“İnsan olmayan”ı yeniden düşünürken edebiyatın imkânları

Edebiyatın susan, sessiz hayvanları sessizlikleriyle dinleme gerekliliğini hatırlatıyorlar bize. Bu sessizliğin içindeki imkânlar gözardı edilmemeli. Çünkü ancak bu imkânlar üzerine düşünürsek goril Harambe’nin öldürülmesini sorgulayabiliriz...

02 Haziran 2016 14:05

Geçtiğimiz hafta Santiago Metropolitan Hayvanat Bahçesi’nde yirmi yaşındaki Franco Ferrada soyunup aslanların arasına atlayarak intihara teşebbüs etti ve iki aslanın görevlilerce vurulmasına neden oldu. Etraftakilerin anlattığına göre aslanlar önce adamı umursamadı ancak Ferrada onlara sataşmaya başlayınca karşılık verdiler. Aslanlardan biri hayvanat bahçesinde doğmuş, diğeri bir sirkten “kurtarılmış”tı. İyileşmekte olan adamın bıraktığı intihar notunda yarı aslan yarı insan olan bir figür ve İncil’e atıfla yazdığı bir cümle, “Aslan benim” yazıyordu.[i] Benzer bir olay bu hafta Cincinnati Hayvanat Bahçesi’nde gerçekleşti. Gorillerin bulunduğu bölüme düşen dört yaşındaki bir çocuğu kucaklayan goril Harambe görevlilerce vurularak öldürüldü.[ii]

İki yıl önce Arjantin’de bir mahkeme yirmi dokuz yaşındaki Sandra adlı orangutanı hayvan hakları gruplarının dilekçesi üzerine “kişi” ilan etti. Buenos Aires Hayvanat Bahçesi’ndeki hapsinin, Sandra’nın “insan olmayan kişi” olarak haklarının ihlali anlamına geldiğini savunuyorlardı.[iii] Hindistan’da, ardından da Kosta Rika ve Macaristan’da benzer yasalar, yunuslar ve balinalar için çıktı.

Haw, Kemal Varol, İletişim Yayınları“Anarşist,” “asi,” “eylemci” köpek gibi nitelemelerle anılan, Yunanistan’da eylemlerde başı çeken Loukanikos, “Güle güle yoldaş Loukanikos” diye uğurlanmıştı 2014’te öldüğünde. Aristoteles’in sadece insanı “politik hayvan” olarak nitelendirmesine rağmen, bu uğurlamada yoldaş demek, kendinden olmayan, öteki demek sayılmazdı; kızgınlığıyla, acısıyla, öfkesiyle, tepkisiyle kendinden olandı.  Kemal Varol da Haw’da “bela” ve “bitirim” Mikasa’ya demokratça ses vermiş, ona “hav” değil “haw” dedirtmişti. Kafka’nın “Akademi için Bir Rapor”da maymun ve insan olan Red Peter’a güzel konuşma gücü vermesi gibi…

Posthümanizme doğru

Batı düşüncesi insan/hayvan arasındaki keskin ayrımı, kalın sınırları, bu sınırlardan doğan tanımları, insan istisnacılığını (human exceptionalism) öne çıkarır. Aristoteles’e göre şehir dışında kalan hayat ya hayvani ya da ilahidir, insani olamaz. İnsan (human/man) kendini tanımlarken hep “öteki”ne ihtiyaç duyar. Ötekini tanımladıkça, öteki olmayan olarak kendi tanımı da güçlenir. Ötekinin belirsizleşmesine, ötekiyle aradaki sınırların silikleşmesine bu mantıkta pek yer ve tahammül yoktur. Oysa “man” daha başlangıçta kadını dışarıda bırakarak çıkmıştır yola, etimolojisine bakarsak woman, wife yani eş kelimesinden gelir: “wiffman”dan, “wife of man”den dönüşmüştür.

