Gerçeğin çölüne hoş geldiniz

George Saunders, bizi gerçeğin çölüne davet ediyor ve her kitabıyla çıtayı biraz daha yükselterek bağırıyor: Hepiniz tema parklarında yaşayan ölülersiniz


@e-posta
Kritik, 02 Kasım 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Was nothing real?” –
Truman Burbank

Washington’da bulunan Lincoln Anıtı, bölgeye gelen turistlerin ilgisini çekmenin yanı sıra, birçok film ve dizide de karşımıza çıkmakta. Otuz metre yüksekliğindeki bu devasa anıtı ihtişamlı kılan tek unsur mimarisi değil, içerisinde yer alan figür de: Abraham Lincoln. 1,93 boyu, büyük kulakları ve burnu, uzun kolları ve bacaklarıyla sadece iri değil, aynı zamanda ürkütücü bir görünüme de sahip. Bir de köleliği kaldıran Özgürlük Bildirgesi’nin altında bu adamın imzası olduğu düşünüldüğünde, Lincoln’dan bir acıma nesnesi yaratmanın zorluğu daha da ortaya çıkıyor.

Yine de atladığımız bir şey var: 2012 yılında Daniel Day-Lewis’e Oscar da kazandıran Lincoln filminin hemen başında, baba Lincoln, şöminenin önünde uyuyakalan oğlu Taddy’yi uyandırır ve onu sırtında taşıyarak –çünkü o her şeyden önce bir babadır– yatağına götürür. Bu esnada Taddy babasına kardeşi Willie’yi görmek istediğini söylediğinde, Lincoln, “Willie üç yıl önce gitti” cevabını verir.

Arafta, George Saunders, Çeviri: Niran Elçi, Delidolu YayınlarıÇocuğunu kaybeden herkes bir acıma nesnesine dönüştürülebilir. Yas tutmaktan farklı bir süreç olarak çocuk ölümü, üstesinden gelinemeyecek kadar ağır bir vaka. Yas, ölüme ve ölümden sonraki döneme aitken, bir acıma nesnesine dönüşmek, yaşama dair bir süreç; bir ölüm yok fakat evladını kaybetmiş birinin yüzünde, bir toplama kampından fırlamış, acısını başkasıyla paylaşamamanın verdiği bir hüznün yerleştiği söylenir.

Saunders, Arafta romanında Amerikan Başkanı Lincoln’ı bir baba olarak tasvir ediyor. Washington’daki o görkemli Lincoln Anıtı’nı, evladını kaybetmiş Meryem’i simgeleyen pietà ile bütünleştiriyor ve okurların elinde acımadan (pietà 'dan— pity) başka bir şey kalmıyor.

Abraham Lincoln’ın tifodan ölen oğlu Willie ve ona eşlik eden onlarca başka hayalet, Tibet inanışına göre hakiki ölümün ya da sonrasında doğumun beklendiği yerde, bardoda beklemekte. Tüm ölüler bir yerde toplanmış, sohbet edip tartışıyorlar fakat ölü olduklarının farkında değiller. Orada ya da burada bir yerde, bir geçiş evresinde, geçmişlerini düşünerek yas tutuyorlar, akıllarına hâlâ sevilip sevilmedikleri sorusu geliyor. Tabutları onlar için hasta-kutusu, mezarlıklara verdikleri isimse hastane. Bu arafta ne tam hayattalar, ne tam ölüler. Belirsiz, tekinsiz bir vaziyette, bir mekânda salınmaktalar. Peki, bir mezarlığın, arafın etrafında dönen bu hikâyede yazarın başrole koymayı tercih ettiği isim, neden Başkan Lincoln ve küçük yaşta ölen oğlu Willie?

Arafın neyi simgelediği, Lincoln’ın neden bu romanda yer aldığı sorusu için, yazarın öykülerine dönmeliyiz. Saunders’ın öykülerinde cevabını aradığı soruların başında, kendi dünyamızı “araftan” ayıranın ne olduğu sorusu gelir. Bu noktada kullandığı metafor her daim araf olmayabilir, her daim mekân dahi kullanmayabilir, yine de o ikiliği, o gerçeklik algısının yittiği ince çizgiyi, hemen her kitabında görebilirsiniz. Pastoralya adlı öykü kitabını düşünelim. Öykülerden birinde, tema parkında çalışan karakterimizin görevi, ziyaretçileri memnun etmek için, bir mağara adamını canlandırmaktır. İngilizce konuşması yasaktır, ona verilen yiyeceklerin dışında bir şey yiyemez. Gelenlere bir şov sunmak, bir camekânın ardında onları eğlendirmek için elinden geleni yapmak zorundadır.

