gerek görülmeden Ashâbü’l-Kehf ve’r-Rakıym konusu açılmakta, hattâ Rakıym kelimesi tanımlanmadan öylece bırakılmaktadır, ki bu da öykünün, o devirde Hz. Muhammed’in çevresinde bilindiğini akla getirmektedir. Gerçekten de müfessirlerden ayrıntılarını öğrendiğimiz Ashâb-ı Kehf hikâyesi İslâm öncesinden kalmadır ve kökeni büyük ihtimalle Doğu Hıristiyanları’dır.[2] Bilinen en eski metin Süryanice olup, Suruç’lu Yakub’a (ö. 521) aittir.[3] Ancak hikâye daha sonra Hıristiyan âleminin dört bir yanına yayılmıştır. Örneğin günümüze ulaşan en eski İngilizce metin, 10. yüzyılda yaşamış olan Eynsham manastırı baş rahibi Aelfric’in 27 Temmuz günü için hazırlamış olduğu bir va’zdır.[4] Bugün hâlâ Batı Avrupa’nın muhtelif yerlerinde “Yedi Uyurlar”a adanmış binalar, onlara ait olduğuna inanılan “mukaddes emanetler” bulunmaktadır.

Özetle hikâye, 249–51 yılları arasında hükümdar olan Roma İmparatoru Decius (İslâm kaynaklarında Dakyânûs[5]) döneminde Hıristiyan dinine girmiş olanlara yapılan baskıyı konu edinmektedir. Ya putperestliğe geri dönmek, yahut da öldürülmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılan birkaç genç, civardaki bir mağaraya sığınırlar. Uyuyakalırlar ve uzun yıllar uyumağa devam ederler. Nihayet bir gün uyanırlar ve görürler ki Hıristiyanlık —yani tek tanrılılık— galip gelmiş, putperestlik yok olmuştur. Halk gençlerin bunca sene sonra uyanması mucizesini hem imanın küfre karşı zaferi, hem de ölümden sonra dirilişin delili şeklinde yorumlar. Mağaranın dışına bir ibadethane inşa edilir, hikâye ağızdan ağıza dolaşır ve olayın çevresinde bir kült oluşur.

Ünlü taş baskısı ustası Mehmed Hulûsi Efendi’nin bir Ashâb-ı Kehf gemisi. (Tarihi 1321/1903. Malik Aksel koleksiyonu, Bursa Şehir Müzesi.)Ashâb-ı Kehf’in “Efes’in Yedi Uyurları” olarak bilinen Hıristiyan versiyonlarında genellikle bir köpekten söz edilmediğini görenler, bu motifin ortaya çıkışını İslâmiyet’e atfetmişlerse de,[6] bu doğru değildir. Hikâyeye değinen en eski Hıristiyan metinlerinden olan diyakoz Theodosius’un 530 yılı civarında yazdığı De situ Terrae Sanctae adlı eserde şu ilginç kayda rastlanmaktadır: “Asya eyaletinin Efes şehrinde yedi uyuyan [erkek] kardeş vardı ve köpek Viricanus ayaklarının dibindeydi.”[7] Görüldüğü gibi burada yalnız bir köpekten söz edilmekle kalınmayıp, üstelik adının “Viricanus” olduğu belirtilmektedir. Bu ismin nereden geldiği bilinmemekteyse de, ve’r-Rakıym sözcüğüne benzerliği gerçekten çarpıcıdır.[8] Daha önce belirttiğim gibi Rakıym kelimesi Kur’ân‑ı Kerîm’de tanımlanmadığı gibi, üstelik sözlüklerde rastlanan bir kelime de değildir. O halde acaba anlamı nedir?

Râviler ve müfessirler Rakıym kelimesini birçok şekilde yorumlamışlardır. Bu durum, Mehmed Emin Efendi’nin Ashâbü’l-Kehf ve’r-Rakıym başlıklı risâlesinde şöyle dile getirilmektedir:

“Kehf” cebelde olan gâr-ı vâsî’den ibaretdür, ve “Ashâb-ı Kehf” bu zikr itdüğimiz cema’at oldığı ittifâkıydür. Ammâ “Rakıym” neden ibaretdür ve “Ashâb-ı Rakıym”den murâd kimlerdür, bunda akvâl ve rivâyât vardur. Dimişler ki “Rakıym” ya ol kehfün kendüde olan kühün ismidür, yâhûd kehf kendüde olan vâdînün ismidür, yâhûd Ashâbü’l-Kehf’ün kariyelerinün ismidür, yâhûd kelblerinün ismidür, yâhûd Ashâbü’l-Kehf’ün esmâ’ları kitâbet olunan levhün ismidür. Bu ihtimâlât üzre Ashâb‑ı Kehf ve Ashâb-ı Rakıym bir kavmdur. Bir rivâyetde Ashâb-ı Rakıym, Ashâb-ı Kehf’den cüdâ bir kavmdur…[9]

Bunların arasında en yaygın olan yorum, Rakıym’ın, “yazmak” anlamını taşıyan ra-kaf-mim kökünden türetilmiş olan “kitâbe” mânâsında bir kelime olduğudur. Gerçekten de hikâyenin Hıristiyan versiyonlarının bazılarına göre, Decius mağaranın ağzının kapatılmasını emrettiği zaman iki mümin, uyurların adlarını, sanlarını, başlarına gelenleri kalay levhalara yazarak mağaranın içine bırakmıştır; Rakıym işte o yazılı levhalardır bu görüşe göre.