On yıllardır –aslında Darwin’den, Freud’dan bu yana düşünce tarihine atılan tohumlarla da[iv]- hayvan ve insan arasındaki ayrıma ilişkin çalışmalar siyaset bilimi, din bilimi, çevre çalışmaları, kültürel çalışmalar gibi disiplinlerin kesiştiği alanlarda da ilgi görmeye başladı. Hayvan çalışmalarının başladığı 1970’lerden bu yana hayvan/insan ayrımı ve ilişkisine dair kitaplar yazıldı. Peter Singer’ın 1975’te yazdığı Hayvan Özgürleşmesi bir mihenk taşı oldu. Singer, hayvan hakları konusunda öncülerden kabul edildi. Vejetaryenliği savunuyor, itlafa ve hayvanların deneylerde kullanılmalarına karşı çıkıyordu. Donna Haraway’in yazdığı “Siborg Manifestosu” da insan ile hayvan arasındaki çizgileri sorgulamaya başlayan en önemli metinlerden biri olarak kabul edildi.[v] Posthümanizmle insan/hayvan ayrımının bir tür inşa olduğu düşünülmeye başlandı. Judith Butler’ın cinsiyet üzerinden sorguladığı inşanın tanımını ödünç alırsak: “O olmadan düşünemeyeceğimiz, yaşayamayacağımız, anlaşılır olamayacağımız bir inşa.”[vi] Öyle ki insan ve hayvan ikiliğine bu inşanın yapısını sökerek yaklaşan çağımızın önemli düşünürlerinin, hümanizm eleştirmenlerinin bile bir ölçüde insan merkezli kaldığı düşünülüyor hâlâ. Örneğin Giorgio Agamben ve Jacques Derrida’nın düşüncelerinin hayvanlara “açık” bir alan vermiş olsalar da hayvan hakları konusuna uzanamadığı savunuluyor.[vii]

Kategori olarak hayvanı öncelikle bir soruya dönüştüren Derrida’nın on saatlik konuşmasının dökümü olan “Öyleyse Olduğum Hayvan” (L’animal que donc je suis) posthümanizm için temel metinlerden biri.[viii] Şöyle diyor Derrida bu konuşmada: “Sınırları ya da insanın bittiği yeri geçerek hayvana ulaştım ya da teslim oldum, hayvanın kendisine, içimdeki hayvana ve kendi içinde huzursuz olan hayvana.” Agamben’in ise insan ile hayvan arasındaki farkın Batı düşüncesiyle nasıl şekillendiğini anlattığı Open posthümanizmi düşünürken atıf yapılan kitaplardan. Buna göre “açık,” insanın ötesinde düşünme imkânı, insanın hayvani olanı da içermesinden doğuyor. Agamben tarih ve siyasetin ötesinde uzlaştırır insan ile hayvanı. Bir yandan da insan hayvan ayrımını düşünürken bu ayrımın şu sonucunu hatırlamak gerekiyor: Hayvan/insan ikiliği tarih boyunca sömürgeciliği meşrulaştırmak için kullanıldı ve yeniden üretildi. İtalyan Marco Mourizi buna şöyle bir insan tanımıyla işaret ediyor: “İnsan, insan olmayanı kontrol altına alan aynı medeniyet tarafından köleliğe zorlanan hayvandır.”[ix]

Posthümanizm hakkında daha çok yazılıp çizilmeye başlanan, hayvan çalışmalarının hiç olmadığı kadar ilgi gördüğü bu dönemde hayvan ile insan arasında altı daha da çok çizilen, buna rağmen pek çok örnekte silikleşen/sorgulanan sınırlar için edebiyatın hayvanları nasıl anlattığına bakılmalı. Edebiyat bu tartışmayı zenginleştirecek evrensel örnekler ve insan/hayvan tanımlarını, ötekini, posthümanizmi yeniden düşünmek için imkânlar sunuyor.

Kapitalizmin uğultusu

Dönüşüm, Franz Kafka, Çev: Ahmet Cemal, Can YayınlarıDavid Lynch’in Fil Adam adlı filminde, fil adam John Merrick var olmaya çalışırken ardından şehrin ve endüstriyel dünyanın sesi duyulur. John Merrick’i hayvani özellikleriyle insan olarak pazarlamaya çalışır kapitalizm. John Merrick’in “Ben hayvan değilim, insanım” (I am not an animal. I am a human being!) diye attığı çığlığı, bu yazının arkasındaki, var olmaya çalışan ve aslında tanımlamak zorunda da olmadığımız bir canlının sesi sayalım. Kafka’nın Dönüşüm’ünün kahramanı Gregor Samsa’nın kulağında da benzer bir uğultunun duyulduğu, iki karakterin yabancılaşma deneyimlerinin benzeştiği düşünülebilir. Bu noktada belki belirtmek gerekiyor, Marksist eleştiri hayvan/insan ikiliğini reddetmese de “sömürü”ye ve kapitalizm tarafından hem insanların hem hayvanların yeteneklerinin indirgenmesine dikkati çekerek hayvan hakları üzerine düşünürken bir kapı da açıyor bize.

