İhlal romanları

Emrah Serbes'in asıl ihlalciliği son iki romanında boy gösteriyor. Bu iki roman da, “ben” anlatıcı ergen başkişileri, onların yaşadıkları hayata olan itirazları, kucaklarında buldukları argo ve alkol, daha ilk adımda J. D. Salinger'ı çağrıştırıyor


@e-posta
Kritik, 11 Ekim 10:58
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Binyıl dönümünde Ersan Üldes’in Yerli Film adlı romanı (1999) ile Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sı (2000), Türkçede yeni bir roman alttürünün habercisi oldular. Onların haberci olduğu, Murat Uyurkulak ve Emrah Serbes gibi yazarların yapıtları art arda çıkagelince netleşti. Bu verimlere ihlal romanları diyebileceğimiz fikrindeyim. Saptayabildiğim bir düzine kadar ortak özelliğin hepsini her birinde bulamasak da, içerik ya da anlatım yönünden hep bir ihlal içinde olan romanlar bunlar, var olan sınırlardan, ölçülerden ya da daha başka uzlaşımlardan en az birini ihlal eden romanlar.

Kavramı ben bulmadım. Roman dediğimiz edebiyat türünün kendisi gibi bu alttürü de Batıda doğmuş ve adlandırılmış (İng. transgressive fiction), oradan çevirerek alıyorum[1]. Kavramdan yola çıkmış da değilim. Gerçekte ihlal edebiyatı ne Batıda yeni, ne de Türkiye’de. Ancak, ülkesine, dönemine ya da yazarına göre farklılık gösteriyor. Ayrıca ‘yeraltı edebiyatı, yenilikçi edebiyat’ vb. adlarla anılan alttürlerden net çizgilerle ayırılması da kolay olmamış. Türkçe edebiyatta geniş anlamıyla ihlal romanlarının öncüsü olarak Yusuf Atılgan anılabilir, belki ondan önce de Kemal Tahir, bütün tartışma götürür yanlarıyla, ama zaten ihlal edebiyatı demek tartışma demek. (Şiirde ihlalin de, yeraltının da, yeniliğin de bin bir örneği verilmiştir, hem de yüzyıllardır. Son birkaç yılın en uç ihlal şiirlerini ise kadınlar yazdı: Gül Abus Semerci, Birhan Keskin...)

Binyıl dönümünde kendini gösteren özgül ihlal grubuna dönelim. Söz konusu romanların, her birinin en az bir uzlaşımı ihlal etmesinin ötesinde az ya da çok ortaklık gösterdikleri özellikler şunlar: alt/orta toplumsal katmanlara mensup, bazen ergen yaşta bir genç erkek “ben” anlatıcı; cinsiyetçi erkek argosu; zengin ve hareketli cümlelere taşıtılan yüksek ayrıntı düzeyi; romanın yazarını akla getiren düşünsel birikim işaretleri; ince mizah, ince beğeni, bazılarında fantezi; içkinin, ucuz uyuşturucuların, sözel ve fiziksel şiddetin kol gezişi; aile bireylerinin yakıcı rolü; adaletsizliğin yıkıcılığı; ve satır aralarında belirip kaybolan etik problem. Burada “problem” derken, yanıtı kolay olmayan, hem lehine hem de aleyhine argümanlar ileri sürülebilecek izlekleri kastediyorum.