Ancak yukarıda görüldüğü gibi bir başka yoruma göre de Rakıym, Ashâbü’l-Kehf’in köpeğinin adıdır. Eğer Viricanus ile ve’r-Rakıym arasındaki benzerlik bir tesadüften ibaret değilse, en az iki ihtimal üzerinde durulabilir. Birincisi, Kur’ân-ı Kerîm’deki ifâdenin, Hıristiyanlardan Hicaz’a yayılmış olan “Yedi Uyurlar” hikâyesinin, 7. yüzyıl’da Hz. Muhammed’in çevresinde tedavülde bulunan şekline uygun düştüğüdür; buna göre ve’r-Rakıym, Viricanus’tan gelmiştir ve gerçekten de köpeğin adıdır. İkinci ihtimal ise Theodosius’un metninin zaman içinde tahrif edilmiş olduğu, Viricanus isminin sonradan, bazı Müslüman müfessirlerin hikâyeye getirdiği yorumlarla aşina olan biri tarafından değiştirildiği veyahut metne katıldığı doğrultusundadır; buna göre Viricanus, ve’r-Rakıym’dan gelmiştir, ancak ve’r-Rakıym’ın bazı müfessirler tarafından köpeğin adı olarak yorumlanmış olduğu gerçeğinin ötesinde kelimenin aslında ne demek olduğu müphem kalmaktadır.

Öte yandan Suruç’lu Yakub’un eserinde uyurlara bir köpeğin değil, bir meleğin eşlik ettiği belirtilmektedir.[10] Bu tutarsızlık acaba nasıl izah edilmelidir? Hikâye ağızdan ağıza dolaşırken, uyurlara refakat eden meleğin bir köpeğe dönüşmüş olması pek olası görünmüyor; öte yandan köpek motifini böyle kutsal bir öyküye yakıştıramayan birinin, onu meleğe çevirmiş olması gayet muhtemeldir. Bu durumda ya Yakub’un metninin sonradan tahrif edildiği, yahut da Theodosius’un anlatısının, Yakub’unkinden de daha eski bir rivayete dayandığı; her halükârda bugün Hıristiyan âleminde bilinen “Yedi Uyurlar” hikâyesinde köpek motifine rastlanmamasının, tarihin belirli bir anında yapılmış olan bilinçli bir tercihin ve müdahalenin sonucu olduğu tahmin edilebilir. O zaman da şu soru akla gelir: Acaba köpek neden Hıristiyan rivayetlerinde hepten yok olmuştur da, İslâm rivayetlerinde yalnız varlığını sürdürmekle kalmamış, üstelik son derece merkezî bir yer kazanmıştır? Bunun cevabını sanırım söz konusu dinlerin hayvanlara yönelik farklı yaklaşımlarında aramağa başlamak gerekmektedir.

Hattat Halim Özyazıcı’nın kaleminden, Ashâb-ı Kehf’in adları. En ortada, kocaman harflerle “Kıtmîr”. (Tarihi 1383/1964. Yazarın koleksiyonu.)Üç semâvî dinin hayvanlara karşı tavırlarını kıyaslayan Georges-Henri Bousquet, Hıristiyanlığın hem kendinden önce gelen Musevilikten, hem de kendinden sonra gelen İslâmiyetten çok önemli bir biçimde ayrıldığına dikkat çekmektedir: “Hıristiyanlar, insanın tabiatıyla hayvanınki arasına aşılmaz bir sed çekmişlerdir. Birinin ruhu vardır, ötekininse yoktur.”[11] Bu yaklaşıma koşut olarak da Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-ı Cedid adı verilen Hıristiyanlara ait bölümünde konuya neredeyse hiç girilmemektedir. Buna mukabil Museviliğin kutsal metni olan Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-ı Atik bölümünde meseleye açıklık getirecek birçok âyet mevcuttur. Örneğin hayvanların ruh sahibi olduğu şu âyetlerle sabittir:

Ve Allah Nuh’a ve onunla beraber bulunan oğullarına söyleyerek “İşte ben sizinle ve sizden sonra neslinizle Ahdimi sâbit kılarım. Ve sizinle beraber bulunan zî-ruh mevcudâtın kâffesi, gerek kuş ve gerek bahâyim ve yanınızda bulunan yerin vahşîlerinin kâffesi, yani sefineden çıkanların cümlesi ile, zeminin hep hayvanları beraber olarak sizinle Ahdimi sâbit kılarım ki, artık her bir cesed sahibi tufan sularıyla helâk olmayıp, yeri harab etmek içün bir daha tufan vâki’ olmayacaktır” dedi. Ve Allah “İşte dehr-be-dehr benimle sizin aranızda ve yanınızda bulunan zî-ruh mevcudâtın kâffesi arasında koduğum Ahdin alâmeti budur” dedi. (Tekvîn, 9: 8–12)

[Deniz hayvanları] dîdârını setr ettiğinde muztarib olurlar. Ruhlarını aldığında ölüp topraklarına dönerler. Ruhunu gönderdiğinde halk olunurlar. Ve yer yüzünü tazelersin. (Mezmurlar, 104: 29–30)

Beni Âdemin ruhunun yukarı çıktığını ve hayvanın ruhunun aşağı zemine indiğini kim bilir? (Vâ’ız, 3: 21)

Hayvanların irade sahibi olduğuna ve yaptıklarından sorumlu tutulacaklarına şu âyetler tanıktır:

Ve mutlaka canlarınız içün sizin kanınızı taleb edip onu her hayvan elinden taleb edeceğim. İnsan elinden dahi yani insan canını her birinin karındaşı elinden taleb edeceğim. (Tekvîn, 9: 5)