John Berger modern kültürde hayvanın temsilini modern öncesi ve sonrasından ayrı bir yere koyar. “Neden Hayvanlara Bakmalı” adlı makalesinde hayvan/insan ayrımının aydınlanma projesindeki katılığına değinir. Berger’a göre modern öncesi kültürde hayvanlar hep sembolik olarak düşünülmüş olsalar da, kapitalizm öncesinde yine de bir dostluk, yakınlık ihtimali mevcuttur. Teknolojik gelişmeler ve nihayet kapitalizmle hayvanlar makine olarak görülmeye başlar. Bu nedenle bugün bu eski yakınlığı ya da yakınlık ihtimalini özleyen insan, onu yeniden yaşamak için hayvanat bahçelerine gitmekte ya da oyuncak hayvanlar almaktadır.

Atların yaralarına bakarken

K24’ün dosya konusu belli olmadan önce, yoğun bahar dönemine hafif bir kitapla ara vermek için bir yıldır kütüphanemde bekleyen Mary Gaitskill’in, annesi Dominik Cumhuriyeti’nden olan bir kız çocuğunun New York ve taşrası arasındaki yolculuğunu ve bir kısrakla kurduğu bağı anlattığı The Mare (Kısrak) adlı romanını okumaya başlamıştım. Kentuckyli olan Gaitskill’in atlar üzerine yazması aslında şaşırtıcı değildi. Amerika’nın bu huzurlu eyaletinden her geçtiğimde yukarıda bahsettiğim yakınlık ihtimali bana da bulaşıyor, geçici bir huzur hissettiriyordu. Bir çocuk ve kısrak arasındaki dostluğun şaşırtıcı ya da yeni olmayan öyküsünü bekliyordum bu romandan. Ama The Mare çok da karmaşık olmayan hikâyesine rağmen, yaralı olmaya ilişkin çarpıcı bir hikâye daha anlattı bana, acı çekmiş/çektirilmiş ve sömürülmüş olmanın at/çocuk/canlı üzerindeki etkisini. Çokça kötü davranılmış kısrak ve küçük bir kız çocuğunun, onu evcilleştirmek değil, anlamak için verdiği çaba ve kendisi de ötelenmiş bir çocuk olan Velvet’in kısrakla birlikte sağalma süreci beni edebiyat ve düşünce tarihindeki at sömürüsü örneklerinin çarpıcılığı üzerine düşünmeye itti. Friedrich Nietzsche tam da böyle bir sahneye şahit olduğunda, bir atın ölesiye dövüldüğünü gördüğünde büyük bir sinir krizi geçirmişti. Anlatılanlara göre, ünlü düşünür kırbaçlandığını görünce ata doğru koşmuş ve onu korumaya çalışmıştı. Bu olaydan sonra hayatının kalan yıllarını bir akıl hastanesinde geçirmek zorunda kaldı Nietzsche.[x] Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanının kahramanı Raskolnikov da bir atın dövüldüğünü görür rüyasında. Yazar defterlerinde bir çocukluk anısından bahseder bununla da ilişkilendirilebilecek, bir at arabası sürücüsünün dövüldüğünü görmüştür çocukken ve dövüldüğü için deliye dönen arabacının bunun üzerine atlarını öldüresiye kırbaçlamasını. 

Atın evcilleştirilmesi, –elbette politik çağrışımları da olacak şekilde- insan gücü için bir dönüm noktası olarak görüldü hep. At hem gücün hem aklın hem güzelliğin sembolü olarak bilindi, sınıfsal ayrımlar için de sembolikti.

Köpekle kemiği paylaşmak

Modern öncesine dönersek, hayvanlar sözlü kültürde (mitlerde, destanlarda, fıkralarda, türkülerde, masallarda, fabllarda) sembol olarak kullanıldı. Hayvan tanrıçalar, yaratıklar, epik kahramanlara yüklenen hayvanlara ait özellikler bunun örneklerinden. Hicvetmek için hayvanlara ya da hayvan özelliklerine başvurmak da bir yöntemdi (La Fontaine, Nasreddin Hoca). Bu yirminci yüzyıla geldiğimizde de sürdü, George Orwell’in Hayvan Çiftliği, Stalin Rusya’sını hicvediyordu. On dokuzuncu yüzyılda çocuk edebiyatında Lewis Carroll, yirminci yüzyılda Saint-Exupéry ve sonra pek çok fantastik edebiyat yazarı, örneğin Tolkien de sembolik özellikler yükledi hayvanlara. Dünya edebiyatında en çok sembole dönüşmüş, alegorilerde kullanılmış kahramanlardan biriyse köpekler oldu.