Okumakta olduğunuz yazıyı gözümde netleştiren ve neredeyse kaçınılmaz kılan, Emrah Serbes’in son romanları ve ilgili tartışmalar oldu. İlk romanlarından (Behzat Ç.’ler) hayli geç haberdar olmuştum. Onları ihlal romanı saymak zor. Ancak, “etik problem” dediğim özellik açısından burada anılmaları yerinde olur. Behzat Ç. için esas olarak Batı’nın popüler sinema/tv polisiyelerinde çok rastlanan bir polis amiri tipolojisinin iyi bir Türkçe uyarlaması demek herhalde fazla hatalı olmaz. Belki diyen de olmuştur. Bizdeki “çirkin kral” personasından da esinler taşıyan, şahsiyet sahibi, iç dünyası “çoksesli”, saygın bir bıçkın; astlarını koruyup üstlerine ve “siyasilere” soğuk; mesleki açıdan –görünüşe bakılırsa biraz da bu “doğal” ahkâmı sayesinde- başarılı; mesleği yüzünden eşini ve çocuğunu ihmal etmesi sonucu eşi tarafından terk edilmiş, bunun hüznünü yük taşır gibi taşıyor; kadınlar konusunda şövalye tavırlı, vb. Herhalde hem sevilmesi hem de toplum psikolojisi için onarıcı bulunması nedeniyle Batı toplumlarında ve sonuçta bizim burada yinelenen bir polisiye formülü. Belli ki Serbes ilk roman sınavı için bu klişeyi seçmiş ve sınavdan başarıyla çıkmış. Bu ilk yapıtlarında, ihlalcilerin yukarıda saydığım özellikleri açısından sonraki yapıtlarını belirleyen keskin yoğunluğa yelken açtığı söylenemez. Ancak bazı işaretler var: Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ını çağrıştıran (oradaki Romanlara özgü sözlükçe hariç) -di’li geçmiş üçüncü kişi anlatımına dayalı dil, ve ayrıntı yoğunluğu. Bununla atbaşı olarak, sonradan şok edici dozlara ulaşacak bir cinsiyetçi söylemin ufak ufak yeniden üretilmeye başlanması. Kadınlar konusunda, feminist düşünürlerin çok haklı olarak bir egemenlik yordamı saydıkları şövalyece (korumacı, esirgemeci) tavır tuzağı, bu dilin cabası. Gerçi kadınların gitgide daha ağır bir şiddet tehdidi altında olduğu, erkeklerin ayda yaklaşık elli kadını öldürdüğü bir toplumda, bizim toplumumuzda, Behzat Ç.vari esirgeyicilik bir nimet gibi görünebilir. Ne de olsa adam gidip ayrıldığı eşine ya da eşinin ailesine el kaldırmıyor, silah çekmiyor, gibi bir cümleyi bilincimin az ötesinden geçerken yakalıyor ve iptal ediyorum, tam bu noktada.

Serbes’in asıl ihlalciliği son iki romanında boy gösteriyor. Bu iki roman da, “ben” anlatıcı ergen başkişileri, onların yaşadıkları hayata olan itirazları, erkeklik özentileri, kucaklarında buldukları argo ve alkol, daha ilk adımda J. D. Salinger’ın Türkçeye Çavdar Tarlasında Çocuklar[2] adıyla çevrilmiş olan romanı The Catcher in the Rye’ı çağrıştırıyor. Roman ilk kez 1951’de yayımlanmışsa da, Türkçesi Binyıla az bir süre kala (1997’de) çıkıyor. Bu yapıt ve yazarı Salinger, ABD’de yıllar boyu çeşitli çevrelerden gelen sert tepkilere maruz kalmış, hakkında din ve millet düşmanlığından tutun, müstehcenliğe kadar her tür suçlamada bulunulup çocukları korumak adına sansür edilmek istenmiş. Ancak, gitgide daha çok okunmasını da engellememiş bu tepkiler. Bakıyorsunuz, üstüne yığınla yazı ve yorum yayımlandığı halde artık “ihlal romanları” arasında adı geçmiyor Çavdar Tarlası’nın.[3] Belki de çoktandır neredeyse her tür sınırı aşmış olan Batı romancılığında bu yönüyle göze çarpmanın hayli zorlaşmış olmasındandır.

Serbes’in son romanlarını diyordum, özellikle sondan bir önceki romanı Deliduman’ı okumaya başladıktan kısa bir süre sonra kendinizi düpedüz Salinger’ın Çavdar Tarlası’nda buluyorsunuz. Deliduman’ın anlatıcı başkişisi Çağlar Eyice, tıpkı Çavdar Tarlası’nın anlatıcı başkişisi Holden Caulfield gibi on yedi yaşında, erkeklik rolünü, dilinin yerleşik cinsiyetçi argo deyimleriyle birlikte giyinmiş bir ergendir. Her ikisi de anne ve babalarını sevmemekte, buna karşılık dokuz yaşlarındaki küçük kızkardeşlerine neredeyse marazi denebilecek ya da kendi alter ego’ları olarak okunabilecek bir yakınlıkla bağlılık duymaktadırlar. Alter Ego yorumu Serbes’in Erken Kaybedenler’indeki “Zannettiğin Gibi Değil” adlı öyküsünün benzer anlatıcı başkişisi için de düşünülebilir: Aynı kitaptaki diğer öyküler belki erkek çocuklar için fazla şaşırtıcı olmayan, akla ille de değişken kişilikleri getirmesi gerekmeyen kurmacalarken, andığım öyküde yer yer bütünüyle ağabeyle (ya da tersi, kardeşle) özdeşleşerek konuşan bir anlatıcı başkişi söz konusu.

