“Gemidense buzdağımız olsun isterdik’’

Ayrılması imkânsız iki arkadaş, kavuşması imkânsız iki âşık, iki büyük şair Elizabeth Bishop ve Robert Lowell aralarındaki benzersiz ilişkiyi otuz yıl boyunca mektuplaşarak sürdürmüşlerdi


@e-posta
Dosya, 01 Eylül 13:20
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Hiçbir şey sabit değil. Üzerinde durduğun zeminin derinlikleri değil sadece, sen de bir yerden bir yere akıyorsun sürekli, durduğun yerde durduğundan gayet eminken bile yüzüyorsun, sürükleniyorsun, benliğinin bütün yüzeyleri mayi. Ayaklarının altındaki toprak kayabilir, kaydı kaç kere, kayıyor; yeraltı nehirlerine karışıyorsun; düzen sandığın kaos kendi içinden farklı bir şey çıkarmaya çalışırken her şeyi yutabilir, yutuyor. Bildiğin, bilmekle kalmayıp hayatının çıpası bellediğin bir duygu, öyle bir hızla değişiyor ki ne başlangıçta ne şimdi o duyguyu tanıdığından, ne eskiden ne de şu anda ne hissettiğinden eminsin artık. Kızgın magma her şeyi eritir. Hayat her şeyi eritiyor. Kum tanesi bir zamanlar parçası olduğu kayanın hafızasını taşıyor sessizce. Her kelime onu yazdığın ânın bilgisini hâiz ama kelimeler bile yeni anlamlar yüklenmeye yatkın oldukları ölçüde kalıcı bu kubbede.

Bishop’la başlıyorum çünkü...

İrlandalı yazar Colm Tóibín geçen yıl yayımladığı monografide Elizabeth Bishop’ın yalın, tam, kesin, çoğu zaman keskin ve iktisatlı şiirinin aynı zamanda mütereddit, mütevazı ve değişime açık oluşunu, olabilişini çok güzel anlatıyor. Kayası dildi Bishop’ın, tutunduğu tek yer, aynı zamanda geçirgenliğini, her an aşındığını, değiştiğini, yavaş yavaş dönüştüğünü hiç unutmadığı bir zemin. Onu şair yapan kelimelere aynı anda duyduğu güven ve güvensizlikti. Tóibín bu gelgitli ilişkiyi şöyle tarif etmiş:

Kelime geçici bir kontrol biçimiydi. Şeylerin hâlini yansıtan bir kanundu gramer. Fakat hiçbir şey durağan değildi, dolayısıyla kelimeler ve kelimelerin yapıları yükselip yankılanabilirlerdi, yuvalarından ayrılabilirler, suyu emen bir sünger gibi her şeyin esasını kendilerinde toplayabilirlerdi. Böylece, kendisine rağmen, bir jeste dönüşürdü dil; basit bir tasvirde kök tutar, zamanla tomurcuklanabilir veya solabilirdi; imalıydı, gülünç bir şekli vardı ya da gösterişli yönleri, ya da tuhaf zevkler veren bir tonu ve dokusu vardı, ama bin türlü sınırı ve aksaklıkları da vardı. Kelimeler bir yardım çığlığıydıysa eğer, kelimelerin çevresindeki sakin boşluk da mütevekkil bir çaresizlik sunardı bize.[i]

Şiirdeki müziğin kelimeye dökülenler kadar eksik bırakılanlarla da kurulduğu, sessizin bazen sesten bile fazla söylediği, tutulan nefesin şiddetle sarstığı bir üslûba dikkat çekiyor Tóibín.

Viktoryen şair Gerald Manley Hopkins’in şiiirindeki ‘’hareket’’ üzerine yazarken tarif ettiği şey de bu aslında Bishop’ın; ‘’henüz gelişimini tamamlamamışken, hakikatin o ilk tohumuna hâlâ yakınken kâğıda geçirildiği’’ hissini veren, sabitlendiği yerden hareketi, değişimi ve söylenmeyenin içinde barındırdığı ihtimalleri de usulca kucaklayan bir şiir. Çimlenmekte olan, filiz süren bir anlatım. Bir mısraın her şey değil, o an söylenebilen her şey olması; ‘’boşluk bir heykeli nasıl sararsa, sessizliğin de mısraı öyle sarması.’’