Hayvan Çiftliği, George Orwell, Çev: Celâl Üster, Can YayınlarıOn dokuzuncu yüzyılın İngiliz gezi yazılarında İstanbul, köpekleriyle ünlü bir şehir olarak tanıtılır. Batı’nın Doğu’yla ilişkisini köpeklere yapılan atıflarla tanımladığını savunan makaleler de yayımlandı son zamanlarda. Bununla birlikte Türklerin at ve köpeklere Batı’dan çok daha iyi davrandığı, daha az ötekileştirdiği de savunuluyordu bu gezi yazıları ışığında yapılan bazı okumalarda.[xi]

Central Park’ta bulunan hayvanat bahçesinde bir bankın üstünde Gertrude Stein’ın şu cümlesine rastlanır: “I am I because my little dog knows me.” (Ben benim çünkü küçük köpeğim beni tanıyor.” Köpeğinin ölümünün düşündürdüğü budur Stein’a. “Evcilleştirmek,” insan/hayvan ikiliğini güçlendiren çağrışımlar içerse de, evde köpek beslemek burjuva bir alışkanlık olarak nitelenmiş olsa da evcil hayvanlar genelinde bu eleştiriye karşı çıkan ve modern insanın evcil hayvanlarıyla, özellikle de köpekleriyle olan ilişkisini bunun ötesinde anlamaya çalışan yazarlar da var. Bu konuda yazılan en önemli metinlerden biri Kennan Ferguson’un “I Love My Dog” adlı makalesi.[xii] Ferguson’a göre, insanın köpeğine olan sevgisi insan/hayvan engelini aşıyor, bu nedenle bu ikiliği yeniden düşünmeliyiz.

En eski edebiyat örneklerinden bu yana köpek, kahramanların öteki, yoldaşı, dostu olagelmiş, bazen kendisi de kahraman olmuş. En tanıdığımız ve akılda kalan köpek karakterine gidelim önce: Odysseus’un köpeği Argos. Argos, köpekler için basmakalıp bir özelliğin temsili: “En iyi ve sadık dost”. Çünkü Odysseus yıllarca süren yolculuğundan döndüğünde Ithaca’da onu ilk tanıyandır Argos.

Brezilyalı yazar Graciliano Ramos’un Türkçeye henüz çevrilmeyen, 1938’de yazdığı Vidas Secas (Kurak Hayatlar) romanında fakirliğin, aşağılık (abject) olanın görünümüdür zayıf köpek Baleia (adı Portekizcede balina anlamına gelir ironik olarak). Brezilya’nın bozkırında aç bir aileyle birlikte şehre yürür ve nihayet bu aile tarafından açlıktan ölmek üzereyken öldürülür. Sessiz olması çok önemli değildir, ana baba ve çocuğun da pek sesi duyulmaz romanda. Sessiz, kuru, yalnız bir yürüyüşe eşlik eder, yoldaş olur. Brezilyalı diğer bir romancı Machado de Assis ise on dokuzuncu yüzyılın sonunda yazdığı ve Türkçeye Filozof Köpek diye çevrilen Quincas Borba’da felsefe kuramları üreten bir filozof köpek olarak kahramanın yanına konumlandırmıştır köpeği. Rubião’nun ölen düşünür arkadaşı Quincas Borba’nın yadigarıdır bu köpek ve sahibinin deliliğinin izlerini taşımaya başlar o da, “adeta köpek ve insan aynı türe aitmiş gibi.” Çağdaş bir Brezilyalı yazarın, Daniel Galera’nın geçtiğimiz yıl Türkçeye de çevrilen Kana Bulanmış Sakal adlı romanında da doğduğu kasaba Garapaba’ya giderek dedesinin nasıl öldüğünü öğrenmeye çalışan kahramana intihar eden babasından kalan bir köpek eşlik eder. Tıpkı Filozof Köpek’teki gibi gerçeğin peşindeki bu yolculukta bir köpek önemli, belki de eşit bir rol oynar.

Kana Bulanmış Sakal, Daniel Galera, Çev: Emrah İmre, Can YayınlarıVirginia Woolf, Bir Köpeğin Romanı-Flush’ta Elizabeth Barrett Browning’in köpeği Flush’ın biyografisini yazmıştır. Flush’ın şehir hayatıyla karşılaşmasını, dilin önemsizleşmesini, bir yandan da hem Flush’ın hem Browning’in hayatını anlatır Woolf. Browning ve Flush arasındaki bağı şöyle tanımlar: “Öyle görünüyordu ki hiçbir şey aralarındaki bağı yok edemez, sanki yıllar bu bağı sadece daha güçlü hale getirmiş ve sağlamlaştırmış gibi, sanki o yıllar hayatlarının tüm yıllarıymış gibi.” Bu anlatıda Woolf’un kendi köpeği Pinka ile olan ilişkisinin de yansımaları vardır elbette. Edebiyat tarihinde sadece Woolf ve Browning değildir köpeklerle bağ kurmuş yazar ve şairler. Emily Dickinson’ın Carlo’sunu, Emily Brontë’nin Keeper’ını, Edith Wharton’ın Mitou, Miza ve Nicette’ini, E.B. White’ın Minnie’sini ekleyelim.