Ve bir öküz boynuzuyla bir erkek ya da kadını urup öldürürse öküz mutlaka recm olunacak ve eti yenilmeyecektir. Ama öküzün sahibi zimmetten beri kalır. Lâkin eğer öküz evvelden beri urucu olup, sahibine dahi haber verilmiş iken onu zapt etmediğinden bir erkek yahud bir kadını öldürürse öküz recm olunur, sahibi dahi katl olunacaktır. (Çıkış, 21: 28–29)

Hayvanların Tanrı’nın varlığından haberdar olduğu, ihtiyaçlarını karşılamasını diledikleri ve ona bunun için şükrettikleri ise şu âyetlerde belirtilmektedir:

Genç arslanlar şikâr içün gümürdeyüb ta’amlarını Allah’tan taleb ederler… Cümlesi sana muntazırdırlar ki rızıklarını vaktince veresin. (Mezmurlar, 104: 21, 27)

Sahra hayvanları, çakallar ve devekuşları, beni temcîd edecekler. Zira kavmime, müntahablarıma içirmek içün berriyyede sular, beyâbânda ırmaklar ihsan edeceğim. (İşa’yâ, 43: 20)

İslâmiyetin hayvanlara bakışı birçok açıdan yukarıda anlatılanlara yakındır. Örneğin Kur’ân-ı Kerîm’e göre hayvanlar, bütün diğer mahluklar gibi Tanrı’ya boyun eğerler:

Ve göklerde olan herşey ve yerde olan herşey Allah’a secde eder, hayvanlardan ve meleklerden ki bunlar kibirlenmezler. Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. (en-Nahl, 16: 49–50)

Görmedin mi ki göklerde olan herşey ve yerde olan herşey Allah’a secde eder, ve güneş ve ay ve yıldızlar ve dağlar ve ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu; ve birçoğu da azab çekmeyi hakketmiştir. Ve Allah’ın alçalttığını kimse yükseltemez. Şüphesiz Allah ne dilerse yapar. (el-Hacc, 22: 18)

Üstelik hayvanlar da insanlar gibi bir ümmet teşkil ederler ve kıyamet gününde onlar da insanlar gibi haşredilecektir:

Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Hiçbir şeyi Kitap’ta eksik bırakmadık, sonra hepsi Rab’lerine haşredileceklerdir. (el-En’am, 6: 38)

Kısacası, Musevilik gibi İslâm da, Hıristiyanlığın aksine, insanlarla hayvanların arasında aşılması imkânsız bir mesafe olduğunu iddia etmez.

O halde, bir hayvanın özgürce iradesini kullanarak doğruyu seçmesi, erdemli davranışlarda bulunması ve bu suretle kendini manen yücelterek Tanrı’nın lütfuna mazhar olması fikri Hıristiyanlıkla bağdaşamaz, ama bunun İslâm inanışlarıyla çelişir bir yanı yoktur. Hıristiyanlara bir şey ifade etmese de, Ashâb‑ı Kehf’in fazilet sahibi köpeğinin hak yoluna girdiğini, zulümden kaçan müminlere gösterdiği yakınlık ve sadakat sayesinde Allah nezdinde makbul olageldiğini anlatan bir kıssa Müslümanlara pek âlâ cazip gelebilir. Gelmiştir de. Kıtmîr kültünün kaynağı işte budur. Nitekim Kemâleddîn Demîrî (742–808/1344–1405), Hayatü’l-Hayavân’da müfessir İbn-i Atiyye’den naklen

Hayır sahiblerine sevgi besleyen, onların bereketinden nasibini alır. Bir köpek, fazilet erbabına ve arkadaşlarına sevgi ile bağlanmış, Allah da Kur’ân-ı Kerîm’de o köpeği onlarla beraber yâd etmiştir.[12]

derken, Kıtmîr’in İslâm kültüründeki yerini çok veciz bir şekilde özetlemiştir.

Yakub Beg Albümünden Ashâb-ı Kehf minyatürü. (Muhtemelen Orta Asya, 15. yüzyıl ortaları. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, H. 2160, v. 83a.)Öte yandan haksever bir köpek motifinin İslâm inançlarına ters düşmemesi, hattâ bilinen hâliyle Kıtmîr hikâyesinin Müslümanlar arasında revaç bulabilmesi, ne Kur’ân-ı Kerîm’de rolü son derece mahdut olan bu motifin halk arasında neden o kadar dallanıp budaklandığını, ne de bu konuda sayfalar dolduran müfessirlerin, hikâyenin Kur’ân-ı Kerîm’de geçmeyen onca ayrıntısını nereden bulup topladıklarını açıklığa kavuşturabilmektedir.[13] Isidore Lévy’nin iddiasına göre Kıtmîr hikâyesi, büyük Hint-Sanskrit destanı Mahâbhârata’daki “Pandava’ların Sonu” öyküsünden türemiştir.[14] Kelîle ve Dimne masalları nasıl Hindistan’dan İran yoluyla Orta Doğuya gelmişse, Kıtmîr hikâyesi de aynı yolu takib etmiştir Lévy’ye göre. Orta Asya’da görülen —örneğin Kırgızca[15]— Ashâb-ı Kehf hikâyeleri oraya doğru Hindistan’dan mı gitmiştir, yoksa Orta Doğu’dan tekrar Asya’ya mı dönmüştür, bu henüz araştırılmayı beklemektedir.