Bishop’ın 1946’da yayımladığı ilk kitabının o çok ünlü ikinci şiiri ‘’The Imaginary Iceberg’’ (Hayalî Buzdağı) tam da bu hissi vererek başlamıyor mu?

Gemidense buzdağımız olsun isterdik,
seyahatin sonu demek olsa da bu.
Orada bulutsu bir kaya gibi hareketsiz durmasına rağmen
ve kıpırtılı bir mermerken bütün deniz.[ii]

Hayalimizdekini hayatımızdakine yeğlediğimizi, zamanın akıntısına kapılıp bizi kıyıya ulaştırması kadar denizin dibine göndermesi de muhtemel, zaten er geç sonlanacak bir seyahatin ortasında karşımıza çıkan o gizemli ve erişilmez, zamansız ve mutlak varlığa sahip olmak istediğimizi söylerken, aynı nefeste bu tercihin imkânsızlığını da hatırlatmıyor mu şair? Tıpkı seçtiği metafordaki gibi soğuk, ıssız bir yere, beyaz bir boşluğa bırakmıyor mu bizi?

Şiddeti bir vaat gibi içinde taşıyan boşlukta, o gebe ıssızlıkta, yerine gelmeyecek olmasının saklı bilinciyle şiddetlenen bir arzuyu daha güçlü hissetmek mümkün. Varoluşsal her kavrayışımız bir sarsıntı aslında ve Bishop bu sarsılma anlarının şiirini yazıyor. ‘’Buzdağından’’ otuz yıl sonra yayımladığı, sıradan bir günü metafordan, süsten, hattâ sürprizden uzak anlatmaya başlayan ‘’In the Waiting Room’’ (Bekleme Odasında) buna iyi bir örnek. Çocukken, Consuelo teyzesinin dişçi randevusuna gittikleri gün, bekleme odasındaki dergileri karıştırırken, dişçi koltuğundaki teyzesinden gelen ah sesini bir an kendi sesi gibi algılıyor küçük Elizabeth. Sonrası, bir şahıs olduğunu, dişçiden, Consuelo teyzesinden ve dergilerdeki bütün o uzak insanlardan ayrı bir birey olduğunu kavramasının hikâyesi:

Kendime dedim ki: üç gün daha
ve yedi yaşında olacaksın.
Bunu, dönüp duran, yuvarlak dünyadan
soğuk mavi-siyah uzaya
düştüğüm duygusundan
kurtulmak için söylüyordum.
Seziyordum oysa: sen bir Ben’sin,
bir Elizabeth’sin sen,
onlardan birisin.
Neden sen de onlardan biri olasın ki?
Cesaretim pek azdı bakmaya
olduğum şeyin ne olduğunu görebilmek için.
Yan tarafa şöyle bir göz gezdirdim
–daha yukarıya bakamıyordum–
gölgeli gri dizlere,
pantalonlara ve eteklere ve botlara
ve lambaların altında
çift çift duran farklı ellere.
Bundan daha tuhaf bir şeyin
hiç olmadığını biliyordum, daha
tuhafının asla olamayacağını.

Tóibín, burada ve Bishop’ın başka şiirlerinde bulduğu duyguyu ‘’yalnızlık’’ olarak da tanımlıyor. Yalnızlık kadar görünmez ihtimallerle yüklü, içinde şiddet demleyen başka bir hâl var mı? ‘’Bu şiirler’’ diyor Tóibín,

mütevekkil tonlarla ve yarı-mütevekkil alt tonlarla dolu; fakat hep başka bir şey daha var kelimelerin arasındaki boşlukta, kontrollü ama tamamen de kontrollü olmayan bir şey, öyle ki önlediği kaosu ya da paniği karanlıkta bıraktığı ölçüde daha bir görünür kılıyor.[iii]

Çok sevdiğim iki şairin Elizabeth Bishop ile Robert Lowell’ın ‘’büyük şair yazışmalarının belki de sonuncusu’’[iv] diye vaftiz edilmiş mektupları üzerine yazmaya niyetliyken, söze Bishop’la, Bishop’ın şiiriyle başladım. Çünkü dönüp dönüp okumayı, üzerine düşünmeyi sevdiğim bu mektuplaşmayı, bu ilişkiyi –galiba başka birçok mektuplaşmayı ve ilişkiyi olduğu gibi– kafamda en iyi tarif eden şey Bishop’ın şiirlerindeki araftalık hâli. Kontrolle kontrolsüzlük, saklamakla göstermek, yalnızlıkla yârenlik arasında bir yer. Bishop’ın okuru taşımayı bildiği o hiç de boş olmayan boşluk. Lowell-Bishop yazışmasının tonunu kuşkusuz iki şair belirliyor ama ben ilişkiye damga vuranın Bishop’ın arafı seçen aklı olduğunu düşünüyorum.

