Zamanın ruhu, kefaretin güzelliği

Arzu Başaran “hâlâ…orada” ismini verdiği sergide kendi Guernica’sını yaratmış. İnsan hayatında estetik olanla etik olan arasındaki derin bağdan besleniyor


@e-posta
Her Şey, 18 Mayıs 11:08
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Zamanın ruhunda köklerinden kopartılmışlık var, büyük göçler var bugün. Sanki bütün dünya ayaklanmış. Kafileler yürüyor, sınırlarda takılıp telef oluyorlar, denizde boğulanlar, kamplarda bekleyenler var. Zamanın ruhunda yurtsuzluk var.

Hayatlar altüst, evler yıkık, savaşlar acımasız.

Arzu Başaran’ın sergisini gezerken, önce bunlar geliyor aklıma. Bu resimlerde de dünya ayakta. Dağınık kafileler halinde yürüyor insanlar, uçsuz bucaksız, beyaz, büyük bir boşluktalar, kar mı, sis mi, çöl mü belli değil, kıyamet günü gelmiş sanki.

Dar uzun çerçevelerde kâğıt üzerine mürekkeple şekiller çizilmiş. Minyatür ve Japon resmi arasında, çizgi romanı da andıran bir dünya; sanki bir filmin donmuş karelerindeyiz, yürüyen insan figürlerine o boşlukta başka renk lekeleri karışıyor.

Figürler küçülüyor, tekrar büyüyor, sürekli ayarı değişen bir dürbünle bakar gibisiniz. O lekelere dikkatle odaklanırsanız, bir dağ, yahut bir vadi çıkıyor önünüze, bazı insanlar belirgin, bazıları gölge gibi, birçok sahne birbirinden kopuk, perspektif güdülmemiş, ama bütünlükte kendiliğinden bir perspektif çıkıyor ortaya, kimi yer yüksek, bir yalnız silüet tepeden vadiye bakıyor, kimi yer çukur, bir yürüyüş sırası kıvrılıyor, kuşlar savruluyor yamaçlarda. Gökyüzü yeryüzüne karışmış.

O renkli lekelerin kimi taş oluyor, kimi de kozasının içinde büzülmüş, terk edilmiş bir insan, belki ölmek üzere. Figürlere rağmen toplama ıssızlık egemen. Nereye gidiyor bu insanlar? Resimlere baktıkça, “hiçbir yere” kelimeleri dökülüyor dudaklarınızdan, hiçbir yere gitmiyorlar, yokluğa gidiyorlar sadece.

Daha dikkatli bakınca, yerde insanlar görüyorsunuz, takati kesilip yığılanlar, yolda kalanlar, ölenler beliriyor görüş açınızda.

Coğrafyada bir aşinalık var sanki, o yerleri görmüşlüğünüzden değil, bilinçaltında, düş gibi bir aşinalık, dağlar tanıdık gelmeye başlıyor, cildinizde bir gerilme hissediyorsunuz, tüylerinizin ürpermesinden önceki gerginlik.

Anlıyorsunuz birden, bugünkü göçler değil bu görüntüler, İkinci Dünya Savaşı değil, Balkan Savaşları değil, bilinen hiçbir savaşa ya da göçe benzemiyor, ama işte doğru bildiniz, bu yol o yol, bu o göç. Bu o meşum, o uzun, o ölümcül yürüyüş. Tarih kadar, hatta tarihten çok efsanelere geçmiş olan, en büyük yürüyüş, Ermeni tehciri.

Hemen anlamalıydım diyor insan kendine, bilmeliydim, bazı duvarlarda yükselen büyük tuval resimlerinden fark etmeliydim. Melankolik, karamsar ama içi ışık dolu o coğrafya Anadolu’nun doğusu, fırtınalı bir ruh hâlini andıran o manzaralardan birisi Amed, Diyarbakır, hiç şüphe yok, isim yazmıyor, ama Diyarbakır’ı hiç tanımasanız bile bu aşamada iliklerinizde anlıyorsunuz Diyarbakır olduğunu.

Bilinçaltından bilince doğru şekillenen, bilmeden bildiğiniz, fark etmeden öğrendiğiniz bir diyar, inkâr da etseniz görmezden gelemediğiniz, yıllar boyunca varlığınıza işlemiş bir tarih, karşınıza dikiliyor.

