...ışık saçan, zehir kusan,...

Müzelerin pek gezilmediği, millî ve az oldukları dönemlerde, ressamlarımızı takvimlerden öğrenirdik. Ağaçların varlığını, estetiğini de o takvim yapraklarından keşfettim sanırım. Oradan kalma olmalı ağaçlara sanat eseri hayranlığıyla yaklaşmam...


@e-posta
Her Şey, 26 Temmuz 10:55
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Ağaçları görmeye kaç yaşında başladım hatırlamıyorum. Bir başıma mı farkına vardım, okulda, evde mi öğrettiler seyretmeyi, sevmeyi? Hayatıma ilk giren ağaç “yılbaşı çamı” oldu, biliyorum. “Ağaç almaya gidelim!” sabırsızlığı, hemen ertesi, “Ağacı ne zaman süsleyeceğiz” heyecanına dönüşürken, kendimi bilmezden önce “köknar” ile tanıştım. Alman üvey anne ile yetişen annem “Noel ağacı” ile büyümüştü; emeklemeye Ottowa’da başladığımdan “Christmas tree” eksik olmadı evde, döndüğümüzde de sürdü bu gelenek, annem ölene değin. Yakın yıllara kadar kendim için evimde de yılbaşı çamı süsledim; bir iki yıldır savsaklıyorum.

Çam dışında ağaçların var olduğunu duvar takvimlerinde fark ettim. Bir zamanlar, sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen bankalar, kat, apartman, otomobil nev’inden hediyeler dağıtmazdan önce, masa, duvar takvimiyle onurlandırırdı müşterilerini; en değerli hediyelerin başında gelirdi ilk ressamların eserlerini içeren takvimler. Müzelerin pek gezilmediği, millî ve az oldukları dönemlerde, ressamlarımızı takvimlerden öğrenirdik. Ağaçların varlığını, estetiğini de o takvim yapraklarından keşfettim sanırım. Oradan kalma olmalı ağaçlara sanat eseri hayranlığıyla yaklaşmam.

Şeker Ahmet Paşa, Nazmi Ziya, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı ve nicelerinin resmettiği yeşili, ağacı bol, nefes alabilen İstanbul’un son demlerinde yaşayabilme şansını yakaladığımdan ağaçları erken yaşlarda görebildim. İlerleyen zaman içerisinde gezdiğim diyarlarda da dikkatimi çeker oldular; değişik türleriyle tanıştım. Ana vatanı tropik Amerikalardan Uzak Doğu tapınaklarına nasıl, ne zaman gittiği muamma Plumeria’lardan, iklimi uygun tüm kıtalara yayılmış, kıpır kıpır mosmor jacaranda’lara; Dar es Salaam’da “yılbaşı ağacı” denilen flamboyant’tan (Delonix regia), Zanzibar’da baharat ağaçlarının en egzotiklerine; sıcak, rutubetli yaz aylarında Buenos Aires caddelerini serin, derin gölgelerle bezeyen jacaranda’larla çiçek yarıştıran Chorisia speciosa, ürkütücü köklü ombu’lara karşılık yaşadığım coğrafyanın olmazsa olmazı, romatizmalı parmaklar gibi boğum-boğum yaşlı gövdeleriyle mübarek zeytin, incir ağaçlarını, rüzgârlara inat başlarını, kollarını bükerek yıllanan çam çeşitlerini, sakız ve kendi kendini yılbaşı ağacıymışçasına süsleyen çilek ağaçlarını sevmeyi, seyretmeyi, varlıklarına şükrederken, üzerlerine titremeyi de öğrendim yıllar içinde. Dahası, ağaç olma oyunu oynamayı da.

Zaman zaman, “ağaç olarak gelsem yaşama hangi ağaç olmak isterim” oynarken zorlanırım seçim yapmakta. Zeytin istemem; iki yılda bir dal uçları değneklerle dövülerek meyvesi toplandığından canı çok acır. Kaldı ki çok uzun ömürlü olduğundan yaşam yorgunudur; her nedense gelişirken eğrilip bükülür, orasında burasında yumrular, kovuklar oluşur; yaşlılığı çağrıştırır. Seyrine doyamazken ölümsüzlük, ölümlülük iç içe geçer: Ne ki, yaşamda bir üçüncü seçenek yoktur.

Dimdik başına, diğerlerinin arasından cennetlere uzanan selviler pek çok anlam taşır; gene de asla bükmez boynunu bunca yükün altında. Beğenirim dik başlılığını, doğuştan bakımlı duruşunu. Resmetmesi en kolay ağaçtır, en yeteneksiz bir kimseyi bile üzmez; ister kâğıt üzerinde ister bir dağ başında olsun derhal tanırız, o bir selvidir, kendine hastır.