Tabii, Tóibín’in monografisinden söz etmek için bir vesile aradığım da pekâlâ söylenebilir. Bishop’ı Tóibín’den (veya Tóibín’le) okumak, elindeki elması mikroskop altında sabırla işleyip parlatan bir mücevher ustasını seyretmek gibi zira. Ustanın elleri taşın kendisi kadar göz alıcı.

Bishop’ın ölümünden önce hepi topu dört kitaba sığdırdığı, ölümünden sonra yayımlanan şiirlerini de kattığımızda 350 sayfayı anca bulan az öz külliyatıyla birlikte, Tóibín’in monografisinin de –sadece Bishop üzerine değil, şiir ve aslında edebiyat üzerine çok iyi bir kitap– Türkçeye çevrilmesini[v] diliyorum.

Vuslatsız aşkın her şeye kâdir mektupları

Ocak 1947’de, New York’ta şair, denemeci ve ‘’kuşağının en yetkin, en korkulan şiir eleştirmeni’’ olan Randall Jarrell’ın evinde verdiği bir akşam yemeğinde tanışıyorlar. Elizabeth Bishop (1911-1979) otuz altı yaşında, Robert Lowell (1917-1977) otuz yaşına henüz girmemiş. İkisi de ilk şiir kitaplarını bir yıl önce yayımlamış, ikisi de bu kitaplarla ödül almış. North & South (Kuzey ve Güney) Bishop’a Houghton Mifflin Şiir Ödülü ve Bursu’nu getirmiş, Lowell kuşkusuz çok daha etkileyici biçimde Lord Weary’s Castle (Lord Weary’nin Şatosu) ile Pulitzer kazanmış. Vassar mezunu Bishop daha ziyade küçük bir çevrede ‘’şairlerin şairi’’ olarak tanınıyor. Harvard’da iki yıl okuduktan sonra Kenyon College’ı bitiren Lowell, İkinci Dünya Savaşı’nda savaşmayı vicdanen reddettiğini Başkan Roosevelt’e yazdığı bir mektupla bildirince hüküm giyip birkaç ay hapis yatmış daha ünlü bir isim. Yirminci asır Amerikan şiirinin en büyüklerinden olacaklarını henüz bilmeseler de edebiyat dünyasında yükseldiklerinin farkındalar. Lowell, yedi yıldır evli olduğu ve yüzünde dokuz yıl önce Lowell direksiyondayken geçirdikleri bir araba kazasının izlerini hayatı boyunca taşıyacak olan ilk karısı Jean Stafford’la boşanmanın eşiğinde. Bishop, o sıradaki sevgilisinden daha yeni ve sancılı bir şekilde ayrılmış. Lowell uzun boylu, yakışıklı, hastalığının hangi kutbuna yakın olduğuna göre ya manik ya depresif ama her iki hâlinde de çekici olmayı başarabilen, epeyce sosyal, kadınlara çok düşkün, hızlı yaşayan bir adam. Babası o sekiz aylıkken ölen, annesi o beş yaşındayken akıl hastanesine kapatılan Bishop, öksüz büyümüş, yalnızlığı ve kadınları seven, alkolizme yatkın, sessiz sakin bir kadın. Lowell’ın dolu dolu, gösterişli, üst perdeden söylenen bir şiiri var, Bishop’ın şiiri alt perdeden, çok katmanlı, ilk bakışta alabildiğine sade. Lowell çok hızlı yazan, çok üreten bir şair, sürekli doğuruyor. Bishop mısraları uzun uzun demliyor, az ve yavaş yazıyor, sürekli gebe.

