"Hayır, gerçekten nasılsınız?"

Beklediğim süre boyunca alıştığım üzere “Nasılsınız” sorusu geliyor görevliden. Yine başımı kaldırmadan. “Teşekkür ederim, iyiyim” diyorum. Uygun replik budur ya. Orada da biter muhabbet. Bitmiyor ama. “Hayır, gerçekten nasılsınız” diyor aynı ses...


@e-posta
Dosya, 06 Temmuz 10:58
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Size de olur mu? Gözünüzü kaldırmadan başladığınız, bitirdiğiniz günler vardır. Hani biraz fena hissettiğiniz. Dahası o fenalığın kimselerin umrunda olmadığına kanaat getirdiğiniz…

Öyle bir sabah işte. Londra’da National Gallery’nin girişindeyim bir öbek turistle birlikte. Biraz pörsümüş balon gibiyim. Çok bulaşık sonrası kullanılmaz hale gelmiş sünger gibi. Yemek sonrası öylece bırakılmış, yağları emmiş, lekelenmiş peçete gibi. Öyle dünyanın felaketleri de başıma gelmemiş üstelik. Küçük küçük bir şeyler birikmiş sadece.

Girişteki kuyruk, şehri sarsan son saldırılar sonrası getirilen çanta arama zorunluluğu sebebiyle uzadıkça uzuyor. Görevliler bu tatsız işi, “Bize kalsa yapmazdık. Ne edelim zamanlar kötü” kıvamına getirme nezaketinde. Önümdeki insanlara her seferinde “Nasılsınız?” diye soruyorlar. İyi günler diliyorlar. Lafın gelişi olduğunu biliyorum. Ama insana bu bile iyi geliyor.

Derken sıra bana geliyor. Göz hizama görevlinin tahta sopası denk gelmiş. Başımı hiç kaldırmadan o sopanın çantamda ilerlemesi için fermuarı açıyorum.

Beklediğim süre boyunca alıştığım üzere “Nasılsınız” sorusu geliyor görevliden. Yine başımı kaldırmadan. “Teşekkür ederim, iyiyim” diyorum.  Uygun replik budur ya. Orada da biter muhabbet. Bitmiyor ama. “Hayır, gerçekten nasılsınız” diyor aynı ses.

Gerçekten mi? Bu soru gerçek mi sahi? Başımı kaldırıp sorunun sahibine bakıyorum. Takım kıyafeti içinde genç bir Sih erkeği karşımdaki. Gözünün içi gülebilen insanlardan. Büyük bir merakla öylece bana bakıyor.

Hâliyle bulaşık süngeri, peçete ya da balon benzetmeleriyle dehşet saçacak halim yok. Lâkin bu 'gerçekten nasılsınız’ vurgusu öyle beklenmedik bir darbe ki, içimden saniyesinde sahici bir yanıt çıkmasına engel olamıyorum. “Kayıp hissediyorum” diyorum muhatabıma.

Gülümseyerek başını sallıyor. “Hangimiz kayıp hissetmiyoruz ki” diyor. Kollarını açıp bir anlığına sarılıyor. Eli sırtımda. Hani şu en yalnız olduğumuz noktada. “Şimdi bu müzeye girin, bütün bu güzelliklerin tadını çıkarın. Bu resimler de en az sizin kadar güzel” diyor.

Hâlâ kuyruk var. Hâlâ aynı sabah. Ama değil işte. Hiçbir şey aynı değil. Günün ilk gülüşü yüzüme yayılıyor. Gözüm insan seviyesine yükseliyor nihayet. Bütün bunları beni zerre tanımayan, muhtemelen şu hayatta bir daha hiç karşılaşmayacağım bir yabancı sağlıyor. İki sözü, bir dokunuşuyla. Güzelliğin, şu hayattaki küçük mucizelerin hakkını vermek üzere adım atıyorum müzeden içeri.

Dönüşte metroda o bildik anons duyuluyor. “Lütfen trenle platform arasındaki boşluğa dikkat ediniz.”

O da bir şey mi? Bizi kalple zihin, ruhla beden arasındaki boşluk öldürüyor diye düşünüyorum. İçimize düşmelerimiz, değersiz, kimsesiz hissetmelerimiz… Nasıl muhtacız oysa bir gıdım iyiliğe, küçücük bir sıcaklığa, o anda olmanı, kalmanı sağlayan hakiki bir karşılaşmaya. Buluşmaya.

Bunca sistemli kötülüğün, zorbalığın ortasında, kendimizle ve birbirimizle bağımızı tehdit eden faşizmin hoyratlığına verilebilecek en büyük günlük hayat direnişleri bunlar. Teslim olmadığımız kaçak zamanlar.

Yanıtı merak edilen bir “Nasılsın” gibi. Nasıl olduğunu söyleyebildiğin ve söylediğin anda daha iyi hissettiğin.

Sigarama bakan bir evsizle karşılaşıyor gözüm. Artık ve yine bakıyorum ya hani insanlara. Ona da uzatıyorum paketimden bir tane. O istemeden uzatıyorum. Yüzündeki gülümsemeye bakıyorum. Bilse ki teşekkürü asıl bana hediye.

Bir gün daha devam ediyorum hayata. Gün be gün yaşadığım hayata. Bu kadarı zaten epey fazla…