Hepimiz Zebercet'iz

Anayurt Oteli’ni okuyup bitirenler Zebercet’tir. Başlayıp orasında burasında bırakanlar da Zebercet’tir. Hiç okumayanlar, Zebercet olduklarını bilmiyorlar daha...


@e-posta
Dosya, 01 Haziran 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Nasıl da seninim..” Ne demek bu şimdi? Kendimi sende buldum, sen benim sahibimsin, ben sana aitim, sensiz olamam, sen bensiz olamazsın, ben seninim sen benim değil, senin olmak ben olmak demek ve bunun gibi aslında kafayı yemek anlamında bir dizi benzer sözü çözmek gerekli ki lafın donunu bağlayabilelim, “Nasıl da seninim..”in sırrına erelim. Oyunculuk eğitimimizden kalan takıntılı bir alışkanlık, hayatta ya da kitapta ilgimizi çeken her karakteri nasıl canlandırabileceğimizi düşünmekti, hâlâ öyledir.

Stanislavski en dramatik sesiyle hep içimizden fısıldayıp durur, Brecht de onu reddedelim diye elinden geleni ardına koymaz. Zebercet’le karşılaştığımda da bu iki usta kulağımın dibindeydi. Stanislavski “Sendeki Zebercet’i bulmalısın” diyor, Brecht ise “Yine duygu sarmalına alacak seni, dinleme onu, üçüncü şahsı kullan” diye olayı yabancılaştırmaya çalışıyordu. Hep benim oyunculuk sorunum olarak kalmıştı bu ikilem, Zebercet rolünü oynayana kadar.

Yeşilçam’a yüzlerce kez gittiğim halde, artistler kahvesinde bir kez oturdum. Orhan Oğuz’u bekliyordum. Yeni bir iş için Ömer Kavur’la görüşmeye gitmişti. Biz ne için buluşacaktık anımsamıyorum ama buluştuğumuzda başıma geleni hayatım boyunca unutmam mümkün olmayacaktı. Orhan, Ömer’in çekeceği Anayurt Oteli filminin görüntü yönetmenliği için anlaşma yapmıştı. Kim oynuyordu peki, yani Zebercet’i kim canlandıracaktı? Belli değildi daha. Bir kâğıda yazılı, rol için denenecek yirmi kadar isim gördüğünü söylemişti Orhan. “Ben oynayacağım..” dedim ağzımdan kaçmış gibi, yalancı bir kutsal inançla. İnanmadı tabii, kâğıttaki isimler arasında ben yoktum ki. Bu anlattığımın, benim uydurduğum bir gündüz düşü olduğunu düşünebilirsiniz, çünkü olayın devamı da aynı düşün devamı gibi. Birkaç gün sonra Ömer Kavur aradı ve  bir rol hakkında benimle görüşmek istediğini söyledi.

Anayurt Oteli, Yönetmen: Ömer Kavur, Oyuncular: Macit Koper, Şahika Tekand, Orhan Çağman, Serra YılmazÖmer’le bir gün boyunca, iki yemek seansı da dâhil olmak üzere, Anayurt Oteli’ni ve Zebercet’i konuştuk. Romanı bir ay kadar önce okumuştum. Bir gündüz düşü gibi olduğunu söylemiştim, değil mi? Gece ayrılırken, rolü çoktan almıştım. “Peki, deneme çekimi falan” diye sordum, “Dün gece Aaahh Belinda’nın kasetini izledim...” dedi. 

Hikâye şöyle: Daha önce konak olan bir yer, 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte otel olmuş. Ve Cumhuriyet ile birlikte gündelik, basit, geçici ilişkiler yaşanmaya başlanmış bu otelde. İsmi de Anayurt Oteli işte, daha ne olsun? Otelin yedi aylıkken dünyaya atılmış kâtibi Zebercet, önce gecikmeli Ankara treniyle bir geceliğine konaklamaya gelen bir kadına ihtiyaçtan abayı yakmış, sonra da oturup dönmesini beklemeye başlamış. Kadın dönmeyince – ki bu zaten eşyanın tabiatına aykırı- oteli her türlü gündelik ilişkiye de kapatan Zebercet, yalnızlıktan firar ederek kendini asmış. Arada cinayete bile varan sahneler var elbette ama onlar renklerine bu neden- sonuç ilişkisine göre boyanacaklar. Olaya ve Zebercet’e bir yazar ya da eleştirmen olarak değil, bir oyuncu olarak bakıyorum artık. Çıkabilecek her türlü arıza, benim iç yolculuğuma habersiz ve davetsiz oluşunuzdandır.

Ömer Kavur’u bilir misiniz? İç yolculuklarının yönetmenidir. Daha doğrusu, Anayurt Oteli ile kendi sinemasının iç yolculuğuna başladı. Sonraki filmlerinde de ben bu yolculuğa oyuncu ve senarist olarak katıldım. Her türlü iletişim bir yolculuk, her türlü iletişimsizlik ise bir iç yolculuktur. İletişimsizliğin nedenini aramak için kendine döner insan, hiç kolay değil, bir çeşit zoraki kahramanlıktır bu. Her türlü rezillikle karşılaşmanın göze alındığı bir Odissea. Hadi o kadar iddialı görünmemek için “Benim için öyledir..” diyeyim.

Çıkayım mı, çıkmayayım mı diye düşündüğü ana rahminden aceleyle atılmıştır zaten, yedi aylıkken doğmanın ve az gelişmiş olmanın dayanılmaz ağırlığı dayanıksız omuzlarındadır.