Mikhail Bulgakov’un bir Sovyet hicvi olan Köpek Kalbi adlı romanı hep alegori olarak okunmuştur. Sokak köpeği Şarik’in onu eve götüren profesör tarafından bir suçlunun organları kullanılarak insana, yani Şarikov’a dönüştürülmesi ve nihayet bu deneyin profesörün hayatını altüst etmesi anlatılır romanda. Üstkurmaca bir novella olan Hayvanların Hayatı’nın da yazarı J. M. Coetzee’nin bol ödüllü romanı Utanç’ta da köpekler kahramana dönüşür ve roman kahramanıyla utanç duygusunda birleşirler. Köpeklerin edebiyattaki yeri insan/hayvan ayrımı ve insanın ötesi hakkında düşünmek için pek çok imkân sunuyor. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı’ndaki cümlesini bunları düşünmeye başlamak için alıntıyalım: “Hayırseverlik köpeğe kemik vermek değil, o köpek kadar açken kemiği paylaşmaktır.”

Edebiyatın tekinsiz böcekleri

Bu dosya için kitaplarımı karıştırırken fark ettim ki üzerinde uzunca durmayı gerektirecek bazı hayvan temsillerinin yanına büyük soru işaretleri koymuşum. Bu ertelemeyi daha çok böcekler ve özelde de binlerce yıldır değişime uğramayan hamamböcekleri için yapmışım. Bu değiniden daha geniş bir karşılaştırmayı gerektirenlerse Clarice Lispector, Sevgi Soysal ve Kafka’nın böcekleri.           

Sevgi Sosyal Yürümek’te “Her türlü ölümden daha çok çoğalan hamamböcekleri” diye yazar ve hamamböceklerinin her yerdeliğini, hayatındaki kurtulamadığı pek çok şeyle özdeşleştirir kahraman Elâ. Ezse de gitmeyeceklerdir bir yere: “Karton kutulara doldurdu tabak, çanak, iskemleler, masalar, bir evi kuran bütün ayrıntılar taşındı eve. Tencerelerinin birinin içinde eski evden bir hamamböceği gizlenmiş. Tencereyi ters çevirip böceğini yere düşürdü; ezdi ayağıyla. Kaynanaların öpülen elleri, kabul günleri, uysal gelin bakışları, gülücükler, titiz bir ev kadını görünme çabaları, yuvayı yapan dişi kuştur numaraları, ovulan lavabolar, tencere karaları, bir hamam böceği gibi kolayca ezilebilir mi? Şimdi ezdiği bu böcek, kim bilir, bütün tencerelerin gizlerine nice yumurtalar bırakmıştır.”[xiii] Sevgi Soysal’ın da Clarice Lispector gibi hamamböceği ile karşılaşma anını ve deneyimi dönüştürücü/düşündürücü olarak kurguladığı görülür.

Clarice Lispector hem öykülerinde hem de G. H.’nin Çilesi’nde yazar hamamböceklerinin tekinsizliğini. Hizmetçisinin odasına giren G. H., gardırobun içinde bir hamamböceğinin belirdiğini görür. Hızla gardırobun kapısını kaparken hamamböceği ezilir, bu yavaş bir andır, hamamböceğinin dağılan bedenini ve içinden akan sıvıyı gözlemler. Ölen hamamböceği karşısında çığlık atamaz, hareket edemez. Yaşadığı, siyahi hizmetçisinin kusursuz düzendeki odası içinde bir kaos, bir kriz anıdır. Hamamböceğinden kalan “madde”yi eline alır ve yavaşça ağzına atar. Posthümanizm ve tekinsizlik üzerine düşünmeye başlamak için G.H.’nin bu kriz anı, “Kendi içime saklandım. Dışımı gizli bir içe çevirdim” dediği bu karşılaşma anı iyi bir başlangıç olabilir.