Göklere yükselirken beş bir yana dallanan ağaçlardan dut, çınar, yörenin gölge gereksinimine hizmet eder; altına mutlaka bir kahve kondurulur. Yazın sıcaklarında gölgesinde soluk alınır, serinlerken susuzluk giderilir; köyden haberler, dedikodular fısıldar hışırdayan yapraklar. Kışın döktüğünde yapraklarını, koyuverir güneşi, az biraz ısıtsın, tembellikler demlensin, gölgelerin yerine sohbetler koyulaşsın. Bebelerini bağrına basmış masalcı kedi gibidir bu ulu ağaçlar; her dem koynuna sokulur insanlar. Sanmam ki biri veya diğeri olmak isterim; fazla anaç gelirler.

Cazip gelebilir çilek veya sakız ağacı olmak. İlki yeşilden kırmızıya, diğeri kırmızıdan siyaha geçişirken çiçekten tohuma döngüleriyle yıl boyu albeni sergiler; en kurak, çorak arazi veya bahçelerin doğal süsüdür. Kuşları besler, korur, barındırırken, devasa bir kuş sesi topağına dönüşür, müzikli kutulara benzer; az biraz gürültülü. Zahmetsiz, kaprissizdirler, bakım talep etmez, ne zaman nerede duracaklarını bildiklerinden bağımsız, özgürdürler. Çilek meyvesinin, sakız reçinesinin yarar ve faydaları da pek çoktur. Bilinçli bir budamayla heykelimsi güzellik sergiler, bahçenin “dayanılmaz parçasına” dönüşür, dikkat çeker, beğeni toplarlar. Fazla ilgi zorlar, hırçınlaştırabilir; ne biri, ne diğeri olmak isterim.

Jacaranda’ları keşfedeli şizofren kimlik ikilemleri yoklar oldu beğeni dağarcığımı. En bakar görmez gözlere sokar mor çiçek öbeklerini; “gör beni” demek gereği duymaz, gözlerden kaçmadığını bilir. Kuşkusuz, baştan çıkarıcı ağaçların ecesidir. Cazibesine kapılmayan, “ben de istiyorum” demeyene rastlamak olanaksızdır özgürce sergilediği güzelliğinin karşısında. Gölgesi alacalı oynak esintilidir, küfür-püfür serinlenir altında. Az biraz kaprislidir; döküntüsü yıl boyu sürer, bezdirebilir. Gene de seyrine doyulmaz, altına dökülen çiçeklerin; süpürmeye, basmaya kıyamaz, göz kamaştıran mor düş hiç bitmesin isterim. Pasaklı bir ağaç olmak istemem.

Mübarek ağaçtır hayıt (vitex agnus-castus); kökünden tohumuna kullanılmasına izin verir. Aybaşı sancılarından hormon dengelemeye; yemeklere lezzet katmaktan  manastırlara kapanmayı seçenlerin cinsel isteklerini gemlemeye, sepet yapımından boyalara renk katmaya, sayısız yarar sunar. Yaz başı kuşandığı beyaz, mor ve arası renklerde çiçekleriyle devasa bir buketi anımsatır; biberli lavantamsı kokusuna sürünesi gelir insanın. Az biraz yönlendirerek budamayla Japon bahçelerindeki ağaçları kıskandırır; o da bahçenin “dayanılmaz parçalarından” birine dönüşür. Gölgesine oturmakla uzaktan hayran seyretmek arasında ikilem yaşarım. Oysa, yol kenarlarından fışkıran çalı olarak horlanır. Horlanan bir ağaç olmak ister miyim?

Zakkum da hayıt, sakız, çilek gibi aslında ağaç olmaktan çok çalı sınıfına girenlerden olsa da bahçemdekiler, görülmez bir trafik kazası sonucu, hasarlı boynumu bükemeyeceğim yüksekliklere uzadılar; çiçeklerini görebilmekte zorlandığım boyutları komşu zeytin ağaçlarıyla boy yarıştırdıklarından ağaç sınıfına dâhil ettim delileri. Dağ, dere, tepe yol boylarında bitenlere “deli” denir bu yörede; değişik tonlarda pembelerin koyu kırmızılara dönüşenleri ve beyazların katmerli çiçeklileri uslu ve makbuldür; sıcakla salıverir baştan çıkarıcı ballı kokusunu. Çok su sever, bulur da arzın merkezine saldığı kökleriyle; nerede bir zakkum çıkmışsa kendiliğinden, orada su vardır. Ne ki, her yerinden zehir kusar zakkum; zıkkım sözcüğünün kökeni, deyişlerin anasıdır. Yaz kış yeşili, uzun aylar çiçekte kalması, güzel kokusuna karşın zehir zemberek saçan varlığı tehditkârdır.