Tema parkı konsepti, yazarın ilk öykü kitabı İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte'de pik yapar. Saunders bizleri yakın geleceğe götürür ve bu geleceğe hâkim olan sistem, tema parkı ya da araf benzeri sanal evrenler sistemidir. Her yerde bir “oyun” bizleri beklemekte, her köşe başında “19. yüzyılda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyor musunuz?” temalı bir park bulunmaktadır. Tüm dünyanın bir Disneyland’e dönüştüğünü düşünelim, o hâlde fantazi ile gerçeklik arasındaki farkı nasıl idrak edebiliriz? Referansı Baudrillard’a vererek, ya tüm Disneyland’lerin hepsi bizi yaşadığımız dünyanın gerçekliğine ikna etmeye çalışan bir tür ideolojik tezgâhsa? Her yere kurulan bu simülasyon parklarının, “sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir yapının hapishaneler inşa etmesinden” farkı nedir?

Pastoralya, İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte, Aralığın Onu, George Saunders, Çeviri: Niran Elçi, Delidolu YayınlarıSaunders’ın öykülerinde ve romanında, sistemi oluşturan araçları, bunların nasıl işlediğini görebiliyoruz. Yakın gelecekte bu işleyişi tema parkları vesilesiyle gösterirken bizlere, sanal gerçekliğin bulunmadığı Başkan Lincoln’lı yıllarda Saunders, mevcut durumu bir bardo vasıtasıyla, bir araf aracılığıyla yansıtıyor. Fort Donelson’da da binden fazla askerin öldüğü, cesetlerin saman gibi üst üste yığılı hâlde beklediği, köleliğin hâlâ yürürlükte olduğu, iç savaşın artık tam bir savaş hâline geldiğinin herkes tarafından hissedildiği göz önüne alındığında, şartlar Saunders için müsait. Böylelikle ABD’nin orta yerindeki bir mezarlığa bir Disneyland yerleştirmeye karar veriyor. Arafa gelen ölüler, siyahîsi ve beyazıyla, rahibi ve eşcinseliyle Amerikan toplumunu yansıtıyor ve bir gün bu mezarlığı, orada yatan oğlunu görmek isteyen Lincoln ziyaret ediyor. Araftaki insanlar için umut işte böyle yeşeriyor.

Saunders, Arafta romanıyla Man Booker Ödülü’nün sahibi oldu. Ödül konuşmasında seçici kurul başkanı Lola Young tarafından özgün ve yenilikçi bulunan romanı Saunders’ın öykülerinden ayıran bir noktaya gelecek olursak, İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte ya da Pastoralya öykü kitaplarından daha az, hemen hiç mizah içermemesi. Hayaletlerin hayalet olmaları dışında gerçeklikten kopuk yanlarının olmaması da, kitabı Pastoralya ve Feci Düşüşte’den ziyade, Folio Ödüllü Aralığın Onu’nun yanına yerleştiriyor. Romanın özgünlüğüyse, tamamen tanıklıklar üstüne kurulu bir roman olmasında; kimi kısımlar hayaletlerin tanıklıklarından, kimi kısımlar bazısı gerçek ya da bazısı uydurma çeşitli kitaplardan alıntılardan oluşuyor ve hikâye bu tanıklıklarla anlatılıyor. Alıntılanan biri o gece havanın güzel olduğunu söylüyorsa, bir diğeri Ay’ın dahi gözükmediğini söyleyebiliyor ve her ne kadar kitabın ana gidişatı içinde pek önemli olmayan detaylar da olsa bunlar, tanıklıklardan hangisini seçeceğimize biz karar veriyoruz.

Saunders, ödüllü Arafta romanında, öykülerinde sunduğu evreni başka bir biçimde bizlere sunuyor ve bu kez o kadar karamsar değil, hatta önerdiği bir çözüm bile var. Ölüler ölü olduklarını bilmiyorlarsa, belki de yapılması gereken onlara ölü olduklarını söylemektir. “Disneyland” önünde durup her şeyin sahte olduğunu bağırmak mümkün değil fakat Truman’ı sahte evreninden kurtulmaya ikna eden süreci sadece tek bir kişinin başlattığını hatırlamakta fayda var. Saunders, bizi gerçeğin çölüne davet ediyor ve her kitabıyla çıtayı biraz daha yükselterek bağırıyor: “Hepiniz tema parklarında yaşayan ölülersiniz.” 

Ana görsel: Peter Weir imzalı 1998 yapımı Truman Show filminden bir kare