Gökhan Akçura: “Daha keyifle eğlenebileceğimiz günleri umutla bekliyorum.”

Esin Hamamcı, Yıldızların Altında-Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Eğlence Yaşamı kitabı üzerinden Gökhan Akçura ile  toplumun son iki yüzyılda geçirdiği eğlence tarzlarındaki değişiklikleri konuşuyor.

12 Ocak 2023 21:30

Türkiye’nin eğlence ve müzik hayatına odaklanacağız, ancak öncelikle sormak istiyorum. Bu kazı çalışmaları üzerine araştırma arzunuz nasıl doğdu ve sürece nasıl başladınız? Hikâyesini anlatmak ister misiniz?
 
İlgi alanım tüm genişliğiyle Cumhuriyet’in gündelik yaşamı, biliyorsunuz. Benim açımdan sahne sanatları ve müzik de bu kapsam içinde özel bir parantez. Bence en keyifli alan da bu belki de. Bu nedenle eskiden beri eğlence yaşamıyla ilgilenirdim ve malzeme toplardım.
 
Eğlence yaşamını araştırırken ana kaynaklarınızın gazete ve dergiler olduğunu söylüyorsunuz. Efemeralar da mühim yer tutuyor. Süreli yayınlardan, eğlence aslında kültür-sanat hayatımızın izini sürebiliyoruz. Bu konuda önemli rol oynuyor. Dergi, gazete ve belgeler araştırmalarınızda nasıl bir aktör?
 
Bu çalışmaya başlarken, daha önce yapılmış araştırmaların çok sınırlı olduğunu biliyordum. Elbette geleneksel sahne sanatları konusunda birçok kitap yayımlanmıştı, ama benim ilgi alanım Batılılaşma sürecindeki eğlence olduğundan ana kaynaklara ulaşmam gerekiyordu. “Ana kaynaklar” denince belgeler, yazışmalar, vb. aklınıza gelmesin. Eğlence alanı resmî kaynaklarda pek yer almaz. Bu nedenle gazeteler birincil başvuru kaynağımız oldu. Osmanlı döneminde yayınlanan İngilizce ve Fransızca gazeteleri tarayarak işe başladık: Journal de Constantinople, Le Moniteur Oriental, The Oriental Advertiser gazeteleri; okuyucuları da İstanbul’un Levanten ve gayri Müslim kesimi olduğu için Batılılaşma sürecinde ortaya çıkan eğlencelerle çok ilgiliydiler. Cumhuriyet döneminde ise günlük basın, özellikle de bazı gazeteler (örneğin Akşam) haberler ve röportajlarla eğlence yaşamına sayfalarında günbegün yer veriyorlardı. Dergiler, özellikle magazin sınıfına giren dergiler de ana kaynaklar arasındaydı. Bu arada ilginç keşiflerde bulunduk. 1930’lu yılların sonunda İstanbul’da Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerinde yayınlanan haftalık bir dergi karşımıza çıktı: Reflector. Sahibi de döneminin en ünlü emprezaryosu: Koço Petridis. Savaş yıllarının eğlence yaşamını yansıtan enfes bir dergi… Sonuç olarak elden geçirmediğimiz kaynak kalmadı diyebilirim… El ilanları, afişler, broşürler, fotoğraflar, vb. hem bilgilerimizi genişletti hem de kitabımızın görsel malzemesinin zenginleşmesini sağladı.
 
 
Nelerin “eğlence” kapsamına gireceği konusunda nasıl bir ayrıma gittiniz?
 
Eğlence bir açıdan çok özel, bireysel bir kavram. Kimi kitap okurken eğlenir, kimi kumar oynarken... Kimi futbol maçında eğlenir, kimi horoz dövüştürürken... Kimi içki içerek eğlenir, kimi dedikodu yaparken... Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ü ise “eğlenmek” sözcüğünü şöyle açıklıyor: “Neşeli, hoşça vakit geçirmek.” Evet, sadece bu kadar. Eğlence sözcüğünü de bu dar anlamda kullanmayı seçtim. Yoksa her tür günlük uğraş, tüm kültürel eylemler de “eğlence” kapsamına girecekti. Oysa ben “eğlence” denince ilk akla gelecek olguları ele almak istiyordum. Bu nedenle operayı dışarda bırakıp opereti kapsama alanıma aldım. Tiyatro denince bu sanatın çoğunu dışarıda bıraktım ama komedi topluluklarına göz atmayı unutmadım. Bale değil, varyete öne çıktı. Resmî bayramlar değil, şenlik ve festivaller gözlem altına alındı. Klasik müzik değil, popüler müzik ilgi alanım oldu. Yani “eğlence” olduğu hemen herkes tarafından kabul edilecek etkinlikler kitabımızın hammaddesini oluşturdu.
 