Gelelim Ashâb‑ı Kehf hikâyesinin köpeği ilgilendiren kısımlarına. Mehmed Emin Efendi şöyle diyor risalesinde:

…cânib-i kehfe revân olub, ve dîn içün dünyadan rû-gerdân oldılar. Ve birisinin bir sayd kelbi var idi. Ol behîme-i pâk-şîme dahi şehrin nimet-i firâvânın koyub, bile gitdi ve şekl-i insanda olan bahâyimin irmediği rütbeye irdi. Elhâsıl varub ol kehfe vâsıl ve ol makâm-ı emn ü râhata dâhil oldılar. […] Seg-i Ashâb-ı Kehf’de bir nice rivâyet vardur. İbn-i İshak rivâyeti budur ki zikr olundı. Ka’bü’l-[Ahbâr] (radiyAllahu anhu) hazretlerinden dahi mervîdür ki: Çün ol civanlar medîneden çıkub cânib-i kehfe müteveccih oldılar, yolları bir kelb üzerine uğradı. Ol kelb bunları ki gördü, heman eserlerine düşüb nakş-ı mütâbaat urdı. Bunlar anlarda kemâl-i hiss itmeyüb kendilerden bi-gâne ve dûr ve bâis-i ihtilâl emr-i hazûr kemâl idüb anı redd etmek sevdasına düşdiler. Her çend ki redd itdiler, münkatı olmayub, âhir, irade-i aliyye ve kudret-i ezeliyye ile nutka gelüb, bunlara hitâb eyledi ki: “Ey azizler, beni evirmen, ve devlet-i sohbetinizi bana çok görmen. Ben eyülerün bendesi ve hak dostlarınun efgendesiyem. Benüm canumdan tevehhüm eylemen. Siz huzur ile hâbe varun. Ben sizi bi-gâneden hırâset ve mekr-i a’dâdan hıfz ve himâyet iderem. Çün ol hayvandan bu kelâm-ı dürr-encâm sâdır ve anda nihüfte olan kemâl zâhir oldı, anı kendilere yâr ve refik-i vefâdar kıldılar.

Beyit

Herkese kılma hakaretle nazar, eyle hadr

Belki dergâh-ı Hüdâ’da ola senden makbul

Ve İbn-i Abbas (radiyAllahu anhu) hazretlerinden dahi mervîdir ki: Ol saadetmendler Dakyânûs’tan hereb, kehf-i emn-necâtı taleb eylediklerinde mururları bir çoban üzerine uğradı. Ol çoban bunların zâhirlerin per[i]şan gördi ve hakikat-i emrlerin sordı. Ana hikâyeleri takrîr ve esrarlarından anı habîr kıldılar. Meğer ol çoban kepenek altında aru bir merd-i sahib-nazar imiş. “Ben ol cemâlün hayranı ve bu beyâbânun ser-gerdânıyam” deyüb bunlar ile akd-ı muvâsalat ve gurm-ı murâfa[k]at ve muvâfakat kıldı. […] El-kıssa, çün çoban bunlar ile murâfakat idüb cânib-i kehfe müteveccih oldular, çobanın pasbân-ı kelle-i ganemi ve kadîmî beyâbânda hem-kademi şîr-i savlet ve pür-heybet bir kelbi var idi. Ol kelb dahi mufârakat itmeyüb bunlar ile bile gitdi ve şeref-i sohbetleriyle devlet-i sermediyyeye yetdi.

Kıt’a

Böyledür hâsiyyet-i sohbet-i erbâb-ı kemâl

Seng-i bî-kıymeti reşk-i dür-i şehvâr eyler

Kemterîn cân-veri halka-ı insâna çeküb

İki âlemde anı hem-dem-i ahyâr eyler[16]

[…] Ol çobanun bir kelbi var idi, adına Kıtmîr dirler idi. Ol dahi uydı. Eyitdiler: “Kelbini kov gitsün, şayed ura ve gavga eyleye” didiler. Çoban anı kovmak istediyse de çare olmadı, dönmedi. Âhir Hak (sübhânehü ve te’âlâ) ol kelbe lisan virüb, fasih lisanla söyledi ve eyitdi: “Beni niçün kovarsız? Ben dahi ol sizin tapdığınız Tanrı’ya taparam ve dininize girdüm” didi. Bunlar kelbden bu alâmeti ki gördiler ve bu hâleti müşâhede itdiler, sıdk ü ihlâsla itikadları ziyâde oldı. Düşüb gitdiler, tâ kim ol mağaraya irişdiler. İçerü girüb gördiler kim gayet gen, yatub uyudılar. Ol kelb dahi uyudı; iki elin uzatdı, dahi başını iki elinin üzerine kodı. Nitekim Kur’ân’da buyurur; el-âyet: ve kelbuhum bâsıtun zirâ’ihi bi’l-vasîdi.[17]

Gençlerin Kıtmîr’i kovmaya çalışması, onun ise insan gibi konuşup inancını dile getirmesi haliyle hikâyenin en etkileyici ayrıntılarındandır. Örneğin Yûsuf-ı Meddâh’ın (14. yüzyıl) mesnevisinde şöyle deniyor:

Hak Çalab dil virdi lûtfından ite

İşid imdi ol itün hali nite

Eytdi lâ ilâhe illâllah didi

Âhiret fahrı Resûlullah didi[18]

Kâtib Kemâl’in mesnevisinde (telif tarihi 853/1449–50) ise şu beyit yer alıyor:

Ben de siz taptığınıza taparam

Ben de siz kaçdığınızdan kaçaram[19]