Zamanın ruhundan, usulca, zamansız ruhlara doğru bir yolculuk başlıyor, çünkü Arzu Başaran’ın resimlerde yarattığı uzaklık duygusu, o boşluk, giderek bir zamansızlığa dönüşüyor. Zamanın içine gömülü, bütün zamanlara mal olmuş ruhlar bunlar ve o uzaklık sayesinde en beklenmedik şekilde bir yakınlık oluşuyor, zaman siliniyor, o döneme an itibarıyla tanık oluyoruz, içeriden seyrediyoruz sanki.

Arzu Başaran’ın Guernica’sı

Merceğin sürekli oynadığı bakış, hikâye anlatan tavır, zamanla boy ölçüşen resim tekniği, beni çok etkiledi. Teknikte böyle bir ustalaşmanın, ifade gücünde bu kadar derinleşmenin, çok büyük iç yolculuklar sayesinde kazanıldığını, travmalar sonucunda elde edildiğini biraz ben de biliyorum artık.

Felaketle boy ölçüşen teknik demeliydim belki de. Büyük bir felaketi canlandırdığı hâlde, resimlerde inanılmaz bir güzellik var. Sahici olan her şeyde güzelliğin kendine yer bulduğunu düşünüyorum, tabii izin verirsek.

Sahici bir şey aktarıyorsak, o, güzelliğini kendi içinde taşır, izin vermek de bir duygudaşlık, bir sevgi işidir sonuçta. Felaketi yaratanları affeder miyiz, bilmiyorum, ayrı konu, ama sanatın felaket için ödediği kefarettir bir bakıma, bu güzellik.

Picasso’nun Guernica tablosu, en klasik örneğidir. Arzu Başaran “hâlâ…orada” ismini verdiği bu sergide kendi Guernica’sını yaratmış. Benim bakış açıma göre, insan hayatında estetik olanla etik olan arasındaki derin bağdan besleniyor.

Acıdan adeta güzellik çıkartmışsın, diyorum Arzu'ya, sohbet ederken; resimsel elemanları mahsus önde tutmaya çalıştım, diye cevap veriyor. Slogancı bir tavırdan uzak durmak için yapmış bunu, anlıyorum. “Örtünün arkası gibi düşündüm” diyor. Uzaktan kurgulamak istemiş. Böylece bir dünya kurmak, bir atmosfer yaratmak çok daha mümkün. Yürüyüşün hikâyesi birçok başka hikâyeyle birleşiyor.

Önemli bir şeyi başarmış o sayede. Bakın, işte, soykırım, diye bağırmıyor bu resimler. Arzu kendisi en güzel şekilde ifade ediyor sonuçta: “Ağlatmayan, ama insanın boğazına takılan bir şey.”

Nesnelerle, hatıra eşyasıyla, belki heykelle, fotoğrafla yahut videoyla, üç boyutlu enstalasyon şeklinde büyütmeyi ve seri olarak geliştirmeyi istediği bir proje. Dünyanın birçok yerinde göstermeyi düşünüyor. Bence ikisini de hak eden bir çalışma. Özellikle, silsile hâlinde yaşadığımız, bugün çevremizi kuşatan göçlerle buluşan, evrensel acılara bağlanan boyutu nedeniyle, dünya çapında yankı uyandıracak bir sergi.

Gönülden bağlanmak

Arzu Başaran için, belki on beş yıla yayılmış bir sürecin ürünü bu yapıtlar. Türkiye’nin gerçeklerine giderek daha çok gözlerini açtığı, Güneydoğu’ya ilk kez gitmeye başladığı 2000'li yılların hemen başında uç veriyor ilk kıpırtılar.

Hrant Dink’le tanışıp derin bir dostluk kurması, serüvenin belki de en belirleyici aşaması. Diyarbakır’ı tanımak, bu şehirle büyük bir gönül bağı kurmak, diğer duraklar.

Hrant’ın öldürülmesinin ardından, inanmazlıkla, öfkeyle, derin üzüntüyle, sevdiği bir insanı kaybetmenin acısıyla yoğruluyor her şey. Uzun süre, hiçbir şey yapamamış. O yıllarda hazırladığı bir sergiyi son anda iptal etmiş. Tûba Çandar’ın kitabına kapak yapmaya dahi eli varmamış. Kişisel kaybını, yarasını sarmalayıp, kendi içini deşmeyi sürdürmüş sadece.

“Öfkeyi soğutmak istedim” diyor. Duygusal bir şeye dönüşmesin, daha derin bir şey olsun diye beklemiş, acı süzülsün diye beklemiş. Sürekli eskizler yaparak süzmüş acıyı.