Çağlar Eyice ile Holden Caulfield’a dönersek, ikisi de okulla ve toplumla ilişkileri pek yolunda olmayan, bu bapta ilginç bir biçimde incelmiş eleştirel duyarlıkları da olan gençler. Ve ikisi de erkek olmanın vazgeçilmez bir iksiriymiş gibi alkol düşkünü –büyüklerinden aşağı kalmamaya ya da bir adım önde gitmeye eğilimli. Serbes, belki de daha ilk bakışta karşımıza çıkan bu fazla aşikâr Holden Caulfield benzerliğini daha da ileri götürmemek ve bir aşamada ta ortasına dalacağı Gezi ile bağlantıyı özgün bir yerden geliştirebilmek içindir, romanına bir tür fantezi boyutu eklemiş ve başkişisini yer yer bıktırıcı ölçülerde fazla konuşturarak metni ayrıntıların gücünü aşacak ölçüde şişirmiş. Müptezeller’de ise ayrıntı faslından bu kez fazla iktisat edilecek, hatta olayların gidişatı açısından bazı zor dönemeçler düpedüz atlanacaktır. Bununla birlikte, ayrıntıların tüm Serbes metinlerinde oynadığı ağırlıklı rol burada da devam edecektir. Cinsiyetçi söylemin, alkol ve uyuşturucunun “dibine vuracak”tır burada başkişi, bütün bir etik ve ruhsal problem repertuvarıyla birlikte. 

Salinger’ın Çavdar Tarlası bütünüyle başkişinin bir ruh hekimine anlattıklarından oluşur. Gerçi romanın ilk sayfasını biraz dikkatsiz geçtiyseniz anlatıcının kime anlatmakta olduğunu roman boyunca fark edemeyebilirsiniz, herhangi bir “normaldışı davranışlar” çocuğu da olabilir bu konuşan çünkü. Rahatsızlığının ne olduğu netleştirilmez, sonuçta bir gencin anomisi de olabilir. Deliduman’da başkişi Çağlar Eyice için bir ruhsal rahatsızlık ya da ruh hekimi bilgisine rastlamıyoruz, gerektiğinde her şey biraz uçukluğa bağlanıyor. Buna karşılık Müptezeller’in başkişisinin yolu da ruh hekiminden geçiyor. Başkişimiz Amatem’e yatırılıyor, ancak sorun yalnızca alkol bağımlılığı değil gibidir, gerçeklik algısına ilişkin soru işaretleri de vardır. Öyle ki, Deliduman’da Çağlar Eyice adı tıpkı Çavdar Tarlası’ndaki Holden Caulfield adı gibi durmadan yinelenirken, Müptezeller’in başkişisinin adı romanda yalnızca iki kez ve sonlara doğru anılır (“Bakır Arslan”; s. 123 ve 161), o anılışlarda da bu adın “gerçek” olup olmadığından kuşkuya düşeriz. Gerçi roman aynı zamanda, gerçeklik algısına ilişkin soru işaretlerini yaratanın “tımarhane”nin kendisi olup olmadığına ilişkin soru işaretlerini de yaratmaktadır.