Edebiyattaki böcekler üzerine düşünürken ilk akla gelen örneklerden biri yazının başında da bahsettiğim gibi Kafka’nın karakteri Gregor Samsa’nın kendini bir sabah böcek olarak bulmasının tekinsizliği. Dönüşüm ve yabancılaşma üzerine bugüne kadar çok yazıldı. Deleuze and Guattari’nin geliştirdikleri hayvan oluş (devenir-animal) kavramını da bu çerçevede hatırlamak ve Samsa’nın deneyimini hem Fil Adam’ın hem G. H’nin deneyimiyle de ilişkilendirmek mümkün. Özellikle Deleuze ve Guattari’nin şu cümleleriyle: “Çokluğun çekiciliğine kapılmadan hayvan olamayız. Dışarının çekiciliğine? Ya da bizi çeken çokluk zaten içimizdeki çoklukla ilişkilidir.”[xiv]  

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

Ernest Hemingway’in “Yağmurdaki Kedi” öyküsündeki “Amerikalı eş”in bir “kedicik” (kitty) isterim diye tutturması ve kediyi eğlence nesnesi eksikliğini ya da bazı yorumculara göre çocuk eksikliğini doldurmak için istiyor olarak anlatılmasında, ilk okumada çokluktan çok büyük bir teklik/ben(cil)lik vardır. Neden sonra okur Amerikalı eşin yalnızlığına ve eşi tarafından bu yalnızlığın fark edilmeyişine sempati duysa da, kediyi nesne konumu dışında düşünmekte zorlanır. Kendisi de bir kedisever olan Heminway’in kedisi Uncle Willy ile ilgili üzücü bir olay gelmiştir başına. Florida’da bir arabanın çarptığı Uncle Willy can çekişirken Hemingway onu vurmak zorunda kalır. Dünya edebiyatında Hemingway gibi kedilerle bağı olan pek çok yazar var. Türkçe edebiyatın ustalarının kedilerle olan bağıysa belki de geçen hafta okuduğumuz Türkiye’nin hayvan haritası hakkındaki haberi, ankete katılanların yüzde 32’sinin kendini “kedi insanı” olarak tanımlamasını destekler nitelikte.[xv]

Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Bilge Karasu, Metis KitapBilge Karasu’nun bir kitabının adı Ne Kitapsız Ne Kedisiz”dir. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin yazarı şu ayrımı yapmayı da ihmal etmez: “’Kedinin büyüsüne kapılanlar, genellikle, köpeklerin büyüsüne kapılanlardan farklıdır deyip geçeceğim.”[xvi] Tomris Uyar’a göreyse “Almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır kedi.” Yazar öykülerinde kedilerinden bahsetmese de günlüğü Gündökümü’nde kedilerine değinir. “Hangimiz bir kedi kadar bağımsızız, barışığız dünyayla?” diye sorarak kedilerin bağımsızlığına olan hayranlığını da dile getirmiştir Uyar.[xvii] Öte yandan Behçet Necatigil’in “Kediler” şiirinde daha az bağımsızdır “ev”cil kediler: “Evlerde hapis kediler / Yalnız nedir söyledikleri / Okşarsınız / Bir kenara çekilirler. / Kıvrıldıkları köşede / Gene sizde gözleri / Yerinizden kalksanız / Peşinizden gelirler. / Sizken tek sahipleri / Kalabalık isterler / Belki hepsi sizin gibi / Yalnız kediler.” Üzgün Kediler Gazeli’nde Haydar Ergülen de yer verir kediye: “Bazen güneş yağıyor kedilerin üstüne, bazen yağmur ve her zaman bizim bencilliğimiz.” Aynı kitaptaki bir başka şiirinde de Ergülen, kardeşi ilan eder kedilerini: “Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim.” Oya Baydar’ın Kedi Mektupları’nda da öğreticidir kediler. Kedi kahraman Nina’nın insanın kendine dönüklüğünü sorguladığı ve insan-hayvan bağını düşünmek için yeni imkânlar sunan bir romandır Kedi Mektupları.

“Güvercinlerime dokunmayınız”

Güvercinlerse insan/hayvan ikiliğinde mekânların sınırlarını delerler. Aristoteles’e inat hem şehir merkezlerini hem vahşi doğayı işgal etmesi mümkün olanlardır güvercinler. Dünyanın tüm şehirlerinde özgür olabilir, insanların arasına katılabilir, hatta insanların yemeklerini tuhaf bulunmadan paylaşabilir, istediklerinde şehirden uzaklaşabilirler. Nâzım Hikmet’in “Dört Güvercin” şiirinde okuduğumuz gibi insanın mahpusluğuna kadar sokulabilirler ve ona güneş taşıyabilirler: “Geldi dört güvercin / Suda yıkanmak için / Su mahpusane yalağındaydı / Ve güneş / Güvercinlerin / Gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı. (…) Güvercinler hep beraber / Güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilirler. / Durdurmaz onları demir ve duvar. / Güvercinlerin yumuşak kanatları var. / Ve kanatlar / Şimdi burda, şimdi damın üzerinde. / İnsanların kanatları yok / İnsanların kanatları yüreklerinde. (…) Dört güvercin / Güneşe varmak için /Yıkandı, uçtu sudan...”