Zebercet’in iletişim sorunu da, intihara varan bir iç yolculuktur. Yaşamaya dair bir şeyler bulma umudu, kendi kaderini çizme gayreti, ama yüz yüze gelinen aynada bir mask’tan başka bir şey yoktur ki, ona giydirilen mask'tan başka hiçbir şey. İçimize bakabildiğimiz zamanda bile karşımıza çıkan, esas kimliğimiz hâline gelen o mask. Bol bol karşılaşıp varlığına lanet okuduğumuz halde, hiç tanımadan ölüp gittiğimiz kimliğimiz. Bu durumda Zebercet’e şizoid demek, ondan kurtulmanın, iyice tanıdığımız halde yakamızdan düşürmeye çalışmanın bir yoludur. Yolunda gitmeyen her ilişki, anlamı açıklanamayan her bakış öfke biriktirir. Çıkayım mı, çıkmayayım mı diye düşündüğü ana rahminden aceleyle atılmıştır zaten, yedi aylıkken doğmanın ve az gelişmiş olmanın dayanılmaz ağırlığı dayanıksız omuzlarındadır.

Eğer hâlâ onun şizoid olduğunu söyleyecekseniz, ben de size hepimizin Zebercet olduğumuzu söyleyeceğim. Kimsenin bilmediği, kimseye söylemeye cesaret edemediğimiz kimi özelliklerimiz, bazı gizli isteklerimiz, zaman zaman elimizde olmadan yapıp işlediklerimiz, hadi itiraf edelim işte bütün bunlar hepimizi biraz biraz şizoid sınıfına sokar aslında. Hepimiz Zebercet’iz. Hele bu son zamanda, suskunluğumuz arttıkça, ilgilerimiz azaltıldıkça, korku ve tedirginlik hücrelerimize iletişimsizlik biçiminde sızdıkça, evet, hepimiz, henüz olmadıksa bile, Zebercet olma yolculuğundayız.

Ömer “Zebercet’i Macit oynayacak...” diye takdim ettiğinde, yazarımız gözünün ucuyla bile bakmadan  Zebercet rolü için çok yakışıklı olduğumu söyledi. Role uygun olmadığımın altını çizen uydurma bir iltifat.

Yusuf Atılgan’ı iki defa gördüm. Biri çekimlerden önceydi. Ömer ile birlikte Atılgan’ın Moda’daki evine gitmiştik. Senaryo hakkında konuşulacaktı ve benim kafada Zebercet hakkında sorulacak sürüyle soru vardı. Daha oturur oturmaz, Ömer “Zebercet’i Macit oynayacak...” diye takdim ettiğinde, yazarımız gözünün ucuyla bile bakmadan  Zebercet rolü için çok yakışıklı olduğumu söyledi. Role uygun olmadığımın altını çizen uydurma bir iltifat. Zebercet hakkında sormak istediğim onca soru, utancımın bir yerinde kımıldayan yaşlı kurtçuklar gibi hâlâ yaşamlarını sürdürüyorlar. Buluşmanın sonrasında bir şey konuşuldu mu, ne konuşuldu hiç anımsamıyorum. Yusuf Atılgan da Ömer ve benim gibi fazla konuşmayı sevmiyordu. Aslında o da bizim gibi soğuk herifin tekiydi yani. Büyük yazar falandı tamam da, çekimlere ramak kala moralimin içine etmişti. Ayrılırken “Siz de hayal ettiğim yazara hiç benzemiyorsunuz...” diyemedim. Dışarı çıkınca da Ömer “Sana iltifat etmek için öyle söyledi...” dedi ve olaya tüy dikti. 

Malik Ağa'nın Manisa’daki otel olan konağının yerine, Nazilli’de eski Ankara Palas Oteli’ndeyiz. Filmimizin başrolündeki mekân burası. Vergi Dairesi ve Karakol olarak da kullanılan bu yer bir zaman da Demirci Mehmet Efe’nin mülküymüş. 1952’de Ankara Palas olmuş. Bizden sonra restore edilip koruma altına alınmış, 2010 yılında da Nazilli Belediyesi Etnografya Müzesi olmuş. Film çekimleri süresince bu “Anayurt Oteli’nde, Zebercet’in odasında kaldım. Sözünü ettiğim o iç yolculuktan başka hiçbir yolculuğa izin vermeyen, merdivenler, koridorlar ve odaları, romanın sayfaları gibi satır satır okudum. Pencereden Tren İstasyonu'na doğru her baktığımda, Aylak Adam’ı andıran bir silüet geçiyordu karanlıktan. Geceleri dolaşırken, romandaki bütün hayaletlere rastlayıp onlarla vakit geçirdim. Müşteri hayaletlerinin odalardan taşan fısıltılarını bazan bir korku, bazan bir seks filminin fon müziği gibi dinledim. Çok geçmeden, ben de kendimce bir Zebercet olduğumun ayırdına vardım.

Artık Yusuf Atılgan’ın bu romanı yazarken geniş ölçüde kendinden yararlandığını düşünüyordum. “İnsanları genelde yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim, olmak istedikleri ama olamadıkları insanı anlatırlar” dememiş miydi. Sonra bir söyleşisinde şöyle dediğini okudum: “Otelde, merdiven altında oturan bir adam, nasıl bir adamdır bu? Üstelik benim bunaldığım zamanlar, böyle bir ikilem içinde olduğum bir durum, Anavatan Oteli ile bu adamı birleştirdim, kendi ruh durumumu da yansıtmaya çalıştım, bu roman çıktı.” Benim Zebercet’im de benden çıkacaktı işte. 

Anayurt Oteli’ni okuyup bitirenler Zebercet’tir. Başlayıp orasında burasında bırakanlar da Zebercet’tir. Hiç okumayanlar, Zebercet olduklarını hiç bilmiyorlar daha.