Avrupa 68’inin bize pek yansı(ya)mayan bir özelliği de gençlik arasında askerî giysilerin yaygınlaşmasıydı. Bir yandan çiçekli giysiler, diğer yandan postallar, parkalar, haki atlet vb. Bazı giysilerin üzerinde rütbe işaretleri bile kalmış oluyordu, en fazla çavuş, onbaşı vb.; asla subay işaretleri değil. Sanıyorum çoğu ucuzuna elden çıkarılan eski ordu malzemeleriydi bunların. Hem ucuz hem sağlam hem olağandışı, çünkü pejmürde. Anlaşılacağı üzere, bu yaygınlaşma bir militarizm ya da gerilla özentisi değildi. Tam tersine, militer eşyanın o resmî anlamından soyutlanması temeline dayalıydı bu yaygınlaşma. Sözü getireceğim nokta şu ki, şimdi bizim buralarda şu son yıllarda Müptezeller’deki türden bir gençlik argosunun ne kadar yaygınlaştığına bakıp, acaba Serbes dahil bir kısım yeni kuşak da tıpkı giyimde ihlalci olan 68’liler gibi, babalarının ve annelerinin hiçbir sorunu çözememiş ciddiyetlerine tepki olarak mı benimsiyor bu söylemi sorusu geçiyor aklımdan; dilin ve cinsiyetçi argonun içini boşaltmak eğilimi mi doğuyor? Belki hepsinde böyle dolaysız bir bilinç bulunmayabilir (68’de de herkes öyle bilinç kumkuması değildi), ancak, kızlar dahil, erken gençlik yaşlarındakilerin, şu sinik toplumdan radikal bir biçimde farklılaşma ihtiyacıyla kendilerine bir tür sığınak yaratırcasına bu dile sığındıklarını izliyorum. Bu bir dilbozumu ve internetle, elektronik haberleşmeyle birlikte başlayandan farklı, sanıyorum aynı kanaldan gelmiyor. Cinsiyetçi söylemin kendisi de hiç yeni değil, atadan dededen kalma. Yalnızca yaygınlaşması ve görülmemiş ölçülere varması yeni. Gezi’de yoktu bu dil. Gezi’nin dili, olağanüstü ince mizahı ve kültür dolu oluşuyla belirleniyordu. İhlalcilerden etkilenmişse bile, bu yönüyle etkilenmişti. Bu farklılığı Deliduman’da da izleyebiliyoruz.

Bu baptaki etik soru şu: Serbes’te dil konusunda böyle bir “protest” boyutun ve etkilenmenin varlığını kabul etsek bile, alkol ve uyuşturucu meselesini ne yapacağız? Ya şiddet meselesini? İşin bir yönü şu ki Serbes’in tüm kişileri değil ama başkişileri bütün bu tür edimlerinde başkalarını değil, daha çok kendi kendilerini tahribe yönelmişlerdir, saldırganlık ancak engellenme durumlarında görülmektedir. Zaten hep bir haksızlığa uğramışlık, yoksun bırakılmışlık duygusu içindedirler. Ve vardır da haksızlığa uğramışlık, Müptezeller’de en temelde babanın (ve o dolayımla Bakır’ın) son tahlilde uğradığı, babanın dile getirdiği o haksızlık vardır. Romanın başlangıcındaki köpekler meselesi, hem başkişimizin hem de yakın arkadaşı İsmail’in etik gitgellerinin başlangıç sergisi gibidir. Durumu el yordamıyla sınarlar ve tavırlarını el yordamıyla edinirler orada, edinmeye çalışırlar daha doğrusu. Son derece kendiliğinden bir işleyişi vardır davranışlarının. Öte yandan, Bakır’ın söylemi anlatım düzleminde (yüzey yapıda) ne kadar saldırgansa, kadınlara yönelik tavrı da o kadar esirgeyicidir. Aktif bir esirgemecilik değildir bu, kadınları korumak için seferber olunmaz romanda. Ağlayan erkekler de var. Daha doğrusu, bu romanda yalnızca erkekleri görüyoruz ağlarken: Bakır’ın babası ağlıyor, gecekonduda komşusu olan amca ağlıyor ve romanın sonlarına doğru Bakır’ın kendisi de ağlıyor. Bu gözyaşlarının “altmetni” şu: Yeterince duyarsız değilseniz, direnciniz de hiçbir şeyi kurtarmayıp tam tersine sizi her şeyden büsbütün yoksun bırakmışsa, erkekliğin de hükmü yoktur, salya sümük ağlamaktan kendinizi alamazsınız. Acze düştükleri, kendi kendilerine bile çare olamadıkları anlardır bunlar erkeklerin. Vaktinde hastaneye götürülmediyseniz, protez metal, bacağınızın içinde kırılıp kaldıysa[4] bitişikteki serseri gencin otundan medet ummanız işten bile değildir. Bunlar “genel ahlak” açısından kabul görmeyen, ancak koşulların insanı en ağır sınavlara soktuğu da açık olan durumlardır: Sınavı geçemeyenin nereye kadar kusurlu bulunacağı diye özetlenebilecek o büyük ve çözülmemiş adalet problemi. Öte yandan, İsmail olsun, Karabüklü olsun, alkol satan meyhane ya da büfe çalışanları olsun, Bakır’ın yakınlık duyduğu ve giderek bir tür etik atfettiği belli olan bu kişiler kendisiyle zaman içinde aynı yönde yürümemiş, ya uyuşturucu kullanmakla yetinmeyip bir de satıcılığına ve baronluğuna soyunmuş ya da büfeciler gibi problemlerin kenarından dolaşmışlardır. Peki ya Bakır’ın kendisi? Bir borç ödeme etiği vardır onda. Büfeciler, meyhaneciler, para bulur bulmaz getirip borcunu ödeyeceğini bilirler, parasız vermeye onun için hazırdırlar aslında, dostluklarından çok. Bakır’ın garsonluk dönemlerinden sonra para alabildiği tek kaynak annesi ile amcasıdır, yani ailedir sonuçta. Hastaneye yatıran, orada sahip çıkan. Tilkinin dönüp dolaşıp gideceği yer. Çavdar Tarlası’nda da aynen böyledir. Nuri Bilge Ceylan’ın, epey Serbes esinli bulduğum son filmi Ahlat Ağacı’nda da böyle. Hayatta kimi kimsesi olmayanlar, onlar başka.