Yakup Kadri’nin Güvercin Avı’nda da, ailesiyle ilgilenmeyecek kadar tutkundur Hüseyin güvercinlerine, “‘Yoo, güvercinlerime dokunmayınız” diye haykırır. Şehir merkezinde, doğada ve bu romanda da taşrada özgürdür güvercin. Bu “ihtiyar çiftlik sahibinin hayatta en çok sevdiği şeylerden birisi ve belki birincisi de güvercinleri”dir. Güvercinler umuda ve düşe açılır edebiyatta. Melih Cevdet Anday’ın “Anı” şiirindeki “Bir çift güvercin havalansa”daki özlemin öznesidir ve Oktay Rifat’ın milyonlarca güvercin içinden tanıyacağına emin olduğudur. Oktay Rifat “Güvercin” şiirinde onu bir tür kategorisinin tektipi dışında düşünüp bir kişilik vermiştir: “San Marco meydanında dost olduğum güvercin / Bir Alman misillemesinde
/ Kurşuna dizilmediyse eğer
/ Venediğe gider
/ Ben kuşumu bulurum
/ Ben kuşumu bilirim
/ Milyon güvercin içinde.”

Hayvanlar edebiyatta başkahraman ya da anlatıcı olduğunda bu örneklerin insan/hayvan inşasını yeniden düşünmek için bize fırsat verdiği açık. Öte yandan edebiyatın susan, sessiz hayvanları sessizlikleriyle dinleme gerekliliğini hatırlatıyorlar bize. Bu sessizliğin içindeki imkânlar da gözardı edilmemeli. Çünkü ancak bu imkânlar üzerine düşünürsek başa dönüp Ferrada’nın çizdiği yarı insan, yarı hayvan figürünü, Şili’deki aslanların ona kayıtsızlığını ve neden sonra saldırışını anlamaya yaklaşabilir ve goril Harambe’nin öldürülmesini sorgulayabiliriz. [xviii]