1900’lerin başında Pera Palas Oteli’nde bir balo…
 
Kazı çalışmalarınıza Osmanlı döneminde Batılılaşma süreci etkisindeki eğlence hayatıyla başlıyorsunuz. İstanbul’da Naum Tiyatrosu, Pera baloları ve sirki… Baktığımızda, eğlence hayatını bugün de olduğu gibi Beyoğlu şekillendiriyor. Özellikle bu semtin öne çıkmasının ardındaki etken sizce nedir?
 
Beyoğlu Levanten ve gayri Müslim nüfusun esas olarak yer aldığı semt. Konsolosluklar, kültür mekânları, tiyatro salonları, daha sonraları sinemalar hep burada yer alıyor. Batılılaşmayla gelen yeni eğlence biçimleri de doğal olarak ilk kez burada kendini gösteriyor. Beyoğlu semtinin eğlencenin atardamarı olması doğal değil mi?
 

Beyoğlu'nda Avusturya sefaretinde verilen balo, 1854.
 
Mütareke döneminde açılan eğlence mekânlarından bir bölümü de dansingler oluyor. Giyim tarzlarından ritim duygusuna, başka bir konseptle karşılaşıyoruz. Bu dansları ve dans pistlerini sizden dinleyelim mi?
 
Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinde balolar önemli yer taşıyor. Cumhuriyet öncesi dans profesörleri önce dans öğretiyorlar, sonra da baloları yönetiyorlar. O zamanlar Müslüman-Türk nüfus bu etkinlikleri uzaktan seyretmekle yetiniyor. Dans yarışmaları İstanbul’un işgal günlerine kadar uzanıyor. Cumhuriyet ise baloları öne çıkarıyor. Büyük kentlerin üst kesimleri, hatta Anadolu’da yaşayan memur ve ordu mensupları balo gerçeğiyle yüz yüze kalıyorlar. Dans öğrenmeden adım atmak kolay değil. İşte bu noktada devreye yeniden dans profesörleri ve dans dershaneleri giriyor. Dans sadece balolara özgü değil elbette. Yeni müzikler, danslar, Batılılaşmayı esas alan bir nesil tarafından hemen benimseniyor. Dans profesörlerimizin eğlence tarihimizde özel bir yeri vardır. Bundan daha önce İstanbul Şarkıları kitabımda ayrıntılı olarak anlatmıştım.
 

1930’larda Maksim’de düzenlenen Matbuat Balosu’ndan… Fotoğraf: Beyoğlu 1930 – Selâhattin Giz’in Fotoğraflarıyla 1930’larda Beyoğlu, Galeri Alfa Yayınları, 1997.
 
Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geldiğimizde “Batıya benzemek” çabasıyla karşılaşıyoruz. Buna paralel şekilde hızla değişen gündelik hayat alışkanlıkları “yeni eğlence hayatı”nı oluşturdu. Sesli filmlerin gelmesi, balolar, danslar, çaylar, partilerin çoğalması, kadınların toplumsal yaşamda görünürlük kazanması, Şehir Tiyatrosu’nda açılan operet bölümü… Baktığımızda hepsi aynı rüzgârın etkisindeki gelişmeler. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’daki bu değişimden kısaca bahsetmek ister misiniz?
 
Bu ancak kitabın birkaç bölümünü aktararak cevap verebileceğim bir soru. Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait bölümün girişinden özetle aktarayım; şöyle başlıyor: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte her yönüyle yeni bir toplum yaratma yolunda art arda girişimler başladı. Eğlence yaşamı da bu değişimden nasibini aldı. Osmanlı döneminde gayri Müslimler ve İstanbul’da yaşayan yabancılarla sınırlı kalan, işgal İstanbul’u yıllarında daha geniş kesimlere yayılan bu “yeni eğlence anlayışı”, Cumhuriyet’le birlikte geniş bir kentli nüfusun katılmasıyla toplumsal yaygınlık kazandı. Balo, dans, çay, vb. toplu eğlence biçimlerinin yaygınlaşması, kadınların toplumsal yaşama katılmasını sağladı. Tango en sevilen danstı. Bayramların sayısı hızla arttı. Sinemalar sessizdi, ama orkestralar müzik yaparak filmleri daha keyifli izlememizi sağlıyordu. Sonra sesli filmler geldi, müzisyenler işsiz kaldılar. Tiyatrolarda ise operetler rağbetteydi, İstanbul Radyosu faaliyete geçtiğinde şehirdeki radyo sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Gazeteler yarışma üstüne yarışma düzenliyorlardı. Türkiye Güzeli’nden Türk Bülbülü’ne, Ev Kraliçesi’nden Film Yıldızı müsabakasına el atmadıkları alan kalmadı. Gençler ise Yo-Yo denen bir oyuncağı baştacı etmişlerdi. Musiki Reformu alafrangayı öne çıkarmıştı. Ama buna inat, gazinolarda alaturka müzik revaçtaydı. Şirketi Hayriye ise gezi vapurlarını ikiye bölmüştü: Saz ve Caz vapurları. Galip gelen Saz vapurları oldu. Cumhuriyet’in kuruluşunun Onuncu Yılı büyük coşkuyla kutlandı. Tayyare Piyangosu’nun büyük ikramiye verdiği yılbaşılar da artık eğlencenin tavana vurduğu bir gün hüviyetini kazandı. Halkevleri kültürün yanı sıra eğlence de üretmeye başladı. İstanbul halkı “Kırk Gün Kırk Gece” adı verilen şenlik sayesinde yeni bir eğlence etkinliğine kavuştu. Cumhuriyet tüm coşkusuyla yaşanıyordu, vb…
 