Bu arada, Orhan Koçak’ın Müptezeller’in başkişisi için önerdiği “proleter bohemi” kavramı[5] fazlalık gibi geldi bana, dededen kalma ‘lümpen’ sıfatı varken. Tamam, Bakır tıpkı bohemler gibi entelektüel haz düşkünüdür ama, bir arada olmayı seçtiği çevreyle birlikte düşüneceksek, “bohem”den çok, lümpen [~ proletarya] terimini düşünmek daha uygun olur. Çevresinde kendisinden başka bir “bohem” gözükmemektedir çünkü.[6]

Erkeklik sözleşmesini ya da uygulamalarını yeniden üretmekten kaçınan, deyim yerindeyse ihlal eden ilk erkek romancı Akif Kurtuluş oldu.[7] Diğer ihlalciler cinsiyetçilik açısından düşünülürken Kurtuluş’un bu romanı da hesaba katılmalı.

Bu romanlarda kadınlar ya fazla silik ya da yine silik, ancak sevecendirler. Müptezeller’de cevşen veren kadın, yemek sunan gecekondulu komşu, hayvanlara yemek kalsın diye insanları az yemeye ikna eden yeşil gözlü kız, Bakır’ın en zor anında sessizce orada beliren annesi... Tek olumsuz kadın imgesi romanın sonlarında beliren bir karabasan simasıdır: O karabasanda bir örümcek, kadına dönüşür ve “yaptıklarını diğer örümceklere söyleyeceğim, senden intikam alacaklar, seni öldürecekler” der (s. 157). Yorum yapmıyorum.

İhlal romanlarının daha uzun yıllar yorumlanacağına, çözümleneceğine ilişkin sezgimi eklemeye gerek var mı, bilmiyorum. Evet, esas olan metindir. Şu var ki Emrah Serbes’in yazarlığını bundan böyle işlediği suçtan ayırarak düşünmek herkesi çok zorlayacaktır.

[1]Konunun İngilizce wikipedia’dan yapılmış pek de parlak olmayan bir çevirisi için, bkz. https://eksisozluk.com/transgresyonel-kurgu--1481986?nr=true&rf=transgressive%20fiction
[2] J.D. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar, çev. Coşkun Yerli, YKY, 1997.
[3] J.D. Salinger’s The Catcher in the Rye, Bloom’s Guides, Infobase Publishing, 2007.
[4] O haksızlığa uğramış emekli işçinin bacağında kırılan protez bana Bakırköy Kadın Cezaevi’ndeki yılların hükümlüsü, ressam, müzisyen Jiyan Erdinç’i hatırlatıyor. Onun bacağındaki protez kırılmamıştı ama, kesintisiz ağrılar yaratıyordu ve birkaç yılda bir değiştirilmesi gereken türdendi, Jiyan’ın cezaevinden hastaneye gidip gelmesi ise her seferinde başlı başına bir eza. Mutlaka evine yollanması gereken mahpuslardan. Bir kez daha işaret etmiş olayım.
[6] Konuyla ilgili, Ece Ayhan bağlamındaki bir tartışma için, bkz. Necmiye Alpay, “'Lümpen' kavramının tarihsel etkileri açısından Ece Ayhan”, Beyaz Manto dergisi, no. 18, Eylül 2011.
[7] Akif Kurtuluş, Mihman, İletişim Yay., 2012. İlgili yazım için, bkz. “Hoşgeldin Mihman”, cin ayşe dergisi, no. 8, güz 2012; ya da http://necmiyealpay.blogspot.com/p/mihman_5.html