Az benzer, çok farklıydılar velhâsıl. Yine de Bishop’ın şiirinde Lowell ve Marianne Moore etkisi üzerine bir kitabı olan David Kalstone’un dediği gibi, ‘’daha iyi bir zamanda da karşılaşamazlardı.’’ Hemen kaynaştılar.

Yıllar sonra, 18 Aralık 1974’de yazdığı bir mektupta o ilk tanışmayı “Seni epey uzun boylu, uzun kahverengi saçlı, çekingen, ama yine de şimdiki gibi tasvirler ve hikâyelerle dolu olarak gözümde canlandırıyorum” diye hatırlayacak Lowell. Bishop’ın Lowell’a cevaben yazdığı “tekzip” ikisini de iyi anlatıyor: “Asla, asla ‘uzun boylu’ değildim... Her zaman 1.64’tü boyum ve şimdi kısaldım 1.62,5’a indim... Ve hayatımda hiç ‘uzun kahverengi saçlı’ olmadım... Gözünde başka birini canlandırıyor olmalısın!’’ Bishop, ilk karşılaşmalarındaki Lowell’ı “ayakkabıları hüzün verici bir hâlde” ve “saçları traş edilmesi gereken” bir adam olarak hatırladığını da yazdığı mektubun sonuna şu uyarıyı iliştirmeden edememiş: “Lütfen beni güzel bir şiire uzun boylu uzun kahverengi saçlı olarak yerleştirme!”[vi]

Toplu şiirleri bin sayfayı bulan Lowell kişisel hayatından alıntılar yapan, öznesi “ben” olan bir şair. Kendisi bu tanımı hiç sevmemiş de olsa Amerikan şiirindeki itiraf şiiri” geleneğinin Sylvia Plath, Anne Sexton, W.D. Snodgrass gibi isimlerle birlikte öncüsü. Bishop da kendi hayatını kullanıyor şiirinde tabii ama hep sakınarak, saklanarak. Gerçeği jestlerle, süslerle, abartıyla değiştirmeye yatkın bir hayal gücü var Lowell’ın; “asla asla” uzun boylu olmayan Bishop ise, 1962 tarihli bir mektubunda yine Lowell’a yazdığı gibi, “Öyle görünüyor ki, sanat uğruna bile yalan söyleyemiyor”: “Benim gerçekleri değiştirmem için muazzam bir çaba göstermem ya da âni bir darbe almam gerekiyor.’’

Lowell ile Bishop, benzerlikleri kadar farklılıklarıyla da beslenen ilişkilerinde, ayrılması imkânsız iki arkadaş, kavuşması imkânsız iki âşık, birbirine hiç sırt çevirmeyen iki meslektaştılar. Yazışmalarından geriye kalan 459 mektubu okurken, otuz yıl içinde hayatlarındaki her şey gibi aralarındaki bağın da değiştiğini, giderek derinleştiğini görmek mümkün. Bununla birlikte, ilişkileri ilk andan itibaren olgun, çok çehreli, aynı anda birden çok şey, aynı anda her şey ve hiçbir şey olabilen bir yapıya sahip görünüyor. Her nasılsa bunu hep koruyorlar, kendine has bir DNA’sı var bu ilişkinin, kodları moleküllerinin hafızasında sabit sanki. Hayata dayanıklı. Erimiyor.

Savaşların, devrimlerin, ruhsal çöküntülerin, kısa süren kavgaların, başarısız evliliklerin ve aşk maceralarının, kapanıp şiir yazdıkları yoğun dönemlerin içinden geçerken mektuplar gelmeye devam etti. Çünkü onlar sadece birbirlerinin hayatını bütün buruk, acı ve komik anlarıyla paylaşmaya hazır iki samimi arkadaş değillerdi, aynı zamanda arzulu birer okurdular – bir sonraki mektup için, bir sonraki şiir için can atıyorlardı. Bu mektuplar, her ikisi için de hem kişisel hem sanatsal sadakatlerinin bir parçasıydı: sırlarını zekâ ve samimiyetle paylaştıkları otuz yılı aşkın bir yazışma süresince birlikte ve ayrı yaşadıkları o muazzam hayat öbeğinin bir parçasıydı.[vii]