Bir Falnâme’de Ashâb-ı Kehf minyatürü. (İran, 1570’li yıllar. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, H. 1702, v. 12b–13a.)Bunlar gibi birçok başka eserde de köpek Allah’ın emriyle dile gelmekte, imanlı olduğunu beyân etmekte, böylece Ashâb-ı Kehf’in yanında olmaya hak kazanmaktadır.[20] İşte bu yüzdendir ki büyük mutasavvıf Şeyh Attâr’ın (ö. 627?/1230?) Tezkiretü’l-Evliyâ adlı eserinin dîbâcesinde şöyle denmektedir: “Rabbim! Bir köpek, senin dostlarının izinden birkaç adım attı da, onu onlardan saydın. Ben de senin dostlarının dostu olduğumu ilân ediyorum ve kendimi eyerlerinin ipine bağladım ve onların sözleriyle meşgul oluyorum ve bundan vaz geçemiyorum.”[21]

Kıtmîr’den söz eden tek mutasavvıf Attâr değildir elbette. Aksine, tasavvuf erbabı arasında Kıtmîr’in çok özel bir yeri vardır, çünki kökeni ne kadar mütevazı olursa olsun, iman ve ihlâs sahibi olan her varlığın —bir köpeğin bile— en yüksek rütbeye erişebileceğinin, Tanrı’nın lütfuna ve rahmetine mazhar olabileceğinin simgesidir o. Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rûmî (604–72/1207–73), Mesnevî’sinde diyor ki:

Savt-ı kelb o yolda bî-cezbe değil

Tâlib-i bî-reh-zen olmaz öyle bil

Çün seg-i Ashâb-ı Kehf oldu halâs

Buldu vasl-ı hân-ı merdân-ı havâs[22]

Peki, nedir bu dönüşümün anahtarı? Hiç şüphesiz aşk. Herhalde bunu duyanlardan “Köpekte de aşk ne gezermiş?” sorusunun geleceğini tahmin etmiş olacak ki, Mevlânâ şöyle diyor Mesnevî’nin başka bir yerinde:

Ger reg-i aşk itmese tehyîc-i kelb

Kelb-i Kehfî’de ne mümkin vecd-i kalb[23]

Attâr da Musibetnâme’sinde aynı düşünceyi dile getirmiştir: “Ashâb-ı Kehf’in köpeğinden şüphe etme, çünki onun canı aşka vakf edilmiştir” der.[24] Kıtmîr yalnız imanın değil, yalnız sadakatin değil, üstelik kalpten gelen derin bir sevginin de sahibidir o halde. Böyle bir varlığa, bahşettiği sevgi nasıl iade edilmez?

Bu şartlar altında Kıtmîr’in adi bir köpekten ibaret olmadığı akla gelebilir. Taberî (225?–310/839–923), köpek şekline girmiş bir insan olabileceğini belirtmektedir örneğin.[25] Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî (ö. 691/1292), Gülistan’ın çok ünlü bir beyitinde “Ashâb-ı Kehf’in köpeği birkaç gün / Fazilet sahiplerinin izinden gitti ve böylece insan oldu” der.[26] Râşih (ö. 1190/1766) de Ashâb-ı Kehf mesnevisinde şöyle diyor:

Kelb-sûret âdemî sîret o şek

Üns-i insânî  melek-hilkat o seg

[...]

Erzel-i hayvân iken ol bî-temîz

Seg iken oldı mübârek-pey azîz[27]

Hattâ  Mevlânâ Kıtmîr’in insanlığı fikrini benimsemiş olacak ki,

Gurk içün yok aşk-ı Yûsuf’dan haber

Mekr içün ikbâl ide ana meger

Gitse hûy-ı gurk eger mahrem olur

Çün seg-i Ashâb-ı Kehf âdem olur[28]

diyor Mesnevî’de.

Bununla birlikte, Demîrî’ye göre “Müfessirlerin çoğu, Ashâb-ı Kehf’in köpeğinin köpek cinsinden olduğunda hemfikirdir.”[29] Anlaşamadıkları konu, Kıtmîr’in rengidir: “Ve bu kelbün levnünde dahi bir nice rivâyet vardur; bir rivâyetde alaca ve bir rivâyetde kızıl sarı ve bir rivâyetde açık sarı” diyor Mehmed Emin Efendi.[30] Râşih de şöyle dile getirmiş ihtilâfı:

Bir rivâyetde kızıl sarı imiş

Kim kızıl altndan ârî imiş

Bir rivâyetde açık sarı o kelb

Mazhar-ı lûtf-i Kerem-kârî o kelb[31]

Bu bağlamda Mevlânâ’nın çok anlamlı bir sözü anlatılır: Birisi onu sınamak için “Ashâb‑ı Kehf’in köpeği ne renkti?” diye sorunca, Mevlânâ’nın cevabı “Benimle aynı renkti” olmuş...[32]

Gerçekten de Kıtmîr’in sûfîler için önemi, müridin mürşidiyle (ve o yoldan geçerek Tanrı’yla) olan ilişkisine bir örnek yahut nümune teşkil etmesidir. Nasıl köpek Ashâb-ı Kehf’in ardından mağaraya girmiş, imanı ve sadakati sayesinde Allah’ın inayetine lâyık görülmüşse, derviş de şeyhini tam bir iman ve sadakatla sonuna kadar takip ederek visâle erebilir ancak. Nitekim Mevlânâ şöyle demektedir:

Oldu şîrân-ı cihan makhûr u pest

Buldı çün Ashâb-ı Kehf’in kelbi dest[33]

Hattat Hâfız Kemal Batanay’ın kaleminden Farsça bir şiir. (Tarihi 1386/1966. Ekrem Hakkı Ayverdi koleksiyonu, İstanbul.*)Tasavvuf ıstılahatında “dest (el) almak,” tarikate girmek, bir şeyhe intisab etmek anlamına gelir;[34] demek ki Kıtmîr sülûk edince köpekliğini aşmış, dünyanın bütün arslanları, önünde başlarını eğmişlerdir. Benzer şekilde Bahaüddîn Şah-ı Nakşbend’in (718–91/1318–89) de Abdülkadir Geylânî’nin (470–561/1077–1166) mezartaşına şöyle yazılmasını emrettiği kaydedilmektedir: “Pîrlerin kapısında köpek ol / Eğer Hakk’a yakın olmak istersen / Zira arslanlardan daha şereflidir / Geylânî’nin kapısındaki köpek.”[35]