 
[i] http://t24.com.tr/haber/intihar-etmek-icin-aslan-kafesine-girdi,341653
[ii] http://www.wlwt.com/news/police-responding-incident-at-cincinnati-zoo/39773436
[iii] http://www.bbc.com/news/world-latin-america-30571577
[iv] Freud ve Darwin’in posthümanizme etkisini tartışan şu makaleye bakılabilir: Judith Grant. “Darwin and Freud’s Posthumanist Political Theory”. Political Theory and the Animal/Human Relationship. Ed. Judith Grant ve Vincent G. Jungkunz. Albany: State University of New York, 2016. s. 49-75.
[v] Donna Haraway, Siborg Manifesto’sunu 1985’te yayımladı. Haraway’in diğer yazılarıyla birlikte bu manifesto Agora Yayınları tarafından yayımlanmıştı. http://www.kitapyurdu.com/kitap/siborg-manifestosu/85702.html&filter_name=siborg%20donna
[vi] Judith Butler. Bodies That Matter: On the Discursive Limits of Sex. Routledge, 2011.
[vii] Bu eleştirilere Political Theory and The Human/Animal Relationship adlı kitaba editörler Judith Grant ve Vincent G. Jungkunz’un yazdığı giriş makalesi “The Importance of the Animal/Human Question for Political Theory”de yer veriliyor.
[viii] Prof. Dr. Zeynep Direk’in Derrida’nın hayvanlar hakkındaki düşüncelerini ağaç ve egemen’le ilişkilendirerek anlattığı, Gezi protestolarına da ilişkilendirdiği, “Hayvan, Ağaç ve Egemen: Lacan ve Derrida’da Öteki” başlıklı konuşması için: https://www.youtube.com/watch?v=1EoX-EbHgPA
[ix] Marco Maurizi’den alıntılayan: Damiano Benvegnu. “The Tortured Animals of Modernity: Animal Studies and Italian Literature.” Creatural Fictions. Human-Animal Relationships in Twentieth and Twenty First Century Literature. Ed. David Herman. New York: Palgrave, 2016. 41-65.
[x] Béla Tarr’ın çektiği A Torinói Lo (Turin Atı) adlı film bunu anlatır.
[xi] Bu savlar hakkında daha çok bilgi için şu iki makaleye bakılabilir:
Donna Landry. “The Noble Brute: Contradictions in Equine Ideology, East and West.” Representing the Modern Animal in Culture. Ed. Jeanne Dubino, Ziba Rashdian and Andrew Smyth. New York: Palgrave, 2014.23-41.
Jeanne Dubino. “Paying Tribute to the Dogs: Turkish Strays in Nineteenth Century British Travel Writing.” Ibid. 41-59.
[xii] Kennan Ferguson. “I Love My Dog”. Political Theory. Vol. 32, No. 3 (Jun., 2004), pp. 373-395
[xiii] Bu romanın başına şöyle komik bir olay gelmiş ve Yürümek “hayvanlarla cinsi münasebeti övüyor” diye toplatılmıştı. Sevgi Soysal da şöyle yazmıştı bu suçlamaya cevaben ince bir hicivle: “Hayvanlarla cinsi münasebeti övücü nitelikte... Bozkırlar, Karadeniz, Karadeniz'deki ölü balıklar, Tirebolu miskinliği, karıncalar, Yenişehir çocukları, tavşanlar, kirpiler, tereyağ yemeyen Şenel, asma kökleri, Memet'in erkeklik gururu, fareler, şeytanı mızraklayan Aya Yorgi, sürgünleri kemiren sincaplar, Memet'i kahreden genelev, kemirmekten bıkmayan porsuk, iyi yemek yemesini bilmeyen biriyle yatmayacak kadar iyi terbiye görmüş olan Elâ, aslında insandan korkan kurtlar, Hilton Oteli'nde geçen balayı, bereketli topraklarda serpilen haşhaş tohumu, hastahane hademelerinin gözünde bir hiç olan yüzbinlerin doğumu, ölümden daha çabuk çoğalan hamam böcekleri, amansız ayrık otları, bir sinek ölür gibi gerçekleşen boşanma, deri değiştiren yılan, Elâ'nın bir türlü patlamayan bombası, Elâ'yla Memet'in sevişmesi, bozuk musluktan akan sular, İmroz, yaşlı Rum'un boğulan keçisi, her şeyden soyutlanması mümkün olmayan mutluluk, tükenmişin üstünde çoğalanlar, geri dönen som balığı, nüfus kâğıtlarının, banka ve aile cüzdanlarının yanına bırakılan cümleler, yürümek, dönüp bakmamak arkaya... Bunlar, bütün bunlar işte, uzayın belirsiz yerlerine ışınlanmış, terk etmişlerdi romanımı. ‘Hayvanlarla cinsi münasebeti övücü nitelik’le kaldım mı şimdi baş başa.”
[xiv] Deleuze and Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni.
[xv] http://t24.com.tr/haber/turkiyenin-hayvan-haritasi-cikarildi-yuzde-32-kedi-insani-cikti,342439
[xvi] Türk edebiyatının kedileri hakkında kapsamlı bir inceleme için Gökhan Akçura’nin Kedi Kitabı’na ve Osman Palabıyık’ın “Kedili Edebiyat: Yazarlar ve Kedileri” adlı yazısına bakılabilir.
[xvii] Prof. Dr. Handan İnci, Tomris Uyar’ı anlattığı İzbırakan Kadınlar kaydında Tomris Uyar’ın kedisine evde bir yaşam alanı çizdiğini ve anlaşma önerdiğini anlatır. İnci, Uyar’ın kedileri hakkında öykü yazmadığını, “birlikte yaşadığı kedilere, bir hayvan değil, kendisiyle eşit bir canlı gibi davrandığını” söyler.
[xviii] Hayvanların sessizliği üzerine John Gray’in ilerlemenin bir mit olduğunu savunduğu kitabı The Silence of Animals’a bakılabilir. Gray dışında yazı için yararlandığım, bu konuda yapılacak daha geniş kitap çalışmaları ya da akademik çalışmalar için önerebileceğim ve yukarıda alıntılamadığım diğer kaynaklar şunlar:
John Simons. Animal Rights and the Politics of Literary Representation. Palgrave, 2002.
Melissa Boyde. Ed. Captured. The Animal within Culture. Palgrave, 2014.
Mary Sanders Pollock ve Catherine Rainwater. Figuring Animals. Palgrave, 2005.
Bruce Ross. The Inheritance of Animal Symbols in Modern Literature and World Culture. Peter Lang, 1988.