Bishop-Lowell mektuplarını derleyen iki editörden biri olan Thomas Travisano, Words in Air (Havadaki Kelimeler) adlı 875 sayfalık koleksiyona yazdığı önsözde böyle anlatmış yazışmanın özünü. “Birlikte ve ayrı yaşadıkları” ifadesi yanıltmasın. Zira iki şair hiç birlikte yaşamıyorlar. Otuz yıl boyunca her biri mektuplara yansımış ayrıntılı bir planlama ve uzun bir bekleyiş sonucunda gerçekleşen az sayıda, hepsi de kısa süreli buluşmaları daha ziyade hüsranla sonuçlanıyor. Bishop’ı gördükten sonra Lowell’ın manik bir atak ya da depresif bir çöküş yaşaması, Lowell’la biraz zaman geçiren Bishop’ın alkolizmle mücadelesinde mevzi kaybetmesi olağan. Ayrıyken daha iyiler, fiilen de birbirlerinden hep uzaklar zaten.

Bishop, 1951’de âşık olduğu Brezilyalı mimar Lota de Macedo Soares ile Petrópolis’e yerleşiyor. İki kadının gayrıresmî evliliği tutkulu ve giderek depresyon ve alkolizmle boğuşarak epeyce sarsıntılı bir şekilde Soares’in 1967’deki intiharına kadar sürüyor. Bishop, Brezilya’dan ABD’ye döndüğünde bu kez Lowell, İngiltere’ye yerleşiyor. Aynı şehirde, aynı ülkede, hattâ aynı kıtada oldukları zamanlar pek az. Mektuplar, mesafeye göre nispeten çabuk ya da geç ulaşıyor ama hiç kesilmiyor.

Aralarında büyük bir çekim var ama mektuplarından anlayabildiğim kadarıyla hiç sevişmiyorlar. Bishop’ın lezbiyenliği, Lowell’ın birbirini izleyen evlilikleri sürüyor. Bishop yazarken hep biraz işveli, Lowell arzusunu, özlemini hiç gizlemiyor; “Hayatımı seni özlemekle geçiriyor gibiyim” diyor bir keresinde, “arada, bir şeye ya da bir insana belli belirsiz akut bir özlem duyuyorum, ve o sensin – seninle bir kayanın üzerinde veya kumlu bir tepede ya da Coppacabana Plajı’nda uzun bir sohbet: Mektuplar bunun yerine geçmiyor.”

Oysa mektuplar olmasa ilişkileri de olmayacak. Bishop, “Lütfen bana mektup yazmayı hiç bırakma” diyor Lowell’a, ‘’bu mektuplar sayesinde kendisini olduğundan daha iyi, daha âli bir benliğe sahip hissettiğini’’ ekleyerek. Lowell, kısa bir süre mektup alamayınca, “Her gün seni düşünüyorum ve aramızdaki bu kadim, beni her zaman açan, bana renk ve huzur katan ileri-geri akışı yitireceğiz diye çok korkuyorum” diye yazıyor.

Uzun süre, Bishop’la evlenmeyi hayal ediyor Lowell. Hayran olduğu kadınlarla evlenen (!) bir erkek o; Bishop da tanıdığı bütün kadınları gölgede bırakıyor. Bir keresinde bunu konuşmanın eşiğine kadar gelip vazgeçiyor. 1957’de romancı, eleştirmen Elizabeth Hardwick’le evli ve kızları Harriet henüz birkaç aylıkken, Bishop’a evlenme teklif etmemiş olmaktan duyduğu pişmanlığı şöyle anlatmış mektubunda: “Benim için yegâne ‘olmuş olabilirdi’ bu, yegâne muazzam değişim, sahip olunmuş olabilecek öteki hayat.” Müzmin bir keşke var ama tevekkül de var bu cümlede. Bishop arafta bir ilişki istiyor, vuslatsız, benzersiz bir aşk. Lowell, Bishop’ın tercihine razı olmayı öğreniyor.

Bishop mektuplarında Lowell’a herkesin ve kendisinin de kullanmayı tercih ettiği lakabıyla “Cal” diye sesleniyor daha ziyade, “Sevgili Cal” diyor, “En Sevgili Cal”; arada sadece “Sevgilim” de diyor, bazen de “Sevgili Çocuk.” Lowell’ın mektupları yıllarca hep “En Sevgili Elizabeth” diye başlıyor.