Abdülkerîm Kuşeyrî (376–465/986–1072), tasavvuf tarihinin menzil taşlarından sayılan ünlü Risâle’sinde Kıtmîr’in dile gelmesini “kerâmet delillerinden” saymış;[36] bazı İsmailîler, Yedi Uyurlar’ı Yedi İmam, köpeklerini ise Selmân Pak olarak yorumlamışlardır.[37] Bazı müfessirler Kıtmîr’i Hızır-İlyas ile özdeşleştirirken, Şiîler onu Hz. Ali, Dürzîler ise mukallib olarak yorumlamıştır.[38] Hattâ ilk muhaddislerden Hâlid ibn-i Ma‘dân’a (ö. 104/722–3) bakılırsa, Ashâb-ı Kehf’in köpeği, cennete girecek olan bir avuç hayvandan biridir.[39] Şöyle diyor Râşih:

Vakt-i haşr u neşr ü rûz-ı rüsta-hîz

Dirler olur ol seg-i sâhib-temîz

İzz ile tebdîl-i sûret bir cüvân

Hayret-engîz-i melâ’ik hüsn ü ân

Mevkıf içre sûret-i insâniyân

Hem o sûretle hırâmân-ı cinân[40]

Demîrî’nin Hayatü’l-Hayavân’ında “Kıssa-i Ashâbü’l-Kehf” bölümü ve derkenarda yedi uyurlar ile en aşağıda Kıtmîr’in fevkalâde şirin resimleri. (Kemâleddîn Muhammed ibn Mûsâ ed-Demîrî, Hayâtü’l-hayavâni’l-kübrâ [(Kahire): Şeriketu Mektubeti ve Matba‘ati Mustafâ el-Bârî el-Halebî ve Evlâdih, 1376].)Köpek de olsa, bu kadar kerâmetli bir varlığın halk arasında her türlü derde deva sayılmış olması tabidir. Hikâyede sığınılan mağaraya çeşitli yöreler sahip çıkmış, Efes’ten Haleb’e, Efsus’tan Şam’a, Tarsus’tan Kahire’ye mağaralar, mezarlar, mescidler Ashâb-ı Kehf ile özdeşleştirilmiştir.[41] Kimisinde “Kıtmîr’in mezarı” da bulunan bu mekânların duvarlarını kaplayan yüzyılların birikmiş niyaz duaları, hikâyenin halk üzerinde bıraktığı derin tesirlerin delilleridir. Örneğin Şam’daki Mescidü’l-Ehli’l-Kehf’te bulunan Yedi Uyurlar’a hitabeden sayısız duvar yazısından en eskisi Hicrî 1050 (1640) tarihini taşımaktadır.[42]

Tarih boyunca gerek Ashâb-ı Kehf ile birlikte, gerekse kendi başına, Kıtmîr’den birçok konuda şefaat dilenmiştir. Örneğin hamile bir kadın eğer Ashâb-ı Kehf ile Kitmîr’in adlarını sol yanında taşırsa, sancısız doğum yapacağına; denizaşırı  gönderilen mektupların üzerine “Kıtmîr” yazılırsa, yolda kaybolmayacaklarına; Ashâb-ı Kehf’in köpeğini rüyasında görenin geleceğinde korku, hapis, kaçış yahut saklanma olduğuna; Kıtmîr’in adını zikredeni kuduz köpeklerin ısırmayacağına; kuduz köpek tarafından ısırılmış olan biri, 40 gün dolmadan belirli bir türbeye gidip Kıtmîr’den yardım dilerse, hastalanmayacağına; üzerine Ashâb-ı Kehf ve Kıtmîr’in adları yazılı bir kâğıt yangına atılırsa, yangının söneceğine; keza üzerine Ashâb-ı Kehf ve Kıtmîr’in adları yazılı bir kâğıt çok ağlayan bir bebeğin yastığının altına konulursa, ağlamasının derhal kesileceğine; evlenmek, çocuk sahibi olmak, hastalık gibi konularda sıkıntı çekenler Ashâb-ı Kehf’e adanmış olan mağaraları ziyaret ederlerse, dertlerine deva bulacaklarına; Ashâb-ı Kehf’e emanet edilen gemilerin deniz kasasına uğramayacağına inanılırdı.[43] Nitekim 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı donanmasının gemileri Ashâb-ı Kehf’e ithaf edilmiş, renkli yahut yaldızlı harflerle yazılıp gemilere konan isimlerinin koruması altına alınmıştı.[44]

On yedinci yüzyılda Osmanlı diyarından geçerek Hindistan’a kadar giden, ilk defa 1687’de yayınlanan seyahatnamesi uzun süre Avrupa’da etkinliğini kaybetmeyen Jean de Thévenot (1633–67), Ashâb-ı Kehf hikâyesini anlattıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Birlikte mağaraya girdiler ve orada kaldılar. Köpek eşikte yatıyor, ‘Hû’ diye ses çıkarıyordu. Bu da Arapça ‘O’ demektir, yani Tanrı anlamına gelir.”[45] Thévenot’nun bu güzel ayrıntıyı kimden duyduğunu bilemiyoruz; ancak şu kadarı açıktır ki, bunu ona anlatanın nazarında Kıtmîr’in yattığı yerde Allah’ı zikretmesi, kutsallığına bir boyut daha eklemiş olmalıdır.