Yılın büyük zamanı sıcak, susuz Akdeniz iklimine yerleşmeyi seçen, bu kıyılara hülyalı serinlikler, gölgeler bahşeden bir ağaçtır ılgın. Sessiz sedasız, ağır gelişir, gösteriş sevmez, bakım istemez; gören gözler talep edenlerdendir. Belli belirsiz çiçekleri, bir o kadar kendine has narin kokusu, yetiştiği deniz kıyılarının tuzlu iyot kokusuna karışır. Tam bir sahil, kumsal, yaz, tatil ağacıdır. Kışın ne var ne yok döker üzerindekileri, neredeyse kılcal incelikteki genç dalların fazlasını da atar. Tuzlu sudan rahatsız olmaz, kumsal kıyılarda sorunsuz yaşar; dikensi yapraklarında biriken tuz taneciklerini terleyerek atarken, bazı kafelerin dış mekânlarında kullanılan su püskürtmeli soğutma sisteminden uygular kendine. Ola ki ondandır yarattığı serinlik, gölgesi, esintisi öğlen sıcaklarının bunaltısını hafifletir; sofralar altına kurulur, rakı balıklı muhabbet, sohbetlere vesile olur.

Ağaçlar arasında en çok adı olanlardandır harup, harnup, keçiboynuzu; İngilizcede de birçok isimle anılır, en bilineni “carob”dır. Kadim zamanlardan bu yana altın ve pırlantanın ağırlık ölçüm birimi olarak kullanılan “karat” sözcüğüne isim analığı etmiştir. Meyvesinin tek bir çekirdeğinin şaşmaz ağırlığına eşittir bir karat: Miligramın beşte biri. Yararları saymakla bitmez, meyvesinin kullanımı da bir o kadar eskilere gider; modern zamanlardan bu yana çikolata, kakaonun yerini almıştır. Silme çiçeğe duran delisi, arıların cennetidir, ne ki meyve tutmaz bu çiçekler. Kendine has, az ballı küflü bir kokusu vardır, kimileri tahammül edemez; aykırıdır kokusu, beğenirim. Yaz kış yeşil kalanlardandır. Küçük olsa da sert etli, yapraklı, sık dallı geniş tacı iyi gölge yapar, sıkı rüzgâr keser. Bir kez karar verdiğinde yaşamaya, kolay pes etmeyenlerdendir, bakım istemez; inatçıdır.

Bahçedeki iki hatadan biridir okaliptüs ağacı. Sömürgecidir: ne var ne yok, toprağın iliğini emer, sağında solunda, altında üstündekilere can çekiştirir, demir çam, zakkuma rahmet okutturur. Ne ki, gene de albenili, haşmetlidir; hışırtısı, kokusu, çiçek ve yapraklarının zarafeti, inceden sıyırıp attığı kabuklar ertesi pürüzsüz gövdesinin gümüşî ışıltısı, saklambaç oynattığı mehtaplı gecelere en yakışan ağaçtır.  Arkadaş hatırına ekmek zorunda kaldığım okaliptüs tektir bahçede; yalnızlık çeker mi bilinmez, dostumu anımsatan varlığı değerlidir. Diğeri paulownia’dır; sömürgecilik yarıştırır okaliptüsle. Dünyanın en hızlı büyüyen ağacı olma özelliği ve gölgesi hatırına pürtelaş cehaletle ekilen taşları yerinden oynatan bir ağaç olmak istemem.

Yatayı dikeyi sürünen türleriyle su, soğuk, rüzgâr, sıcak, güneşi dert etmez ardıçlar. Dahası, mavi yeşillerin en zengin yelpazesine sahip olduklarından çeşitleri bolcadır bahçede. Kâh rüzgâr kesmeye, kâh görsel hoşluklara hizmet ederler. Yağmurlar ertesi enfes kokulara koku katarak şenlendirir çevreyi; her ne kadar aromasından ötürü cin içkisini sevmesem de doğadaki kokusu ruh ferahlatır. Kendi kendine bakımlı ağaçlardandır, dikey büyüyeni formunu kendi bulur; yatay olan az biraz budandığında daha yakışıklı olur, sürüngen türü kendi bulur yolunu, tümsek kaya demez tırmanır, sarkar, önüne gelen engeli aşar, sarar sarmalar; cüce güzelidir bahçenin. Disiplinli bir ağaçtır, az biraz iç daraltır bunca katılık, her an bir aykırılık yapmalarını beklerim, boşuna. İstemem ardıç olmak.

Bahçeden antromorfik bir özgeçmiş kesitine geri dönüp baktığımda, Akdeniz ikliminin en kurak köşesinden en sulağına, yazılı tarihin bir dönemine iz bırakmış, Eski Yunan, Mısır’dan Roma’ya, üç kıtada hüküm süren, bahçeleri, duvar resimlerini süsleyen, sağlam köklere karşın özgür ruhlu, şuh, şen-şakrak kahkahalı, üçe kadar saymasını bilmez(miş) boyun eğer gibi yaparken şaha kalkan, dayanıklı, inatçı, ısrarlı, kararlı, zehir zıkkım, ışık saçan zakkum olmak ister(d)im: Kadın gibi kadın bir ağaç!