Bir açıkhava gazinosunda dans. (Cengiz Kahraman Arşivi)
 
Bir yandan da başkent Ankara’da yeni bir yaşam biçimi oluşmaya başlıyor. Modern Türkiye’nin temelleri atılırken devlet memurları, yöneticiler buna ayak uyduruyor. Cumhuriyet kurulduğunda Ankara’da kalacak doğru dürüst bir otelin bile olmadığını söylüyorsunuz. Hızla bir değişim başlıyor. Fresko Bar, Ferah Bar, Elhamra Bar, Ankara Palas yavaş yavaş şehrin kültürel hayatında yer almaya başlıyor. İzmir’de ise “İzmir Fuarı” rüzgârı var. Yine burada Kültürpark, İsmet Gazinosu, Fuar Gazinosu gibi yerler önemli rol oynuyor. İzmir’de Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki değişimi nasıl okuyorsunuz?
 
İzmir’de her yıl 9 Eylül Bayramı büyük bir coşkuyla kutlanmaktaydı. Bu vesileyle çarşı, pazar, kurumlar, evler, dükkân ve mağazaların özel olarak süslendiği ve donatıldığı görülür. Resmî geçitler ve fener alayları büyük bir katılımla yapılmaktadır. Gazetelerin yazdığına göre bayramı kutlamak ve izlemek için civar kaza ve nahiyelerden de binlerce kişi İzmir’e gelmektedir. 1935 yılında İzmir’de Kültürpark’ın yapılması gündeme geldi. Burada Belediye yer yer eğlence mekânları oluşturulmasına karar verdi. Açık Hava Tiyatrosu’nun açıldığını ve burada İstanbul Şehir Tiyatrosu operet kısmının temsillerine başladığını görürüz. Fuar Gazinosu da açılmıştır. Ardından diğer gazinolar da devreye girer. 1950’li yıllarda bunlara Mogambo ve Kübana da katılır. Yaz aylarında plajlar ve buradaki mekânları da aynı kapsamda düşünürsek, İzmir’in eğlence yaşamının oldukça zengin olduğunu söyleyebiliriz.
 

Hünkâr Suyu'nda incesaz, 1934.
 
Kitaplarınızı okurken bir yandan metinlere eşlik eden titiz bir çalışmayla daha karşılaşıyoruz, onlar da görseller. Peki kitapta kullandığınız fotoğraflara, resimlere, belgelere ulaşmak için nasıl bir çalışma yürüttünüz? Ne kadarı kendi koleksiyonunuzdan?
 
Kitaptaki görsellerin büyük bölümü benim arşivimden. Ama katkıda bulunan kişi ve kurumlar da hiç az değil. Millî Kütüphane, Suna ve İnan Kıraç Arşivi, APİKAM gibi kurum arşivleri; Necip Sarıca, Ozan Sağdıç, Turan Tanyer, Cengiz Kahraman gibi kişisel arşivler kitabın görsel gücünü artırdı.
 

“Denizkızı” lakaplı Eftelya, eşi kemani Sadi Işılay, tamburi Refik Fersan, klarnet Şeref ve arkadaşlarıyla, 1934. 
Fotoğraf: Gökhan Akçura Arşivi
 

30 Aralık 1932 tarihli bir ilan.
 
1970’li yıllar 12 Mart ve 12 Eylül arasında yaşanıyor. Bu döneme damgasını vuran eğlence aracı ise televizyonlar olacak. Cumhuriyet’in ellinci yılının kutlanıp İstanbul Festivali’nin yapılması, Boğaziçi Köprüsü’nün açılması yine bu döneme denk gelir. Televizyonun Türkiye’de nasıl bir etkisi oldu?
 