* Bu metin, yazarın uzun yıllardır üzerinde çalışmakta olduğu, İslâm âleminde köpek konulu kitabın müsveddesinden alınmıştır. Çalışmanın bitmesini yıllardır sabırla bekleyen Kitap Yayınevi sahibi Çağatay Anadol’a bu vesile ile teşekkür etmek ve kendisinden bir kez daha gecikme için özür dilemek boynumuzun borcudur.
[1] Üzerlerinde yedi uyurlarla köpeklerinin adları yazılı olan nesne örnekleri için bkz. Erginer (2003); Porter (2008).
[2] Konuyu burada derinlemesine ele almam elbette mümkün değil. Daha fazla bilgi için bkz. Koch (1883): 123–52; Huber (1910): 18–32, 221–354; Yazır (1935–8), 4: 3222–44; Kum (1951); Yıldız (1971): 15–85; Jourdan (1983): 16–39, 80–107; Sümer (1989): 11–22, 59–66, 71–9; Kandler (1994): 13–73; Sert (2009): 29–108. Anılan çalışmaların kimisinde birincil kaynakların ayrıntılı dökümleri de yer almaktadır.
[3] Bkz. Huber (1907–8): 26–32; Huber (1910): 1–17; Jourdan (1983): 59–68.
[4] Bkz. Aelfric (1885).
[5] Bu isim değişik kaynaklarda birtakım farklılıklar gösterdiği gibi, halk arasında da ilginç biçimler almıştır. Örneğin Samedoğlu (t.y.), zalim hükümdardan “Dağ Yunus” diye söz etmektedir!
[6] Örneğin bkz. Lemercier-Quelquejay (1986): 35.
[7] Theodosius (1891): 9.
[8] Horovitz (1926): 95. “Viricanus”a ilişkin başka yorumlar konusunda bkz. Koch (1883): 64.
[9] Mehmed Emin (1264): 48. (Metnin okunmasını kolaylaştırmak için noktalama işaretleri ilâve ettim.) Kelimenin birçok başka yorumu daha vardır. Örneğin Bellamy (1991), ve’r-Rakıym sözcüğünde istinsah hatâsı bulunduğunu, ibarenin doğrusunun Ashâbü’l-Kehf ve’r-Rakıym değil, Ashâbü’l-Kehfi’l-Rukūd (yani “uyuyan mağara arkadaşları”) olması gerektiğini iddia etmektedir. Ancak böyle bir hatânın yapılabilmiş olduğunun delili olarak sunduğu, bambaşka yazmalardaki benzer hatâlar, ikna edici olmaktan pek uzaktır. Üstelik Kur’ân metninin bu şekilde tahrif edilmiş olabileceği, inanan Müslümanlar’ın kabul edebileceği bir iddia değildir.
[10] Huber (1907–8): 28; Jourdan (1983): 63. Bazı İslâmî kaynaklarda hem köpekten, hem de melekten söz edilir. Örneğin Yûsuf-ı Meddâh’ın Dâstân der cihân-ı fânus der hikâyet-i Tâkyanûs’unda ve Mehmed Emîn ile Hindî Mahmûd’un Ashâb-ı Kehf mesnevilerinde gençler uykudayken bir meleğin (bazılarında Cebrail’in) gelip onları bir sağa, bir sola döndürdüğü belirtilir. (Yekbaş [2013]: 54, 122, 165.) Bazen de Kıtmîr’in hem köpek hem melek olduğu belirtilir. Örneğin Râşih’in Ashâb-ı Kehf mesnevîsinde şöyle deniyor: Seg değil zâtında ol hayvân melek/ Kim anın ahvâline hayrân felek [...] Sûretâ hayvân hakīkatda melek/ Görmemiş emsâlini çeşm-i felek. (Yekbaş [2013]: 330, 346.)
[11] Bousquet (1958): 38. Üç dinin hayvanlar karşısındaki tavırlarının karşılaştırılmasına ilişkin aşağıda yazdıklarım, büyük ölçüde Bousquet’nin bu eserine dayanmaktadır.
[12] Demîrî (1376), 2: 236. Demîrî’ye göre İbn-i Atiyye bu sözleri babasından, o da Ebü’l-Fazl ibn-i Cevherî’den nakletmiştir. İbn-i Cevherî’nin kim olduğunu tesbit edemedim ama, bunu Hicrî 469 yılında söylediği belirtildiğine göre, İbn-i Atiyye, Endülüslü Ebû Muhammed Abdülhak ibn-i Galib (ö. 541/1147) olmalıdır. Metnin Türkçe çevirisi için bkz. Demîrî (1973); ne yazık ki bu çeviri kısmî ve hatâ doludur. Bu son derece önemli eserin eksiksizce dilimize kazandırılması çok yararlı olurdu.
[13] Ashâb-ı Kehf’in köpeği konusunda bkz. Huber (1910): 240–51; Behcet (1983): 166–77; Hamid (1983?): 74–9; Jourdan (1983): 97; Kandler (1994): 56–8; Akıyl (1425), 2: 538–9.
[14] Lévy (1934).
[15] Bkz. Quelquejay (1960).
[16] Bu kıt’a bir kelime fark ile (dördüncü mısrada “dem” yerine “ser”) Râşih’in Ashâb-ı Kehf mesnevîsinde de mevcuttur. Bkz. Yekbaş (2013): 346.