Karşılıklı mektuplarındaki üslûp birbirine çok benziyor; şairlikleri ise çok farklı ve ikisi de bu farkın bilincinde. Lowell’ın mısralarında hep “genç” bir ses var, hep bir coşku, hep bir kendinden emin olma hâli. Bishop çok daha endişeli, kaprisli, değişken, kendisini “doğuştan kabahatli” gören bir kadın o, bir şiirindeki ifadeyle ekseriya “berbat ama neşeli.” Kendilerini biliyorlar. Bishop, “tevazu, temkin, boşluklar, bir tür çaresizlik ama aynı zamanda bir kararlılık” içinde yazdığını anlatıyor. Lowell kendi şiirini Bishop’a eleştirirken “En büyük hatam belegatimdeki melodram” diyor; “benim için bunu yığdıkça yığmak o kadar kolay ki, içimden gelen de bu üstelik.”

Birbirlerinin şiirini samimiyetle seven, beğenilerinde cömert, eleştirilerini kırmadan ama dosdoğru söyleyebilen, birbirlerinin zekâsına duydukları saygıyı hem mektuplarında hem başkalarıyla hiç çekinmeden paylaşan iki şair. Birbirlerini besliyorlar. İlişkileri bunun için kopmuyor, mektupların kesilmemesi bu nedenle hayatî. Lowell, Rimbaud’dan yaptığı, pek de mükemmel olmayan çevirileri yayımlamak isteyince onu engelliyor Bishop, “Şu anda çok iyi bir yerdesin.” Bir başka mektupta, “Senin şiirlerin ve benim henüz yazmadığım şiirlerim haricinde günümüz şiirinden fena hâlde sıkılıyorum” da diyor ama.

Bishop’ın yazmadığı şiirler yazdıklarından fazla. Lowell ise belki yazmaması gerektiği kadar çok yazıyor. Bishop, hayatıyla, seyahatleriyle, mektuplarda anlattığı hikâyelerle, kullandığı imgelerle, en çok da sağlam mantığı ve şiir duygusuyla Lowell için dokuz Müz’ün dokuzunu da temsil ediyor adeta. “Elizabeth Bishop için – 4” adlı şiirinde hayranlığını gizlemediği mütereddit arkadaşını yazmaya teşvik ediyor Lowell:

Yaprağa tırmanırken gördün mü bir tırtılı,
en kenara tutunuşunu, havada dönüşünü,
etrafı yoklamasını bir şeye erişmek için? Hâlâ
havaya asıyor musun kelimelerini, on yıldır
bitirilmemiş, panona yapıştırılmış hâlde, eksikleri
veya hayâli imkânsız o cümlecik için bırakılmış boşluklarıyla –
Sen hiç şaşmayan esin perisi, rastgeleyi mükemmel kılan sen?

Bishop, gündelik hayatını, Lota’yla ilişkisini, maceralarını, okuduklarını, yazmak istediklerini menderesli mektuplarda uzun uzun anlatmaktan bıkmıyor; Lowell’ın manik dönemlerine, depresif hâllerine satırlarıyla eşlik ediyor, onu mektuplarıyla sağaltmaya çalışıyor, kendi saklı yaralarını da onun mektuplarıyla iyileştirmeyi deniyor. Ama iş mısralara gelince öyle kontrollü ki, yılda bir iki şiir yayımlamakla yetiniyor sadece: “Yazmayarak daha çok şiir yazdığımı hissediyorum ben.” Lowell’ın bunu anlaması kolay değil. Şehvetle, iştahla yazıyor o. Birbirlerinin ilk okuru olmayı seviyorlar; “Yalnız senin için yazmam gerektiğini düşünüyorum” diyor Lowell ve Lowell’ın şiirlerini okuduğunda kendi ritmine, kendi veznine geri dönebilmesinin uzun zaman aldığını itiraf ediyor Bishop.

En ciddi tartışmalarını şiir konusunda yapıyorlar. Elizabeth Hardwick’i bir başka romancı, İrlandalı yazar Caroline Blackwood için terk eden Lowell, Hardwick’in bu ayrılık üzerine ona yazdığı yaralı ve öfkeli mektupları kullanarak, sone formunda yazdığı şiirleri The Dolphin (Yunus) adlı bir kitapta topluyor. Bishop’dan onay almayacağını tahmin etmesi güç değil. Yine de 6 Şubat 1972’de yazdığı mektupta, “Yayımlayacağım bunu” diyor, “ve seninki dışında kimsenin tavsiyesine ihtiyacım yok.”