Televizyon eğlence tarihimizde çok önemli bir yere sahip. Belki başlangıçta değil ama daha sonraları çok geniş kitlelerin izlediği programlarıyla, başka bir eğlence olanağı olmayan kesimlerin tek imkânı… Tek televizyon kanalımızın olduğu günlerden bu yana gerek film ve dizileri, gerekse eğlence programlarıyla televizyon nüfusumuzun çok geniş bir bölümünü etkisi altına almıştır. Ben, kitabımın son bölümünde (ki adı “Eller Havaya”dır), niteliksiz TV programlarının kamuoyunu nasıl yanlış bir anlayışa yönlendirdiğinin de altını çizmeye çalışıyorum.
 

Sulukule
 
1980’lerin sonlarında İstanbul’da rock müzik rüzgârı esiyor. Bu konuda da İstanbul’un eğlence tarihinin yazıldığı yer Beyoğlu yine önde. Kemancı, Hayal Kahvesi, Mojo, Roxy önde gelen mekânlardan. Bir yandan Rock’n’Coke, H2000, Barışa Rock, One Love, Radar Live, Efes Pilsen One Love, Chill-Out gibi müzik festivallerimiz de oluyor. Ancak Asmalımescit’i canlandıran ve İstanbul’un gece hayatında önemli yer tutan Pozitif’ten ve Babylon’dan biraz bahsetmek istiyorum. Burada Oldies But Goldies partilerinden yurtdışından gelen gruplara kadar önemli konserlere imza atılıyor. Pozitif’in İstanbul gece hayatına etkisinden bahsedelim mi?
 
Pozitif benim bireysel yaşamımda da önemli yer tutar. Fazla bir ışıltı göstermeyen müzik ve caz tarihimizde birdenbire belirdiler. Olumlu titreşimler yayarak 1990 yılında en büyük tutkularını gerçekleştirdiler. Sun Ra’yı getirerek Beyoğlu’nun ortasında konser verdirdiler! Hemen arkadaş olmaya karar verdim onlarla. Neredeyse bütün etkinliklerini de izledim yıllar içinde. 1991’den bu yana yapılan Akbank Caz Festivali, caz tarihimizde özel bir yere sahiptir. En avangard topluluklar ve solistlerle İstanbul seyircileri bu festival sayesinde tanıştılar. Efes Pilsen Blues Festivali, Parliament ve diğer festivaller. Ardından Babylon… Bence caz ve kaliteli müzikten hoşlananlar için hâlâ aşılamamış bir efsanedir Pozitif.
 

90'larda Asmalımescit, Babylon.
 
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Caz, Müzik, Tiyatro, Film festivalleri gibi festivallerinin şehrin çehresine kattığı hareketliliği nasıl değerlendirirsiniz?
 
 
İKSV ilk kurulduğunda esas olarak klasik Batı müziğini temel alan bir anlayışa sahipti. Hatta bu durum o zamanlar oldukça eleştirilmişti. Geniş kitlelere hitap etmiyor diye… Bu haliyle de eğlence tarihinde bir yerleri olamazdı zaten. Ama zaman içinde bu anlayış aşıldı; dünyaca ünlü caz, rock, pop sanatçıları da festivallerde yer almaya başladı. Festivaller çeşitlendi, sinema, caz, müzik, tiyatro vb. alanlarında zengin programlar sunuldu. 50. yılını kutladığımız İKSV günümüzde de İstanbul yüz akı kuruluşları arasındadır.
 
Günümüz eğlence hayatını nasıl tanımlarsınız?
 
Uzun süredir (10 yıl oluyor) İstanbul dışında yaşıyorum. Bu nedenle çok doğru ve kapsamlı bir cevap verebileceğimi düşünmüyorum. Şöyle uzaktan bakışla gördüğüm manzarayı aktarayım. Göbekten güldüren filmler ve niteliksiz TV yarışma ve eğlence programları duruma hâkim gibi geliyor. Eğlence düzeyini ne yazık ki bunlar belirliyor diye düşünüyorum. Sigara ile içki sponsorluğunun yasaklanması ve enflasyonun zirveye vurmasının yurtdışından sanatçı getirme olanaklarını iyice kısıtladığını görüyorum. Bu da özellikle müzik alanında programların zayıflamasına yol açıyor. Siyasetin gidişatı da eğlence duygumuzu oldukça köreltiyor. Farkındayım, iyi şeyler söyleyemiyorum ama bunun sorumlusu ben değilim herhalde. Eğlence tarihi ne yazık ki şu anda bir nostalji gibi geliyor bana. Daha keyifle eğlenebileceğimiz günleri umutla bekliyorum.