İki yıl önce, Sur, Silopi, Cizre göçleri acısını tazelemiş, yıkık evler, yok olan mahalleler, ardından milyonlarca Suriyeli göçmenin çilesi, hepsi bu sergideki resimlerde gördüğümüz derinliğin birer parçası. Nihayet, 2015 Ekim'inde sergiyi yapmaya karar veriyor. Bir buçuk yılda hazırlamış gösterdiği seçkiyi.

Hrant Dink’i tanımasaydım, belki böyle bir konuya yönelmezdim, diyor Arzu Başaran. Öyle bir karşılaşmada, insan eğer isterse, önünde bir kapı açılıyor ve bir yol başlıyor, o yolculuğa çıkıyorsun.

Bunlar onun sözleri.

Kürt konferansının yapıldığı, neredeyse Ermenistan’la sınırın açılmak üzere olduğu umutlu bir dönemden, ansızın karanlığa yuvarlanış. İnsan, sanatın gücüyle ne yapabilirim, diye düşünmeye başlıyor. Atom Egoyan’ın yasaklanan Ararat filmi, Arshile Gorky’nin annesini betimlediği tablosu, incelediği fotoğraflar, dinlediği hikâyeler, birçok şey süzülerek Arzu Başaran’ın iç dünyasında bir atmosfer kurmaya başlamış.

Doğrudan değil, dolaylı anlatmak istedim, diyor. İnsan bakılmamış köşelere bakmaya başlıyor. Didaktik şekilde, göze sokarak değil de, bir gerçeği, bilmeyenlere –maalesef çoğumuza- daha insanî bir boyutta aktarmak.

Paris’teki Shoah Müzesi’ni, Erivan’daki Soykırım Müzesi’ni gezmenin yanı sıra, birçok başka hafıza çalışması incelemiş, ayrıca kendi sanatında, örneğin 2005- 2006 döneminde sergilediği mağdur çocuk portrelerinde, kendi ifadesiyle “tahrip dokuların”, yıkılan hayatların peşine düşmüş Arzu.

Daha o kadar az şey yapıldı ki, yapılacak öyle çok şey var ki, diye düşünüyor. Bu filmler, videolar yapıldıkça, daha çok sanat eseri üretildikçe, katmanlar hâlinde, süzülerek bir yere varıyor bilinçlenme, diye düşünüyor. Kendi kişisel bilinçlenmesinin çeşitli katmanlarını zaten yapıtlarında, biraz dikkatle bakınca görmek mümkün.

Kaybolanları, ihlal edilen hakları, şu anda çevresinde sezinlediği ataleti, hiçbir şeyin konuşulamamasını, birbirini ihbar etmeleri, bütün bunları nasıl da normalleştiriyoruz, diye düşünüyor. Vicdan kelimesi yetmez oluyor bir aşamada. Bazı sanatçı öfkeyle isyan eder. Arzu Başaran yaşanmışlığa yeniden hayat vermeyi seçmiş.

Bir de sanatçının kendi melankolik yanı var tabii. Benim de çok iyi tanıdığım, paylaştığımız melankoli. İstanbul’da adalarda evi olduğu için, sonbahar ve kış aylarında penceresinden izlediği uzak şehir kareleri, yalnızlaşan doğa görüntüleri, fırtınalı gökyüzü manzaraları, elbette katkıda bulunmuş bu ruh hâline.

Önce William Turner ve Caspar David Friedrich, şimdi de sen diye takılıyorum Arzu’ya. Gerçi, onun melankolik manzaralarında romantik bir öge yok, tersine, modernizmin bütün iniş ve çıkışları, bir insan yüzüne zamanın işlediği çizgiler gibi, kırışıklıklar ve lekeler hâlinde işlemiş bu tablolara. Hrant’ın anısına ithaf ettiği o yürek burkan, yersiz yurtsuz ilk manzara dâhil.

Gerçeklikle yüzleşmenin önemli bir sınavını vermiş sanatçı. Bence tek bir olayın, tek bir anlatının çok ötesinde, zamana mal olacak görüntüler yaratmış.

Herhangi bir ideolojik yahut politik bakışla kendinizi koşullamadan, zihniniz açık olarak, sadece resmin çağdaş sanatta niçin hâlâ önemli bir yeri olduğunu görmek için gitmeye değer bu sergiye, İstanbul’da, Teşvikiye 44A Galeri’de, Mayıs sonuna kadar açık.

Serginin adı gibi tıpkı, kendi kişisel hikâyenizden yollar varsa eklemek istediğiniz, onları da bulacaksınız elbet, onlar da “hâlâ…orada.”