Bishop’ın 21 Mart 1972 tarihli cevabı arkadaşlıkları kadar şairliklerini de anlatıyor:

Her 14 mısra müthiş imgeler ve ifadeler içeriyor ve üstelik (daha önce yazdıklarından) daha berrak. Beni hemen ve derinden etkisi altına aldı, ve hepsini mükemmel anladığımdan da eminim. . . Bunu yazmak cehennemlik bir iş, onun için lütfen önce DOLPHIN’in şiir olarak muhteşem olduğunu düşündüğüme inan. Aynı zamanda, dürüst bir şiir – neredeyse. . . Tek bir, devâsâ ve berbat AMA’m var. . . İnsan kendi hayatını malzeme olarak kullanabilir –zaten kullanıyor da– ama bu mektuplar –bir güveni ihlal etmiş olmuyor musun sen? EĞER izin alsaydın– EĞER onları değiştirmeseydin. . . vesaire. Ama sanat bu kadarına değecek bir şey değil.[viii]

Lowell sanatın her şeye değdiğini düşünüyor. Kitabı yayımlıyor, üstelik Caroline’a ithaf ederek. Sonradan “Benim günahım” diye yazıyor Bishop’a –parantez içinde (yoksa hatam mı?) diye sormayı da ihmal etmeden–  “bunu yayımlamaktı. Kitabımın (hayatımın) içimde ölü bir çocuk gibi beklemesine razı olamazdım.”

Anlaşamıyorlar ama ilişkileri bozulmuyor, mektuplaşmaları sürüyor. Dolphin’in yayımlanmasından beş yıl sonra, 1977’de, altmış yaşında ve Caroline Blackwood’dan boşanıp ikinci karısı Elizabeth Hardwick’e dönmeye çalışırken kalp krizi geçiriyor Lowell, kurtulamıyor.

Doğmaya henüz hazır olmadığına inandığı nice şiiri içinde bekleten Bishop, 1978’de ‘’North Haven’’ adlı şiiriyle veda ediyor arkadaşına.

… Ve şimdi – temelli
gittin. Artık bozup yeniden yazamazsın
şiirlerini. (Oysa Serçeler şarkılarını değiştirebilirler.)
Kelimeler değişmez artık. Mahzun dostum, sen değişemezsin.                                       

Bir yıl sonra Bishop da ölüyor. “Gemidense buzdağımız olsun isterdik” diyen kadınla, seyahatin sonunun gelmesine razı olmayıp her rüzgâra yelken açan adam şiirleri kadar mektuplarıyla da yaşıyorlar hâlâ.

Notlar
[i] Colm Tóibín, On Elizabeth Bishop, Princeton University Press, Princeton, 2015, sf. 1-2.
[ii] Bishop ve Lowell’ın şiirlerinden aktardığım bütün bölümleri ben çevirdim.
[iii] Tóibín, sf. 14.
[iv] Amerikalı yazar Thomas Mallon’ın bu tarifini, The Atlantic’in Nisan 2009 sayısındaki makalesinde okudum.
[v] Bishop’ın 1956’da Pulitzer Ödülü’nü kazandıran ikinci kitabı A Cold Spring’i Cevat Çapan’ın Türkçesinden okumak mümkün. Soğuk Bir Bahar Nisan 2015’te Kırmızı Kedi Yayınevi’nce yayımlandı.
[vi] Thomas Travisano ve Saskia Hamilton, Words in Air: The Complete Correspondence Between Elizabeth Bishop and Robert Lowell, Farrar, Straus and Giroux, New York, 2008, sf. 776, 778-779. Bishop-Lowell mektuplarından yaptığım bütün alıntıları bu kitaptan yaptım. Uzun alıntılar dışında sayfa sayısı vermeyerek devam ettim. (Bishop mektubunda metrik ifadeler kullanmasa da, burada yansıtmaya çalıştığım şekilde çeyrek inçe kadar inen net bir ölçüm veriyor.)
[vii] Travisano, sf. ix.
[viii] Travisano, sf. 707.