[17] Mehmed Emin (1264): 11–13 ve 58. (Metnin okunmasını kolaylaştırmak için noktalama işaretleri ilâve ettim.) En sondaki Arapça söz, Kehf suresinin yukarıda zikrettiğim 18. âyetinden bir kısımdır: “Ve köpekleri iki kolunu eşiğe doğru uzatmıştı.” Metinde adları geçen râvilerden ilki, Ebû Abdillah Muhammed İbn-i İshak (ö. 768), üçüncüsü ise Ebü’l-Abbas Abdullah İbnü’l-Abbas (ö. 687–8) olmalıdır. İkinci râvinin adı metinde Ka’bü’l-İhyaz (yahut Ahyaz) diye geçiyorsa da, sanırım bu bir istinsah hatasıdır. Doğrusu, bundan sadece noktalama farklarıyla ayrılan Ka’bü’l-Ahbar (Ebû İshak Ka’b ibn-i Mâti, ö. 652–3) olsa gerektir. Ka’bü’l-Ahbar’ın Ashâb-ı Kehf’e dair rivâyeti konusunda bkz. Koch (1883): 105–6; Huber (1910): 19.
[18] Aktaran Yekbaş (2013): 53.
[19] Aktaran Yekbaş (2013): 73.
[20] Bkz. Yekbaş (2013): 88, 101, 115, 122, 158, 165, 345.
[21] Attâr (1352): 10; Attâr (1985): 50. Öte yandan sûfî olmadığı halde sûfîlerin arasında bulunan kimseye “Kıtmîr” dendiği de unutulmamalıdır (Uludağ [2002]: 214). Demek ki her şeye rağmen Ashâb-ı Kehf’in köpeği, onların eşiti sayılmamış olmalıdır.
[22] Mevlânâ (1967–72), 3: 9. Mevlânâ Celâleddîn’in Mesnevî’si bilindiği gibi aslen Farsça’dır. Burada verdiğim Osmanlıca manzum çeviri, Süleyman Nahîfî’nin, günümüzde malesef lâyık olduğu düzeyde tanınmayan dev eserindendir. Metnin Farsça aslı aynı yerde, karşı sayfada mevcuttur.
[23] Mevlânâ (1967–72), 5: 80.
[24] Attâr (1338): 235.
[25] Taberî (1321), 15: 131: “... ve kāle ba‘zuhum kâne insânen mine’n-nâs.”
[26] Sa‘dî (1344): 28.
[27] Yekbaş (2013): 330–31.
[28] Mevlânâ (1967–72), 2: 74.
[29] Demîrî (1376), 2: 235: “… kelbun ehli’l-kehfi kâne min cinsi’l-kilâb.”
[30] Mehmed Emin (1264): 13. Ayrıca bkz. Demîrî (1376), 2: 235–6.
[31] Yekbaş (2013): 347.
[32] Yazılı bir kaynakta rastlamadığım bu çok güzel rivâyeti İranlı bir arkadaşımdan duydum.
[33] Mevlânâ (1967–72), 1: 42.
[34] Uludağ (2002): 119–20; Cebecioğlu (1997): 244; Gölpınarlı (1977): 112.
[35] Uludağ (2002): 214. Resimde görülen, Hâfız Kemal Batanay’ın celî ta‘lik levhasında bir kelime farkla bu ibare yer almaktadır: levhada kurb, yani “yakınlık” yerine lutf, yani “lütuf” denmektedir.
[36] Kuşeyrî (1379): 176; Kuşeyrî (1991): 539.
[37] Ca‘fer ibn-i Mansûr el-Yaman’ın Leiden Kütüphanesinde mahfuz bulunan Ta‘vîlü’z-zekât başlıklı elyazması eserinden aktaran: Massignon (1954–62), 22: 73.
[38] Jourdan (1983): 97.
[39] Demîrî (1376), 2: 236.
[40] Yekbaş (2013): 330.
[41] Kum (1951); Massignon (1954–62), 22: 75–92; Yıldız (1971): 103–120; Jourdan (1983): 146–51; Sümer (1989): 26–50; Kandler (1994).
[42] Massignon (1954–62), 22: 87.
[43] Lemercier-Quelquejay (1986): 39; Ash (t.y.): 45; Demîrî (1376), 2: 266; Massignon (1954–62), 22: 72 ve 89; Sümer (1989): 20–1.
[44] Massignon (1954–62), 29: 9–11.
[45] Thévenot (1687): 41. Arapça müzekker üçüncü tekil şahıs zamiri huwa (yahut Türkçe okunuşuyla hüve) olmakla birlikte, bu sözcük Türkiye’de —özellikle Tasavvuf erbabı arasında— şeklinde telâffuz edilmiş, böylece “O” denmekle Allah amaçlanmıştır. Zikirlerde Allah adının anılması, “hû çekmek” tabir edilir.
Resim 1'de görülen, Hattat Mehmed Şefik Bey’in kaleminden şiir: 

Sırr-ı aşkı duydu Yemlîhâ olup lâl ü hamûş

Mekselînâ oldu hemrâz-ı mezâyâ-yı sürûş

 

Bâde-i tevhîdi Mislînâ’ya irâb etdiler

Bîtevakkuf içdi Mernûş û Debernûş Şâzenûş

 

Cur’a kalmışdı meğer câm-ı Kefeştatyûş’dan

Kâselîs-i bezm olup Kıtmîr dahî kalmadı boş

Resim 6'da görülen, Hattat Hâfız Kemal Batanay’ın kaleminden Farsça şiirin meâli: 

Rabb’in lûtfuna nail olmak istersen pîrlerin kapısında köpek ol

Zira arslanlardan daha şereflidir Geylânî’nin kapısındaki köpek